30
Ocak
2026
Cuma
SİYASET

TÜRKİYE'NİN DIŞ POLİTİKASI DEĞİŞİYOR MU?

Batı ile Doğu'yu sadece biri değil ikisi de olabilecek bir tarzda yaşamak, iki dili aynı anda konuşmak, çok zor başarılabilecek bir girişim

2000’li yıllar Türkiye’nin, sadece bölgesinde değil, dünya siyasetinde de, önemli bir “kilit ülke ve bölgesel güç” konumuna hızla yükselme sürecine sahne oluyor. 1923’teki “çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak” mottosu temelinde modern ulus-devlet yoluyla ulus inşa etmeyi başaran cumhuriyet modernleşme projesine duyulan “küresel ilgi”ye benzer bir ölçekte, Türkiye, bugün de “küresel ilgi odağı” konumuna geliyor. Hiç kuşku yok ki, küresel ölçekte Türkiye’ye duyulan bu ilgi ve Türkiye’nin giderek “önemli bir küresel aktör” olarak algılanması, büyük ölçüde, üç önemli kaynaktan ortaya çıkıyor:

Birincisi, son yıllarda uygulanan, “ağırlıklı olarak yumuşak güce dayanan ve komşularla sıfır sorun politikasını içeren dış politika vizyonu ve uygulaması”. İkincisi, Türkiye’nin bölgesinde hem Batı, hem Doğu ile eşzamanlı konuşabilen, (daha somut söylersek, hem ABD ve Avrupa ile hem de Rusya, İran, İsrail ve genelde Ortadoğu ve Kafkasya coğrafyasındaki ülkelerle eşzamanlı konuşabilen), iki dile, iki kimliğe, iki yüze eşzamanlı sahip olabilen tek ülke olmasına bağlı oluşan “çok boyutlu, çok dilli, çok mekânlı dış politika kimliği”. Üçüncüsü de, bugün küreselleşmenin çok ciddi bir kriz yaşamasıyla ve yeni bir yönetim zihniyetine gerek duymasıyla ilgili. Bülent Aras’ın terimleriyle, krizden çıkmak isteyen, kurumsal ve zihinsel reform gerçekleştirmek isteyen yeni bir “küresel tasavvur” var. Bu yeni küresel tasavvur temelinde gerçekleştirilmeye çalışılan “küresel reform ve yönetim” ile Türkiye’nin yeni dış politika vizyonu ve kimliği çakışıyor. Küresel tasavvurun önemli aktörlerinden biri de Türkiye.

Zor tercih
Tam da bu bağlamda, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” kavramı içinde geliştirdiği, küresel karşılıklı bağımlılık ve çok taraflılık ilişkileri içinde, “yayı ne kadar Doğu’ya gerersen, ok sadece Doğu’da değil, Batı’da da o kadar uzağa gider” önerisi anlam kazanıyor. Benzer olarak, AB baş müzakerecisi Egemen Bağış’ın, eğer Türkiye “Doğu ile Batı arasında bir köprü”yse, bu “köprünün güçlü olması için, her iki ayağının da sağlam olması gerekir” önerisini duyuyoruz. Her iki öneride de, Doğu ve Batı’yla eşzamanlı konuşabilen, Avrupa’yla bütünleşme ile Doğu’yla sıfır sorunlu aktif dış politikayı aynı anda uygulamaya sokabilen Türkiye’nin, küresel ve kilit bir aktör, bölgesel bir güç konumuna yükselebileceği anlayışı var. Bu öneriler, son zamanlarda dünya liderlerinden önemli ekonomik aktörler tarafından sıklıkla tekrarlanan “Türkiye dünyanın geleceğinde merkez ve önemli bir ülke olma potansiyeli taşıyor” saptamasıyla da çakışıyor ve Türkiye’nin dış politika vizyonunu belirliyor.

Şüphesiz ki, böyle bir dış politika vizyonu ve kimliğini “kalıcı, etkili ve gerçekçi” kılmak çok zor. Batı ile Doğu’yu sadece biri değil ikisi de olabilecek bir tarzda yaşamak, iki dili aynı anda konuşmak çok zor başarılabilecek bir girişim. Hele, bu rolü oynarken sadece Suriye değil, Rusya, İran, İsrail gibi güçlü ülkelerin de rol oynadığı bir oyundaysanız. Dahası, bu ülkelerden ikisi, İran ve İsrail, güçlü ama sorunlu, konuşulması, çok taraflı bir barış ve istikrar oyununa çekilmesi çok zor ülkelerse. Ve bu ülkeler, antidemokratik, aşırı güvenlik eksenli ve dost-düşman ilişkisi temelli siyaset anlayışındaki otoriter devlet yapısına sahipseler. Türkiye yumuşak güce dayalı, çok taraflı ve aktif dış politika vizyonu ve kimliğini, böyle zor ve sorunlu devletlerin olduğu bir ortamda ve coğrafyada uygulamaya sokuyor. Bu dış politika, başarı şansı zor ama vizyonu ve kimliği küreselleşmenin geleceği ile çakışan gerekli ve gerçekçi bir girişimi de sergiliyor.

