3
Mart
2026
Salı
SİYASET

TÜRKİYELİLİK...

Vatandaşlık meselesinde çözüm için 'Türkiyeli', 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı' veya sadece 'vatandaş' ifadeleri düşünülebilir, önerilebilir. Ancak, bu anlamlı öneriler, gerçek anlamda bir insan hakları pratiğiyle desteklenmedikçe, sadece biçimsel bir tartışma yaratıyor, hatta bazen öze ilişkin tartışmayı gölgeliyor.

Son dönemde, Kürt açılımı ekseninde en çok konuşulan başlıklardan birisini de vatandaşlık oluşturuyor. Aslında Cumhuriyet tarihinde vatandaşlık, sıklıkla tartışılmış bir konu. Ancak tartışmaların büyük bir kısmı, bir haktan (yani vatandaşlık hakkından) mahrumiyet (yani vatandaşlıktan çıkartılma) bağlamında öne çıkmış görünüyor. (Örn. Nâzım Hikmet’in, 12 Eylül sonrası binlerce insanın veya yakın zamanda vicdani redçilerin vatandaşlıktan çıkartılması tartışmaları gibi) Ancak, bunun dışında vatandaşlık ekseninde öne çıkan bir tartışma başlığı daha var. Son zamanlarda iyice alevlenmiş olan bu tartışma, vatandaşlık denen ‘statüye’ sahip olma hakkından çok, bu ‘statünün’ ifade ediliş biçimine odaklanıyor.

Yazılış biçimi
Yani sorun, halihazırda sahip olunan vatandaşlığın, bir etnik sıfat taşıyıp taşımaması sorunu. Buna neden olan da, Anayasa’nın vatandaşlık maddesinin yazılış biçimi. Madde’nin konuyla ilgili fıkrası, 1961 ve 1982 anayasalarında “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür”, 1924 Anayasası’nda ise “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk ıtlak olunur (denir)” şeklinde.
Bu düzenlemelere karşı ise, en genel hatlarıyla şu eleştiriler ileri sürülüyor:
(a) Bu madde bir vatandaşlık maddesi olmaktan çok ‘Türk kime denir’
sorusuna yanıt veren bir düzenlemedir ve böyle bir düzenlemenin yeri anayasa değildir. (b) Türk kavramı etnik bir anlam taşımaktadır. Türkler ile aynı kategoride yer alan ve devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan başka etnik gruplar da vardır ve münhasıran anayasal hakları bulunmayan bu gruplar, Türk değildir.
(c) Maddede yer alan ‘Türk Devleti’ ifadesi sorunludur. Çünkü Devlet, Anayasa’nın 1 ve 3’üncü maddelerinde ‘Türkiye Devleti’, geri kalan maddelerinde ise ‘Türkiye Cumhuriyeti’ biçiminde ifade edilmiştir. Vatandaşlık maddesinde devletin ‘Türk Devleti’ olarak ifade edilişi ya kasıt taşımaktadır ya da kasıtlı değilse bile hukuk tekniği açısından hatalıdır.
Bu eleştiriler zemininde çeşitli öneriler ileri sürülmüş ve son dönemde daha da yaygın biçimde ileri sürülüyor. Bu alternatif önerilerin içinde en çok göze çarpanı ise ‘Türkiyelilik’ önerisi oldu. (Konunun yakın geçmişte, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun Azınlık Hakları Raporu ile gündem oluşturduğu ve bu önerileri nedeniyle değerli hocalarımız İbrahim Kaboğlu ve Baskın Oran’ın 301 mağduru olduğu, bu mağduriyet yetmezmiş gibi, anılan süreçte kendilerine yapılan hakaretlerin, ‘suç sayılmaması nedeniyle’ duble mağdur hale geldikleri, malumumuz.)

Kavram uydurma mı?
Türkiyelilik önerisine yapılan eleştirilerin başında, bunun ‘uydurulmuş’ bir kavram olduğu eleştirisi geliyor. Oysa bu gerçek değil. ‘Türkiyelilik’ ifadesi, yakın geçmişimizde farklı kişiler tarafından dillendirilmiştir. Mesela kavram, eski Başbakan’ın bir şiiri vasıtasıyla gündeme gelmiş (Bkz. Pülümür’ün Yaşsız Kadını: Zamanı onda yitirdim ben/ Yitik zamanlara onda eriştim/ En soylu yoksulluğun toprak döşeli sarayında/ Bir taç gibi kondu Türkiyeliliğim. Bülent Ecevit, Bir Şeyler Olacak Yarın, İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2009) veya daha öncesinde 68 hareketinin gençlik önderlerinden bu çeşit ifadeler duyulmuş (Örn. bkz. Mahir Çayan, Kesintisiz Devrim I, İstanbul: İlkeriş Yayınları, 2008) veya daha geriye gidildiğinde, devletin kuruluşunda, kurucu lider Atatürk’ün elindeki anayasa taslağında kendisine yer bulabilmiştir. (Bkz. md. 12, 13, 14, 15, Türkiye Cumhuriyeti İlk Anayasa Taslağı, İstanbul: Kentbank Yayınları, 1998.)
Ancak ‘Türkiyelilik’ konusunda, tam da bu noktada, süregelen tartışmalara katkı sağlamak açısından, bir olaya dikkat çekmekte fayda var. Cumhuriyet tarihinde ‘Türkiyelilik’ önerisi, her defasında ayrımcılığı önleyici, çatışmaları giderici ve çoğulcu bir ifade olarak gündeme gelmemiş; hatta tersine, bazen bizzat ayrımcılığın kurumsallaşması için kullanılmıştır. Bu çeşit kullanımın çarpıcı örneğini 1924 Anayasası’nın meclis müzakerelerinde görüyoruz. (Bkz. Ş.Gözübüyük ve Z.Sezgin, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara: AÜSBF Yayınları,1957, s.436-441.) Anılan müzakerelerde, vatandaşlık maddesinin
nasıl düzenlenmesi gerektiği üzerinde özel olarak durulmuştur. Konuya ilişkin ileri sürülen görüşler ve madde önerileri ise gerçekten enteresan, hatta günümüz açısından bakıldığında, ‘Türkiyelilik’ kavramına biçilen anlam ironik.

