3
Mart
2026
Salı
SİYASET

SADECE YÖNTEM SORUNU DEĞİL...

AKP perakendeciliğin, fırsatçılığın, bir adım ileri iki adım geri tarzının, arkadan dolanmanın yol olmadığını, 'kahraman ordumuz, peygamber ocağı' pohpohlamasının işe yaramadığını görmüyor mu?

TBMM’nin bir geceyarısı ‘operasyonu’ ile kabul ettiği ve askerî yargının yetki alanını kısıtlayan yasa üzerinden kıyametler kopartılmaya devam ediliyor. Muhalefet partilerinin ‘aldatıldıklarını’ söylemeleri elbette trajikomik bir durumdur. Sadece bu ‘küçük’ olay bile TBMM’de millet iradesinin nasıl tecelli ettiğini gösteriyor. Anayasa’da başka türlü yazmış olsa da Türkiye demokrasisinde egemen olan millet değil, siyasi parti genel başkanlarıdır. Onlar istediklerini yazar, istemediklerini çizerler; mevcut siyasi partiler kanunu ve seçim kanunlarında siyasi parti genel başkanlarının iradelerini sınırlayacak bir hüküm yoktur. Bu yetmezmiş gibi Meclis içtüzüğü de milletvekili iradesini değil, parti grubunun iradesini esas alır. Milletvekillerinin çoğu zaman görüşülen kanun tasarı ve teklifleri hakkında bir bilgileri yoktur, ön sırada oturan grup başkan vekillerine bakarak parmak kaldırır ve indirirler. Grup başkan vekilleri de zaten genel başkanın iradesini temsil ederler.

Bazı konular turnusol kağıdı niteliğindedir; insanların anında renklerini/taraflarını belli eder. İşte bu tek kelimelik değişiklik de aynı etkiyi yaptı. Daha bir hafta önce Anayasa’nın geçici 15. Maddesini kaldırarak 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını isteyen CHP, kıyametler koparmaya başladı. “Bizi aldattılar, korsan önerge verdiler, Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğiz”. MHP de, diğer askerci çevreler de aynı.

Peki, 26.06.2009 günü sabaha karşı saat 02.30’da TBMM’de kabul edilen 5918 sayılı yasa ne anlama geliyor? Bu değişiklik niçin bu kadar önemli? O gece Meclis’te kabul edilen yasa iki önemli değişiklik getiriyor. Birincisi, barış zamanında asker olmayan kişiler askerî mahkemelerin yargı yetkisine tabi suçları işlemeleri halinde sivil mahkemelerde yargılanacaklar. İkincisi, savaş ve sıkıyönetim zamanları dışında kalan dönemlerde, başta Türk Ceza Kanunu’nun 309-316. maddelerinde zikredilen suçlar (Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar) olmak üzere ağır bazı cezalık suçları işleyen askerler sivil mahkemelerde yargılanacaklar.

Hiç kuşku yok ki bu iki değişiklik demokrasi ve hukuk devletinin tesisi açısından son derece anlamlı. Öncelikle, Türkiye sivilleri askerî mahkemede yargılama garabetinden kurtuluyor. Daha önemlisi, askerî kişiler siyasete karışmaları durumunda sivil mahkemelerin karşısına çıkacaklar. Bu değişiklik Cumhurbaşkanı tarafından onaylanıp yürürlüğe girerse şu anda askerî mahkemelerde devam eden bazı davalar (Örneğin; Şemdinli Davası ve Yarbay Dönmez Davası) sivil ağır ceza mahkemelerine gönderilecek. Bu değişiklik ayrıca Ergenekon savcıları ve yargıçlarının elini oldukça güçlendirecektir.

Kim ne derse desin, bu yasa tarihi öneme haizdir. Bu önemli değişiklikleri yaptığı için AKP’yi kutlamak gerekir. Ancak kullandığı yöntemin çok sorunlu olduğunu da belirtmek de şart. Bu perakendecilik, fırsatçılık, kurnazlık ve arkadan dolanma geleneği elbette sadece AKP’ye özgü değil. Geçmişte bunun çok örnekleri var; özellikle askerleri ilgilendiren ve etkili diğer çevrelerin tepki göstereceklerinden endişe edilen bu tip yasa değişiklikleri hep bu şekilde oldu bittiye getirilerek ve “Avrupa Birliği istiyor” gerekçesine sığınılarak yapılıyor.

Akamete uğrayabilir
Şimdi bu yasanın Cumhurbaşkanı tarafından onaylanıp onaylanmayacağı tartışması yapılıyor. Tartışmalar, bu onay işini Cumhurbaşkanı için bir teste dönüştürdü. Yasayı onaylamazsa, 28 Şubat benzetmesi yapılacak, Milli Güvenlik Kurulu ve sonrasında Çankaya’da yapılan zirvede askerin baskısına boyun eğdiği söylenecek. Cumhurbaşkanı’nın, Milli Savunma ve Adalet Bakanlıkları ile Genelkurmay Başkanlığı hukukçularının biraraya gelerek söz konusu yasa ile ilgili rapor hazırlamalarını istemesi bu ihtimali güçlendiriyor. Cumhurbaşkanı’nın yasayı onaylaması durumunda ise anayasaya aykırılık tartışması devam edecektir. Nitekim CHP yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğini ilan etti. Anayasa Mahkemesi’nin durumu da malum. Yani, bu çok önemli demokratikleşme girişiminin akamete uğrama ihtimali kuvvetli.

