30
Ocak
2026
Cuma
SİYASET

KİMLİKLER VE ÜLKE ADLARI...

İşin özündeki, 'Kürdü de, Türkü de, Ermenisi de aynı haklara sahip has vatandaşlardır' ilkesi ve bunun 'Ne mutlu Türküm diyene' sözüyle ifadesi tabii ki çok anlamlı. Ama ülke ve devletin resmî adı, bu unsurlardan birisinin adından türetilmişse, durum içeride ve dışarıda politik bir sorun halini aldığında bu gibi ifadelerin ikna ediciliği zayıflar

 

Selanik’te doğmuş olan babamın, anne tarafı büyükleri Üsküdar’da Bülbülderesi mezarlığında, baba tarafı ise Feriköy mezarlığında yatar. Bunların anlamını iki rastlantıyla öğrendiğimde 20 yaşımı geçmiştim. Önce, 1964-66 arası yedek subaylığımı yaparken öğretmen olarak görev yaptığım Deniz Astsubay Sınıf Hazırlama Okulu’nda eğitim komutanımız, şimdi konusunu hatırlayamadığım bir sohbet sırasında bana “sen Sabetayist misin?” demişti.

Bu sözü hiç duymamıştım, ama Yahudilerin ‘Şabat’ı olarak algılayarak yuvarlak ve anlamsız bir yanıt vermiştim. Derken, Feriköy’dekilere yakın bir hısmım olan bir bilim kadını İsrail’e yaptığı akademik geziden döndüğünde “atalarınla övünebilirsin” demişti. Pek anlamadım ama belki de bilinçaltım nedense anlamamazlıktan geldiğinden gene “ham hum” dedim. Daha sonraları oradan buradan edindiğim bilgi kırıntılarıyla epeyce aydınlandım.

Ancak ailemde bunları bilmiş olacağından emin olduğum büyük yengem artık hayatta değildi, başkasına da güvenemezdim. Hayır, bir kimlik bunalımına girmedim; ama merakım zihnimin gerisine bir ardalan gibi yerleşti. İşin ilginç yanı ailemin hiç bir kanadından bu konuda ne bir telkin ne de bir bilgi gelmişti. Biz ‘Türk’tük, o kadar. Herkesin, belki de Millî Marşımızdan daha çok söylediği(1) ‘Dağ Başını Duman Almış’ marşının sözlerini yazan, Bursa Askerî Lisesi edebiyat öğretmeni Ali Ulvi Elöve babamın dayısıydı, Bülbülderesi’nde yatanlardan... Bu marşın Milli Mücadelemize ne denli heyecan kaynağı olduğu iyi bilinir, hatta bundan dolayı sözlerin Atatürk’e ait olduğu bile sanılır (yanılmıyorsam Mithat Bereket’in bir belgeselinde).

Tam elli yıl önce, lise 3. sınıf bitmek üzere. Sık sık değişen milli güvenlik öğretmenlerimizin bir yenisi geldi. Derse daha başlamadan “Cumhurbaşkanlığı Forsunun üstündeki güneş ile yıldızlar neyi simgeler?” diye sormuştu. Buna iki el kalktı, Emre Kongar’ınki ve benimki. “Söyleyelim mi?” dedik, aldırmadan gene sordu “Peki, İstiklâl Marşı’nın hepsini bilen var mı?” buna ise ne yazık ki bir tek benim elim kalktı (annem onun da ailesi Selanik’li, ama Bülbülderesi ‘sakinlerinden’ değil ben okuryazar olur olmaz bana İstiklâl Marşı’nı evdeki Safahat’tan ezberletmişti, 10 kıt’a, 41 dize...) “Okuyayım mı?” dedim; sertçe “hayır” dedi ve derse başladı. Herhalde bu sorulara hiç olumlu yanıt almayacağı beklentisiyle yapacağı ‘ders verici’ konuşma hevesi akim kalmıştı. Bu öğretmen de adını aklımızda tutamayacak kadar kısa bir süre sonra ayrıldı... 1980’lerin ortaları, okulumuzun geleneksel bir toplantı gününde devrin ‘Cumhurbaşkanı’ da ziyarete gelmişti. Nitekim konuşmalardan anlaşıldı ki 1959’da Kore’ye gitmeden önce bize kısa bir süre için millî güvenlik dersine girmiş. Sanırım yukarıda değindiğim öğretmenin kim olduğunu tahmîn etmek çok zor değil.

İlkokul ve ortaokul yıllarımda ise Aptullah Ziya Kozanoğlu ile Nihal Atsız’ın romanlarına sardım. Her birini yıllar içinde sayılarını hatırlayamadığım kadar çok okudum; Kolsuz Kahraman’la özdeşleştim, Bozkurtların Ölümü’nde döktüğüm gözyaşlarım herhalde Daryo Moreno’nun şarkısındaki gibi ancak denizlerin vereceği suyla ölçülebilirdi; ileride kızım olursa adı Almıla, oğlumunki Kür Şad olacaktı. Bu beni siyasî bir ulusçuluğa itmedi, ama ne yazık ki ‘ülkücülüğün’ yükseldiği yıllarda çocuklarıma ne o adları ne de öğrenciliklerinde bu kitapları verdim...

