Prof. Fuat Keyman, geleceği analiz ederken, bir rol değişimine işaret ediyor. Ona göre her zaman sağı destekleyen TÜSİAD, solu destekleyecek artık. Tabii ki bunun için merkez sol da bir dönüşüm geçirecek. Laikliği korumak söyleminden çıkıp laikliği güçlendirmek söylemine kayacak, aynı zamanda muhafazakâr değerlerin laik yapı içinde var olmasını sağlayacak düzenlemeleri de yapması gerekecek. Peki ya AKP ne olacak? Toplum daha da muhafazakârlaşsa bile laikleşecek!
Türkiye, 10 yıl sonra nerede olur?
Türkiye’nin 10 yıl sonra nerede olacağı, iç dinamikler kadar, dünyadaki dengelere ve yaşanacak süreçlere de çok bağlı olacak. Eğer, küresel ekonomik krize çözüm bulunamaz ve dünya ekonomisi çökerse ve bu çökmenin sonucunda siyasi ve toplumsal alanda çok ciddi çatışmalar ortaya çıkarsa, tabii ki Türkiye’nin de bu çatışmalardan ve krizden etkilenmemesi mümkün olmadığı için, 10 yıl sonra bugünden çok daha istikrarsız, çok daha ekonomik anlamda sıkıntılar çeken ve buna karşılık dinsel ve milliyetçi değerlerin çok daha güçlü olduğu ve kutuplaşmanın çok daha arttığı bir ülke olabileceğimizi söyleyebiliriz.
Peki, bu ihtimal yüksek mi?
Hayır. Ben dünyanın bu ekonomik krizden çıkacağını düşünüyorum. Bu ise küreselleşme dediğimiz sürecin yeni bir evreye girmesiyle mümkün olacaktır. Dünyanın küresel istikrarsızlıklara, küresel yoksulluklara, küresel işsizliklere, küresel dışlanmışlıklara, kısaca küresel adaletsizlik alanlarına çözüm bulacak şekilde bir düzenlenmeye doğru gideceğini düşünüyorum. Bu tabii zaman alacaktır ama ben Türkiye’nin bu yapı içinde önemli bir aktör olma özelliğini koruyabileceğini düşünüyorum ve burada tabii ki Türkiye bir ikilemle, bir tercihle karşılaşacaktır.
Nasıl bir tercihle?
Türkiye, dünyanın bu yeniden yapılanma sürecine kendisini önemli aktör olarak koyuyorsa, o zaman ülke içinde de muhakkak istikrarı, toplumsal bütünlüğü sağlayacak bir siyasi zihniyeti, bir reform sürecini yaşama geçirme tercihiyle karşı karşıya kalacaktır... Bu, bugünkü AKP hükümetinden daha iyi, daha demokratik, daha adaletli bir Türkiye yönetimini gerekli kılacaktır. O yüzden de eğer Türkiye dünyanın yeniden yapılanmasına paralel olarak hem dış politikada, hem ekonomik yapılanmada önemli bir aktör olarak yer almak istiyorsa muhakkak kendi iç istikrarını bugünkü yapılanmadan çok daha adaletli, çok daha demokratik, çok daha istikrarlı, çok daha toplumsal birlikteliğe dönük olarak yeniden yapılandırmak durumundadır.
Peki ama bunu nasıl yapacak?
Türkiye’nin tercihi demokrasi ile az demokrasi, demokrasi ile siyasi partilerin kendi çıkarlarını toplum yararından önce gören, askeriye, yargı gibi devlet seçkinlerinin kendi iktidarlarını Türkiye’nin yararından daha önce gören, ekonomik aktörlerin kendi çıkarlarını Türkiye’nin yararından daha önce gören yapıdan çıkıp, Türkiye’yi nasıl bu hedefe götürebiliriz tercihini yapmalarıyla ilişkilidir. O yüzden Türkiye’yi AKP hükümetinden daha istikrarlı, daha demokratik, daha adaletli yapmak sadece AKP ve CHP, DTP, MHP gibi diğer siyasi partilerin değil, aynı zamanda askeri bürokrasi, yargı bürokrasisi, TÜSİAD, TOBB, MÜSİAD gibi ekonomik aktörlerle, sivil toplum aktörlerinin ve bizim gibi aydınların da bu yönde tercihi desteklemeleriyle olacaktır. Eğer bu tercihte çok netlik olmazsa, Türkiye daha da muhafazakârlaşabilir.