Geçmişi hatırlarsak, AKP döneminde yöntem yanlışından kaynaklanan hepsi çok önemli çok sayıda benzer tablo var. Örneğin; katsayı sorununu da kapsayan YÖK’le ilgili yasa değişikliği Anayasa’nın ilgili maddelerine dokunulmadan yapıldığı için geri döndü. Daha önemli bir konu, 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra sivil anayasa hazırlıkları yapılırken, biraz da MHP’nin dolduruşuna gelinerek bir anda iki maddelik anayasa değişikliği gündeme getirildi. Üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakacağı umulan bu değişiklik Anayasa Mahkemesi’nden döndü. Öyle bir dönüş ki, üniversitede başörtüsü serbestisi şöyle dursun TBMM’nin anayasa değiştirme yetkisi de sınırlandı.

Her seferinde AKP “Ne yapalım, elimizden geleni yapıyoruz ama olmuyor” dedi. Ve her sefer insanlar karamsarlığa kapıldı, bu tip iyileşmelerin asla mümkün olmayacağı inancı yerleşti. Elbette bir niyet sorgulaması yapmıyoruz. Her ne kadar sorunların çözümsüz kalması ‘mağduriyet’ siyasetini besliyorsa da AKP’nin bu tip değişiklikleri yapmaya niyetinin olmadığını söylemek mümkün değil. Ama beceremiyorlar; öylesine yöntem yanlışları yapıyorlar ki, sonunda atılan taş ürkütülen kurbağaya değmiyor.

Evet, 1960’tan başlayarak bu ülkede demokratik siyasi hayata defalarca müdahale edildi, hükümetler devrildi, siyasetçiler idam edildi. Siyasetçinin korkuları ve endişeleri boşuna değil. AKP’nin başta 28 Şubat olmak üzere yaşananlardan ders alması ve temkinli davranması anlaşılır bir şeydir. Ama perakendeciliğin, fırsatçılığın, bir adım ileri iki adım geri tarzının, arkadan dolanmanın yol olmadığı, “kahraman ordumuz, peygamber ocağı” pohpohlamasının işe yaramadığı artık görülmüyor mu? Ne yapılmak isteniyorsa niçin açık açık yapılmıyor? Niçin toplumun karşısına çıkılıp her ne yapılacaksa anlaşılır bir şekilde ve açıkça söylenmiyor? Niçin anayasadan başlayarak topyekûn bir demokratikleşme için büyük bir tartışma açılıp her şey herkesin gözünün önünde gerektiği gibi yapılmıyor?

Şu son olaya bakalım. Nedir konu? Askeri yargı. Askeri yargıyı düzenleyen Anayasa’nın 145. maddesi ortada: “Askeri yargı, askeri mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler, asker kişilerin; askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askeri mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler. Askeri mahkemeler, asker olmayan kişilerin özel kanunda belirtilen askeri suçları ile kanunda gösterilen görevlerini ifa ettikleri sırada veya kanunda gösterilen askeri mahallerde askerlere karşı işledikleri suçlara da bakmakla görevlidirler. Askeri mahkemelerin savaş veya sıkıyönetim hallerinde hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili oldukları; kuruluşları ve gerektiğinde bu mahkemelerde adli yargı hâkim ve savcılarının görevlendirilmeleri kanunla düzenlenir”.

Görüldüğü gibi karmakarışık cümleler. Zaten 82 Anayasası’nın bir temel özelliği de karmakarışık olması ve her tarafa çekilebilmesidir. Yine de bu cümlelerden, “askeri kişilerin askeri mahalde yahut askerlik hizmeti ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlar”la, asker olmayan kişilerin askeri suçlar işlemeleri durumunda davanın askeri mahkemelerde görüleceği anlaşılıyor.

“Olur mu, demokrasilerde sivillerin askeri mahkemelerde yargılandığı nerede görülmüş?” diyebilirsiniz. Ben de aynı görüşteyim, ama gel gör ki 82 Anayasası böyle diyor. O halde yapılacak iş önce bu maddeyi değiştirmektir. Sonra da kanunları buna uygun olarak değiştirirsiniz. Bunu da açık açık, kimseden saklamadan ve “AB böyle istiyor” gerekçesinin arkasına saklanmadan yaparsınız.
Şimdi şu cümleyi duyar gibiyim: “Ne demek istiyorsun, darbeciler, ulusalcılar, Ernenekoncular da aynı şeyi söylüyor, senin niyetin ne, darbecilere hizmet etmek mi?” Hani şu meşhur, “Ya bizdensiniz ya da Ergenekoncusunuz” kılıcı.

Hayır, Ergenekoncu değiliz, darbelerden ve darbecilerden nefret ederiz ama sizin yanlışlarınızı, beceriksizliğinizi paylaşmak zorunda da değiliz. Elbette milletin iradesinden yanayız; halkın kendi kendisini yönetmesini, insan hak ve özgürlüklerini sonuna kadar savunuyoruz. Ya çıkın ne yapacaksanız açık açık söyleyin ve gerektiği gibi yapın ya da toplumun önünden çekilin. Böyle, bir adım ileri iki adım geri tarzına devam ederseniz, bize sizin niyetinizden şüphe etme hakkı doğar. Sizi milletin umutlarını bitirmekle, insanları karamsarlığa sürüklemekle suçlarız.

MEHMET BEKAROĞLU

Radikal
Yayın Tarihi : 6 Temmuz 2009 Pazartesi 17:24:38


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?