Eksen kayması
Aktif ve yumuşak güce dayalı dış politika vizyonu ve kimliğinin başarısının iki koşula bağlı olduğunu düşünüyorum. Birincisi, küresel ilgi odağı olma içinde aktif dış politika, iç siyasette siyasi ve ekonomik istikrar, toplumsal güven ve kurumlar arası işbirliğini, dolayısıyla demokrasinin güçlenmesi ve yerleşikleşmesini gerekli kılıyor. Devlet-toplum, devlet-siyaset ve siyaset-toplum ilişkilerinin kurumsal ve kültürel temelde güçlenmiş ve yerleşikleşmiş demokrasiyle yeniden kurulması gerekiyor. Kürt sorununa demokratik açılımdan yeni anayasa gerekliliğine, asker-sivil ilişkilerinden Ergenekon davasına kadar geniş bir alanda, bugün, iç siyasette, demokrasinin güçlenmesi süreci ya da tartışmasını yaşıyoruz. Güçlenmiş demokrasi, “demokratik-laik-çoğulcu-adaletli Türkiye” vizyonunu içeride yarattığı sürece, Türkiye dışarıda da iki dile, yüze, kültüre sahip ve böylece Batı ile Doğu bağlantısını kuran kilit ülke-bölgesel güç rolünü daha rahat oynayacaktır ve küresel aktör konumu temelindeki küresel ilgi ve algılama da sürecektir. Bu coğrafyada ne İran, ne İsrail ne de Mısır bu rolü, içeride güçlü demokrasi, dışarıda barışçıl aktiflik temelinde oynama potansiyeline Türkiye kadar sahip. İçeride demokratik Türkiye, dışarıda da hem etrafını etkileme hem de diğer aktörler tarafından algılanma düzeylerinde güçlü olacaktır.

İkincisi, Türkiye’nin yeni dış politika vizyonu ve kimliğinin başarısı, dünyayı ve küreselleşmeyi iyi okuyan yapısını devam ettirmesi ve yapabilecekleri ve yapamayacakları temelinde gerçekçi olmasına bağlıdır. Yeni küresel tasavvuru doğru okuyan ama bunu yaparken de başarı ölçütünde “gerçekçi” olan Türkiye, yeni dış politika vizyonu ve kimliğinin kalıcı olmasını da sağlayacaktır. Özellikle İran ve İsrail ilişkilerinde, söylem ve pratikte gerçekçi olmak, bu bağlamda çok önemli. Kendi iç demokratik dönüşümüne kapalı ama nükleer güç olma kapasitesi olan bir İran’ın ve önce Lübnan, sonra Gazze’de kabul edilemez ve gözardı edilemez büyük insan trajedilerine yaratan İsrail’in salt güvenlik temelli ve dost-düşman ayrımına dayanan siyaset anlayışları yanında, içerdiği tüm belirsizliklere rağmen AB tam üyelik müzakerelerini götüren ve Ortadoğu, Kafkasya ve Balkan coğrafyasına barış eli uzatan Türkiye, başta ABD ve AB, aynı zamanda Rusya ve Çin gibi büyük güçler için çok cazip, önemli ve kilit bir ülke. İçeride demokratik, dışarıda gerçekçi dış politika uygulayan Türkiye, bu önemini ve kilit konumunu sürdürebilir kılar. Bu bağlamda da, Türkiye eksen kayması yaşamıyor. Küresel çalkantı ve yeni küresel tasavvur içinde kendinden beklenen zor bir oyunu oynuyor: “İslamcı olarak değil” bir ulus-devlet olarak, uygulaması ve başarısı zor yeni bir dış politika vizyonu ve kimliğini son yıllarda uygulamaya sokmaya çalışıyor. Başarı ideolojik ve taraflı değil, aksine bilgi temelli ve nesnel bir yaklaşımla, Türkiye dış politikasının değişimini tartışmayı gerekli kılıyor.

E. FUAT KEYMAN:Koç Üni.

Radikal
Yayın Tarihi : 9 Kasım 2009 Pazartesi 20:06:20


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?