Cüney Ülsever, ‘Böyle giderse 10 yıl sonra röportaja giderken başını örtmek zorunda kalacaksın’ diyor. Katılıyor musunuz?
Bence bu olumsuz senaryodur... Evet, bu olabilir fakat Türkiye’nin o önemli ülke olma özelliği de yavaş yavaş yitirilir. Bugün şöyle bir dönüm noktası içindeyiz; Türkiye’ye baktığımız zaman bir taraftan aktif ve yapıcı bir dış politika var. Fakat öbür taraftan da hem Amerika’da hem Avrupa’da yapılan tartışmalara baktığımız zaman ana soru Türkiye’yi kaybediyor muyuz? 2002’den bugüne kadar AKP yönetimi içinde Türkiye’deki dış politikanın önemli bir dönüşüm gösterdiğini, çok aktif olduğunu ve bunun da Türkiye’ye bir saygınlık kazandırdığını biliyoruz. Fakat bu çok sürdürülebilir olmadı. Çünkü içinde ılımlı İslam tahlilini de barındırıyordu ve Türkiye bu politikadan zarar görmeye başladı. Ve kendi iç yapısı içinde muhafazakârlaşma dediğimiz, laiklikle ilgili sorunlar dediğimiz, kadın sorunu dediğimiz, cumhuriyet mitingi dediğimiz bu iç kutuplaşmalar, bu iç istikrarsızlıklar ortaya çıktı. O yüzden de bugün Amerika’ya, Avrupa’ya gittiğiniz zaman, ‘Türkiye’yi kim kaybetti?’ sorusu tartışılıyor, ‘Türkiye’yi nasıl yeniden kazanacağız?’ tartışılıyor.
Mesela Brooklyn Enstitüsü’nün yeni çıkardığı kitap Philip Gordon ve Ömer Taşpınar tarafından yazılmış. Kitabın ismi Türkiye’yi Yeniden Kazanmak. Yani Avrupa, Amerika ve Türkiye ittifakını yeniden güçlendirmek. Türkiye nasıl kaybedildi, kim kaybetti ve nasıl yeniden kazanılır tartışmasının önemli yanıtlarından biri şudur; Batı, Türkiye’yi ılımlı İslam olarak görme ve gösterme eğiliminden vazgeçip, bunun Türkiye’de kendi iç dinamikleri anlamında istikrarsızlık yarattığının farkına vardı. Hem Obama yönetimi hem de Avrupa Birliği Türkiye’yi tanımlayıcı esas unsurun demokratik düzenin güçlendirilmesi olduğunu gördü.
Batı, Türkiye için ‘Ilımlı İslam’ tahlilinden vazgeçti
Yani onların politikasıydı aslında bu ılımlı İslam da... O zaman CHP’nin yükselişi de Batı destekli olabilir mi?
Burada Batı’dan beklenen, ılımlı İslam tahlilinden, yatırımından vazgeçip Türkiye’de demokrasi desteklemek ve güçlendirmek üzerine bir söyleme geçmesi. Geçecek de... Öbür taraftan son dönemde CHP’de, hatta MHP’nin bazı açılımlarında da, hatta 29 Mart’tan sonra DTP’de de demokrasiyi güçlendirmeye doğru bir gidiş olacak. Örneğin CHP, AKP çekişmesinde AKP’ye karşı güçlenmenin semboller değil ancak ekonomik referanslarla, halkla bağlantı kurmayla ve yolsuzluklara karşı mücadeleyle olacağını düşünüyorum. Yolsuzluklara karşı mücadele de laikliği güçlendirecektir. Yani yolsuzlukların çok fazla olduğu, işsizliğin, yoksulluğun çok fazla olduğu, muhalefet partilerinin çok güçsüz olduğu, AKP’ye karşı bir alternatif olmadığı bir ülkede laiklik de zayıf olacaktır.
Yolsuzluklarla mücadele ve Kürt sorununun çözümü demokrasiyi güçlendirir diyorsunuz. Peki AKP bunu ister mi sizce?