1924 Anayasası Meclis Müzakereleri’nde Türkiyelilik
1924 Anayasası’nın Meclis’e sunulan taslağında, ‘Türklük sıfatı’ başlıklı madde şu şekilde düzenlenmiştir: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın Türk ıtlak olunur.” Taslağın gerekçesine bakıldığında, taslağı hazırlayanların, artık ‘Osmanlılık’ bitti, bunun yerine ‘Türklük’ geldi, dolayısıyla “Devlet-i Osmaniye tabiiyetinde bulunan efradın cümlesine hangi din ve mezhepten olur ise olsun bila-istisna Osmanlı tabir olunur” biçimindeki madde şablonunu, ‘Osmanlı’ yerine ‘Türk’ getirmek suretiyle değiştirebiliriz şeklinde bir düşüncede oldukları anlaşılıyor.
Diğer taraftan bu anayasada birçok hakkın öznesinin “Türkler” biçiminde düzenlenmesi karşısında, “kimdir bu Türkler” sorusuna özel bir maddede cevap vermek anlamlı hale geliyor. Ancak müzakerelere geçildiğinde beklenmedik bir tepki geliyor. (1924 müzakerelerinde maddelere itiraz edilmesi pek olağan değil) Tepki, maddedeki ‘Türk’ ifadesinin milliyete mi, yoksa tabiiyete mi işaret ettiğine ilişkin. Daha sonra bu tepkiyi gösteren vekiller, ağızlarındaki baklayı çıkarıyor. Tutanaklardan anladığımız kadarıyla, onları rahatsız eden şey, herkesin ‘Türk’ olarak görülmesidir. Çünkü onlara göre her vatandaş, ‘Türk olma’ lütfuna sahip ol(a)mamalıdır. Türk olmak, vatandaşlığın yanında bazı kayıtlara bağlanmalıdır. Bu bağlamda Abdullah Azmi Efendi, maddenin “Türk ahalisinden olup, Türk harsini (kültürünü) kabul edenlere Türk ıtlak olunur” biçiminde değiştirilmesini önerirken, anılan yaklaşımın destekçilerinden Hamdullah Suphi Bey ise konuyu daha trajik bir biçimde ele alıyor. Ona göre, “ecnebi müesseselerden bazı kişiler, bunlar Rum’dur, Ermeni’dir diye çıkartılmak istendiğinde, bu duruma karşı [Hayır! Meclisinizden çıkan kanun gereğince bunlar Türktür] denilebilecek ve hükümet çaresiz kalacaktır.” Yani bazı vekiller, meclis başkanı Celal Nuri Bey’in ifadesiyle “Hanefi mezhebinden Müslüman ve Türkçe konuşan öz vatandaşların” yani ‘Türklerin’ dışında kalan vatandaşlara ‘Türkiyeli’ demek suretiyle, onları belli haklardan mahrum bırakmak istemişlerdir. Hatta bu bağlamda Konya vekili Naim Hazım, maddenin “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın Türkiyeli ıtlak olunur.” şeklinde düzenlenmesi için yazılı teklifte bulunmuştur. Ancak Meclis, özellikle Lozan Antlaşması’nın 37’inci maddesini de gözeterek, böyle bir düzenlemeye gitmemiş, maddeye Türklüğün ‘vatandaşlık itibarıyla’ olduğu kaydını getirmiştir.

Biçim özü etkiler, öz biçimi belirler
Görüldüğü üzere ‘Türkiyelilik’, 1924 yılında Meclis çoğunluğunca kabul görmemiş olsa da, bazı vekiller tarafından, vatandaşlar arasında ayrımcılık yapmanın bir aracı olarak kullanılmak istenmiştir. Müzakerelere ilişkin bu anekdot, kavramların soyut ve teorik olarak tek başlarına belli sorunların çözümünde anahtar rol taşıyamayacağını, hatta bazen kolay manipülasyonlarla, tam tersi etkileri de bünyelerinde barındırabildiklerini; temel meselenin ise, söylemsel değişikliklerin pratikle de desteklenmesi gerçeğinde yattığını bize hatırlatıyor. Bu gerçek ise, reformların ‘dostlar alışverişte görsün’ mantığıyla yapıldığı Türkiye’de daha da anlamlı hale geliyor. Yani sözün özü, ‘Türkiyeli’, ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı’ veya sadece ‘vatandaş’... Hepsi düşünülebilir, önerebilir. Ancak, bu anlamlı öneriler, gerçek anlamda bir insan hakları pratiğiyle desteklenmedikçe, sadece biçimsel bir tartışma yaratıyor, hatta bazen öze ilişkin tartışmayı gölgeliyor. Oysa şu akıldan çıkartılmamalıdır: Biçimden etkilense de, belirleyici olan özdür.
Tolga Şirin: Anayasa Hukuku ABD. Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi


 

Tolga Şirin - Radikal
Yayın Tarihi : 4 Kasım 2009 Çarşamba 23:00:28


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
ahmet IP: 88.236.155.xxx Tarih : 5.11.2009 20:07:21

yani kıbrıslı rum kıbrısılı türk gibimi olacağız bölünme için hazırlık bizde kabul edeceğiz onu kabul edecek kendine memleket arasın bu vatan türk vatanıdır beğenen biizimle yaşar beğenmeyen çeker gider