Yukarıdaki satırları ‘kimlik’ hususundaki duygu ve anlayışımı ifade etmek için yazdım. Son 30 yıldır ‘ayrılıkçı’ olarak nitelediğimiz ve Osmanlı dönemindeki isyanlara en azından benim okuduğum tarih derslerinde değinilirken, ilk-ve ortaöğrenimizde, örneğin 1925’teki Şeyh Sait isyanının sözü edilmediği gibi, etnik sorunlar hiç tartışılmadı. Bunlar, ‘yok sayılan’ Ermeni sorunları dahil (bunu da ilk kez 1960’ların sonuna doğru ABD’de duydum) birdenbire karşımıza çıktı. Bir anım daha var: 1974 yılında olağan “İhtiyat askeri tatbikat programı” çerçevesinde ama Kıbrıs Harekâtları sırasında yedi hafta Trakya’da çadırlı ordugâhta bulundum. Sonuna doğru tabur komutanımızla muvazzaf ve yedek subaylar akşam yemeğinde bir moral gecesi bahanesiyle yemek çadırımızda bir araya geldik. Yeni askerlik yapmakta olan doğulu bir yedek astteğmen güzel saz çalıp türkü çağırıyordu. Arada Kürtçe türküler de söyledi. Bunun üzerine etnik konular açıldı.

Benim üniversite hocası olduğumu bilen komutan “hoca” dedi, “sen ne diyorsun?”, askerî ortamda etnik polemiğe girmek istemediğimden “bu konuda konuşmasak daha iyi olur” demiştim. Ancak konuşmalar sürdü. Bu arada bölük komutanımız olan genç üstteğmen, erlere yaptığı günlük eğitim konuşmaları sırasında söylediği ve sırf birleştirici amaç güttüğüne inanarak yerinde bulduğum sözlerini (“Kürt yoktur, dağ Türkleri karda yürürken kart-kurt sesi çıktığı için bu ad verilmiştir”) tekrarlayınca, pek alışık olmadığım içkinin de etkisiyle “Harbokulunda beyninizi yıkamışlar” deyivermiştim. Komutan alındı ve çok kızdı ama her halde içki sofrasında olduğumuzu da gözönünde tutarak bana sadece “git yat!” dedi. Gn. Kur. Bşk.’nın nisan ortalarında hatırlattığı sözler o günlerde de söylenmiş olsaydı sanırım bu tavırla karşılaşmayacaktım.

İşin özündeki, “Kürdü de, Türkü de, Ermenisi de (vb.) hep aynı haklara sahip has vatandaşlardır, bunlar ayırdedilmez” ilkesi ve bunun “Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle ifadesi tabii ki çok anlamlı. Ama ülke ve devletin resmî adı, bu unsurlardan birisinin adından türetilmişse, durum içeride ve dışarıda politik bir sorun halini aldığında bu gibi ifadelerin ikna ediciliği zayıflar. Milli Mücadelemizin yapıldığı ve yeni devletimizin kurulduğu zor günlerdeki pabuçların içinde olmadan tabii ki kesin söylemek zor ama sanki devletimizin adı ‘Türkiye Cumhuriyeti’ olmak yerine diyelim Milli Mücadelemizdeki etkili bir örgütün adından esinlenerek ‘Anadolu ve Rumeli Cumhuriyeti’ olsaydı sanırım bu gibi sorunlar bu denli baş ağrıtıcı olmazdı.
Bugün de gündeme gelen üst-alt kimlik tartışmalarına Sayın Namık Kemal Zeybek başka bir bağlamda da değinmişti(2). Şuna herkesin dikkatini çekerim: özellikle ‘Amerika Birleşik Devletleri’nde devlet adı herhangi bir etnik unsurdan değil, ülkenin coğrafî adından gelmektedir.

1) Belki bestesinin, kulağa daha kolay gelmesinden dolayı! ... Ülkesinde sevilen bir İsveç halk şarkısından alınma olan bestesini, ülkemizde çağdaş beden eğitiminin öncüsü olan Selim Sırrı Tarcan çok beğenerek getirip Ali Ulvi (Elöve) Bey’den söz yazmasını istemiş. (ABD’de öğrenciyken tanıdığım iki İsveçli arkadaşın yanında terennüm ettiğimde şaşkınlıkla nereden bildiğimi sormuşlardı.)

M. Ömür Akyüz - Radikal
Yayın Tarihi : 14 Ağustos 2009 Cuma 18:31:13


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?