Hayır ama Türkiye’nin tercihi demokrasi üzerine olacaksa Türkiye’nin söylemi laikliği korumak değil, laikliği güçlendirmek olmalıdır. Çünkü güçlenme reel sorunlara çözümle olur, ki bugünkü reel sorunlarımız yoksulluk, işsizlik, bölgesel eşitsizliktir ama aynı zamanda toplumsal yaşam alanlarında farklılıkları birlikte yaşamayı güçlendirmektir. O yüzden de bu iki alanda güçlenmiş partiler, CHP olsun, MHP ya da diğer partiler olsun, AKP’yle bugünkünden çok daha güçlü ve farklı bir mücadeleye, yani toplumsal sorunlara çözüm temelinde bir mücadeleye, bir rekabete gireceklerdir. Bu rekabette AKP’yi yenemeseler bile zorlamaları Türkiye’nin muhafazakârlaşması bağlamında ona ‘dur’ demek olacaktır. Türkiye’deki muhafazakârlaşma süreci AKP’nin gerisine giden bir dönüşüm süreci ise, o zaman bu dönüşüm sürecine karşı çok önemli bir tıpaç, bir sistemi koruyucu, güçlendirici ve kadınların özgürlüklerinden, farklılıkların özgürlüklerine kadar beraber yaşamaya dönük bir yapıyı güçlendirmeyi sağlayacaktır.
Saadet Partisi İstanbul adayı Prof. Mehmet Bekaroğlu, ‘AKP, ANAP’laştı. Dağılabilir’ diyor. Katılıyor musunuz?
AKP, Türkiye’de merkez sağı doldurmuştur ve kalıcıdır. Ama AKP gitse bile AKP’nin yerine gelen parti artık ANAP ya da Demokrat Parti türü bir parti olmayacaktır. Bence AKP’nin sorunlarını çözen bir parti olacaktır. Bu da ne demektir? Daha geriye giden bir parti olmaz. Yani AKP’nin Saadet Partileşmesi ile mümkün olmaz, bilakis muhafazakârlıkla liberalliği, muhafazakârlıkla demokratlığı, muhafazakârlıkla rejim arasındaki dengeyi AKP’den daha iyi kurabilen bir parti olabilir. Ama bu AKP’den çok daha farklı bir parti değildir. Bence Anadolu’nun zenginliğini temsil eden, o anlamda da muhafazakâr değerleri temsil eden bir partidir. ANAP, ondan evvel Adalet Partisi, ondan evvel Demokrat Parti, bunların hepsi devlet merkezci modernleşmenin içinden çıkan partilerdir. İçlerinde en liberalleri ANAP’tı. Ama o da devlet merkezci bir modernleşmenin içinden çıkan bir parti. Halbuki AKP devlet merkezci modernleşmeden değil, Selamet Partisi’nden başlayan süreçte Refah Partisi’nden farklılaşıp, toplum merkezli modernleşmeyi temsil eden bir partidir. O yüzden de AKP, ANAP’tan, Adalet Partisi’nden ve Demokrat Parti’den farklı bir partidir. Zenginleşen Anadolu’yu, şehir varoşlarını, toplumu temsil eden bir partidir. Bu nedenle de oyunu yüzde 33’lerden 47’ye çıkarmıştır. Bu nedenle de alternatifi olmadığı için, muhalefet çok zayıf olduğu için ilk defa siyaset biliminde bir ilginç örnek yaratacak şekilde, ekonomik krizin olduğu, yolsuzluk sorunlarının tartışıldığı ve ilginç bir şekilde geleceğe karşı ekonomik anlamda soru işaretlerinin ve belirsizliklerin fazla olduğu bir dönemde oyunu belki de yüzde 50’lere vardırarak yerel seçimlerden galip çıkabilir. Bu siyaset biliminde aykırı bir örnektir. Çünkü ekonominin düştüğü, krize girdiği ve iktidar partisiyle ilgili yolsuzlukların tartışıldığı ve geleceğe karşı belirsizliğin fazla olduğu dönemlerde muhakkak iktidar partilerinin oylarının düşmesi, muhalefet partilerinin oylarının artması gerekirken Türkiye’de bugün o olmayacak. O yüzden toplum muhafazakâr değerlerini sürdürecektir. Ama toplumun zenginleşme ve statüsünü artırma değerleri de vardır. Bugün Anadolu eski Anadolu değildir, Kayseri eski Kayseri değildir, Konya eski Konya değildir. O yüzden AKP toplumun isteklerini, taleplerini sadece ideoloji, yani din temelinde değil, aynı zamanda zenginleşme ve statü temelinde veremediği zaman, yerine onu verebilecek bir parti gelir. Fakat bu parti muhafazakârlığın dışında bir parti olmaz. Muhafazakârlaşma Türkiye’nin sosyal gerçekliğidir.
Ama AKP’nin yerini Saadet Partisi almaz diyorsunuz...
Evet. Saadet gibi partilerin Türkiye’de geçerliliği yoktur.
Ama bir dönüşüm içersinde?
Evet ama o Türkiye’de ’Aman AKP gitsin’ diyenlerin bir yanılgısı bence. Saadet gibi partiler Türkiye’de yüzde 47’lere varacak oyları alamazlar. Ancak Anadolu’yu AKP’den daha çok zenginleştirecek, AKP’den daha fazla statüsünü artıracak bir parti bu oyları alabilir.
AKP, 10 yıl sonra da var olur mu?
Olabilir, bu tabii muhalefetin, özellikle merkez solun kendisini nasıl yeniden yapılandıracağıyla ilgilidir. Ama AKP’deki değişimler toplumsal öğrenme süreci içinde kendisini yeniden yapılayan değişimlerdir. O yüzden belki AKP yöneticileri olmayabilir ama AKP’nin olması ülkemizin kurumsal yeniden yapılanmasıyla ilgilidir. Ama AKP hiçbir zaman daha şeriatçı bir parti olamaz. Muhafazakâr değerleri koruyan bir yapıda olur ve bunun da belirleyicileri Türkiye’de bu son dönemdeki toplumsal dönüşümün çok önemli aktörleri olan ekonomik İslam kimliğine yakın ya da o kimliğe sahip ekonomik ve kültürel aktörlerdir. O yüzden de AKP’nin nereye gideceği esasında hem dünyadaki değişmelere ama aynı zamanda Türkiye’nin bu dönüşümü içindeki toplumsal aktörlerin bu olaya nasıl baktığına bağlıdır, ki bu aktörlerin en belirleyicileri bence Yargıtay, devlet kurumları ya da askeriye gibi bürokrasi değil, bilakis Türkiye’deki ekonomik aktörlerdir, İslami aktörlerdir, MÜSİAD’dır.
Ama TÜSİAD değildir?
TÜSİAD değildir. TÜSİAD tabii ki burada kendisini yeniden konumlayacaktır. Türkiye’nin en önemli aktörüdür ama TÜSİAD’ın yeniden konumlanmasındaki tercihi muhakkak demokratik düzeni güçlendirmeye, yani merkez solu yeniden yapılandırmaya dönük olmalıdır.
Yani sola destek verecektir TÜSİAD diyorsunuz?
Evet. Bu biraz da şunu gösteriyor ki Türkiye bir taraftan bence laik bir aktördür, böyle olmaya devam edecektir ama aynı zamanda dünyalı bir aktördür. Yani dünya siyasetinin içinde olan, dünyaya önemli katkılar verme potansiyeline sahip, hatta dünyadaki değişmelerden de ciddi olarak etkilenen bir aktör... Türkiye hiçbir zaman bir İran olamaz. Malezya da olamaz. O yüzden Türkiye’ye baktığımız zaman, hem küresel dinamiklere, hem de Türkiye’deki içsel dinamiklerin dönüşümüne bakmamız lazım. Bu ikisine baktığımız zaman esasında tarihsel gerçeklik ve tarihsel dönüşüm, bir zamanlar hep sağı destekleyen TÜSİAD’ın, merkez solu desteklemesini getirdiği gibi, merkez solun da bugün laikliği korumak söyleminden çıkıp laikliği güçlendirmek söylemine kayması ve bu güçlendirme süreci içinde de muhafazakâr değerleri içselleştirmesi ve muhafazakâr değerlerin laik yapı içinde var olmasını sağlayacak düzenlemeleri yapması gerekir.
10 yıl sonra AKP’de laikleşecek diyebilir miyiz?
Evet. Toplum muhafazakârlaşıyor olabilir fakat AKP’nin daha laik bir hale gelmesi ama buna rağmen bugünkü laikliği koruyan CHP’nin de AKP’yi güçlendirecek, AKP’ye seçim kazandıracak, toplumsal sorunları artıracak bir tepkici milliyetçilikten çıkıp daha sol, daha sosyal demokrat değerlerle buluşması Türkiye’yi çok daha istikrarlı bir ülke yapar.
Yani AKP laikleşecek, CHP sosyal demokratlaşacak. Peki ya toplum? Daha mı muhafazakârlaşacak?
Evet. Ama modern muhafazakâr olacak. Türkiye biraz Amerikan toplumu gibi farklılıkların bir arada yaşamasının var olduğu bir toplum olacak. O yüzden de burada önemli olan siyasi aktörlerdir. Ben bir 10 yıl sonra böyle bir Türkiye’yi görüyorum. Ama bunların içinde siyasi aktörlerden, devlet seçkinlerinden iki şeyi muhakkak yapmalarını istememiz lazım. Bunlardan birisi Kürt sorununun çözümüdür, ikincisi de laikliği korumak değil, laikliği güçlendirmek söylemine merkez sol ve cumhuriyetçi güçlerin geçmesidir.
Kürt sorununu çözen Türkiye daha laik bir Türkiye olacaktır
Türkiye’nin 10 yıl sonra nerede olacağını belirleyecek bir diğer önemli değişken ise Kürt sorunudur. Yani Türkiye’nin Kürtler’le o büyük pazarlığı başarıyla yapıp yapamayacağıdır. Bu büyük pazarlığı ben iki boyutlu görüyorum. Bunlardan biri, Türkiye’nin kendi içindeki Kürt sorununu devletin bütünlüğünü tutmak şartı içinde çözmesi ve bugün artık terörden toplumsal kutuplaşmaya kadar çok ciddi bir istikrarsızlık yaratan bu sorununu çözmesi, ama aynı zamanda bu sorunu çözerken de Kuzey Irak’la olan bağlantısını yapılandırması ve artık Kuzey Irak’ın Türkiye için bir risk olmamasıdır. Bu yüzden de eğer Kürt sorununu çözebilirse Türkiye, muhafazakârlığıyla değil, demokratlığıyla, laikliğiyle ve cumhuriyetçi rejimin demokratikleşmesiyle çözecektir. O zaman tabii ki Kürt sorununu bu bağlamda çözen Türkiye’nin muhafazakârlaşma eğilimine karşı cumhuriyetçi, laik yapısını güçlü olarak sürdürmesi daha mümkün olacaktır. O yüzden de eğer Türkiye demokratikleşmeye doğru gidecekse, dünyanın yeniden yapılanmasında daha kilit ülke olma sürecini hem dış politikada hem kendi iç istikrarında sağlayacaksa, o zaman Kürt sorununun çözümü muhafazakârlaşmayla ilgili çok önemli ipucu verecektir. Bana göre Kürt sorununu çözen, Kürtlerle bu büyük pazarlıkta demokrasi temelinde çözüm sağlayan Türkiye muhafazakârlaşma süreci içinde de laik, seküler sistemini daha demokratik hale getirerek muhafazakârlaşmaya karşı da kendini koruyan bir Türkiye olacaktır...
Anadolu’daki muhazakâr kesim AKP’nin güçlü hegemonyasından rahatsız
CHP kalıcı mı?
CHP’nin ne kadar kalıcı olacağını bilmiyorum. Bugünkü söyleminin tam tersi, bizlerin de söylediği gibi daha sosyal demokrat, daha ekonomi ağırlıklı politikalar izlerse ve muhafazakâr kesimin laiklikle ilişkisini güçlendirecek bir yönde giderse kalabilir. O yüzden de Türkiye’de seçim kazanmak isteyen merkez sol partinin muhafazakârlaşmayı iyi okuması, bir toplumsal gerçeklik olarak görmesi, muhafazakârlaşmanın illa ki şeriat yaratmayacağı gerçeğini anlaması ve muhafazakârlaşmayla modernleşmenin beraber gidebileceğini ve AKP’ye oy verenlerin de sadece din temelinde değil, aynı zamanda ekonomi, iş ve orta sınıflaşma temelinde oy verdikleri gerçeğini görmesi ve muhafazakârlaşmayla ilişkilerde laikliği koruyacak, güçlendirecek şekilde bu sorunlara çözüm bulması gerekir. Anadolu’da yapmış olduğum son araştırmalarda ortaya çıktı ki, muhafazakâr olan çoğu kesim de bu son dönemde AKP’nin çok güçlü hegemonyasından, çok güçlenen yapısından tedirgin oluyor. Çünkü o zaman muhafazakâr kesim içinde de ’İlla AKP’li olmak zorundasın’ gibi bir sorun ortaya çıkıyor. Eğer AKP’li değilsen ekonomik olarak dışlanabilirsin, kültürel olarak dışlanabilirsin. Oysa muhafazakâr kesim hem kendi değerlerini koruyabilir, hem laik sistemle güçlü bir bağ içinde olabilir, hem de ekonomik olarak zengin olabilir... Bence AKP’ye alternatif partinin dünyadaki yeri sosyal demokrasidir, özgürlükçü soldur. Daha demokrat olmaktır. O yüzden CHP eğer kendisini var edecekse, bu yüzde 20 üst barajının ilerisine gitmesi gerekiyor. Kendisini bugünkü yapısının tam tersi olarak, reel sorunlara çözüm bulacak şekilde, gerçek sosyal demokrat, gerçek sol yapıya götürmesi gerekiyor.
AKP’yi Saadet değil, MHP zorlar
Ya MHP?
MHP, bence kitle partisi değil, kadro partisidir hâlâ. Kadro partisi olarak kendisini yenileme sürecindedir. AKP’yi zorlayacaktır. Bu anlamda Saadet Partisi değil, MHP Anadolu’da AKP’yi zorlayabilir. Fakat MHP’nin de tabii AKP gibi şöyle bir sorunu var; AKP’yi zorlamak için kendisini daha demokrat yapmak durumunda. Avrupa Birliği’nde Türkiye’yi daha güçlendirecek duruma getirmek durumunda. Tabii böyle bir yapı daha demokrat olmakla, daha liberal olmakla sağlanabilir. Bu da tabii MHP’yi MHP yapan o milliyetçi damarlarla ne kadar uyum içersinde olacaktır, o da bir soru işareti. Ama MHP, AKP’yi zorlamak için kendisini açmak durumundadır. Kendisini açtıkça, küreselleşme ve Avrupa Birliği süreçleriyle ilgili yeniden yapılandırdıkça, bu sefer de nasıl AKP içinde muhafazakârlaşma damarı varsa, MHP’de de bu milliyetçilik ana damarıyla bir çelişki ortaya çıkacaktır. O anlamda bence Türkiye’yi 10 yıl sonraya iyi taşıyacak, dünyanın bu yeniden yapılanmasındaki düzenleme ve kurumsal reform sürecine dönük olarak Türkiye’nin önemli ülke olması kimliğini daha iyi taşıyabilecek yapı merkez sol yapıdır. Zaten dünyada da son 10 yılda, eğer felaket olmayacaksa, kurumsal reform sürecine gidilecekse merkez sol bunun önemli ideolojilerinden biri olacaktır. Bugün bunu ABD’de Obama’da gördüğümüz gibi, başka ülkelerde de göreceğiz. O yüzden de Türkiye’yi on yıl sonra iyi yere taşıyacak aktör merkez soldur, fakat Türkiye’nin sorunu bu aktörün bugün Türkiye’de olmaması ve CHP’nin bunu yapamamasıdır.
Yeni bir sol hareket bekliyor musunuz peki? Muhafazakâr değerlere saygılı, bu yapıyı okumuş...
Böyle bir hareket de olabilir veya CHP de buraya doğru dönüşebilir.
KİMDİR?
KENDİNE özgü analizleriyle dikkat çeken bir siyaset bilimci... Kalbi solda, ama bilimsel çalışmalarında her zaman nesnel kalmayı başarabilen bir bilimadamı... Prof. Dr. Fuat Keyman, Koç Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler bölümünde öğretim üyesi. Aynı zamanda Koç Üniversitesi Küreselleşme ve Demokratikleşme Araştırma Merkezinin (GLODEM) direktörü ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi (EDAM) kurucu yönetim kurulu üyesi. Türkiye’nin demokratikleşmesi, küreselleşme, Türkiye’deki kimlik sorunları üzerine hem Türkiye’de hem de yurtdışında yayımlanmış pek çok kitabı var. Son çalışması yurtdışında yayımlanan, bugünlerde Türkiye’de de çıkacak olan ’Türkiye’yi Yeniden İnşa Etmek’ adlı kitabı. Prof. Keyman, Radikal Gazetesi’nin pazar eki Radikal İki’de yazıyor. Şu sıralar Türkiye’nin dış politikasını konu alan yeni kitabı üzerinde çalışıyor.