19
Mart
2026
Perşembe
SPOR

Olimpik rezalet...

Olimpik rezalet... Tribünlerden ‘Gooool’ feryadı yükseldiğinde karanlık bir tepede düşe kalka yürüyordum. Birden yanımda kocaman iki köpek peydah oldu. Karabaşlar vahşice dişlerini gösterip hırlıyor, havlıyordu. Ortalıkta silüeti görünen virane bir kulübenin dışında başka yapı yoktu. Uzaklardaki Olimpiyat Stadı’nın pilonlarının güçlü lambalarının aydınlığı tepelerin ardında kaldığı için dört yanım karanlıktaydı. Canavarlardan canımı kurtarmak için yan taraftaki şarampola attım kendimi. Yürüyebildiğimce karabaşlardan kaçmaya başladım... Basın tribününe ulaşabildiğimde takımlar çoktan soyunma odalarına gitmişti bile...

Devre arasının ilk 5 dakikasını da geride bırakmıştık. Saati yaklaşık üç saat geriye alalım... TSYD’nin Levent tesislerinde maça gideceğimiz minibüsle yola çıktığımızda tastamına 19.00’ du... Araç da sürücü de her zamankinden farklıydı. Her zamanki kaptan pilotumuz Turhan, haraptar köyünün eteklerindeki Olimpiyat Stadı’na geçen mevsim yaklaşık 20 kez gide gele, bu ulaşılması gerçek bir işkence sayılan ‘uzay gemisi’ benzeri tesisin trafiğinin gayetle bitirim uzmanıydı.

Yeni eleman, sanırım ilk kez varoşların feza üssüne sefere çıkıyordu. Zira para gişelerinin oralarda yanlış tercihte bulununca kafadan koptuk. Polislerin yardımseverliği (!) başladığında maça daha birbuçuk saat vardı. Memur bize yolu gayet kestirme tarafından tavsiye daha doğrusu emretti: “Avcılar çıkışından, Bahçeşehir kavşağına gir. Hemen staddasın...” Olimpiyat’ı uzaklardan gördüğümüzde zamanın kuş gibi uçup gittiğini idrak edebildik; “Hemen” dediği mesafe bir saat tutmuştu. Sondan bir önceki talihsizlik stadın cümle kapısı yerine, medya girişi yönü dedikleri yol ayrımıyla başladı. Ve derken dağın başında tıkandık kaldık. Önüm arkam sağım solum sobe, misali yüzlerce araçlık konvoyun içinde sancak tarafındaki stadı uzaklardan seyre daldık. Tıkanıklık medya aracı olmayanların da her zamanki kurnazlıklarıyla yolu işgal etmeleri sonucunda meydana gelmişti. Buraya kadar araçlar da suçluydu. Derken seyrüsefer halindeki son darbe yine yolu kontrol eden polislerimizin anlayışlı davranışı sonucunda beynimize çakıldı. Yol kapanmıştı. Bir gıdım ilerlemek mümkünsüzdü.

Anlattık, medya olmayanları kenara alın da medya araçları göreve gidebilsen, diye... Verilen görev aşkıyla yanıp tutuşan, 25 mayıstaki Devler Ligi finalinin bu son kostümlü prova jeneralini fena halde ciddiye alan polislerimiz “Yassah hemşerim” dedi, başka bi şey demedi... Saat 20. 45 olmuştu. 15 dakika sonra Serdar Tatlı başlama düdüğünü üfleyecekti. Ve biz hala stadın neredeyse kilometrelerce uzağındaydık. Fanatik’ten Metin Tükenmez’le minibüsten inip tepeleri tırmanmaya koyulduk. Hava iyicene kararmıştı. Birbirimizi gözden kaybettik. Ve sonra yazının başındaki “Tribünlerden ‘Gooool’ feryadı yükseldiğinde karanlık bir tepede düşe kalka yürüyordum. Birden yanımda kocaman iki köpek peydah oldu...” durumuna girdim.

 Ming imparatorluğunun uzay üssünü andıran stadın ışıklarına doğru kör topal yola revan oldum. Olimpiyat’a yaklaşırken uzaklaşıyordum. Zira önümdeki teller, SAT komandolarının en palikaryasının bile aşamayacağı denli yüksek ve sağlamdı. Jandarmaların nöbet tuttuğu bir aralıktan, boynumdaki medya plakasını göstererek stada yüzlerve metre de olsa yaklaşmayı başardım... Maç başlayalı çok olmuştu. Defalarca kontrolden geçtikten, her defasında ‘başka kapıya’ diye dehlehdikten sonra dediğim gibi devre arasında basın tribününe ulaşabildim. Tepeleri tırmanmak kadar, iki buçuk saattir resmi ve gayri resmi polislere meramımı anlatamamak sonucunda fizik, kimya, biyoloji bakımında tükenmiştim. Metin’i gördüm. Eli yüzü yara içindeydi. Düşmüş, bir kayayı aşayım derken dengesini yitirmiş, alnı, dirseği, eli, ayağı berelenmiş kanamış ama yine de benden çok önce stada ulaşmayı başarabilmiş.

Minibüstekilerden birileri asfalt yolu izlerken oto stop yapma şansını yakalamış. Çoğunluğuysa arabada beklerken, polisler birden hidayete erip yolu açınca geç de olsa Olimpiyat’a girebilmiş. Geçen seneden bu yana süre gelen Olimpik rezaletin bir yenisini daha Avrupa provası adı altında yaşandı. Dağın tepesine üstelik lodos – poyraz hattına dikilen bu uzay gemisi, temel atma töreninden bu güne dek sürekli gündemin tepesine kuruldu. Stadı övenler tesisin muazzamlığı, olimpik ruh geyiğinden öteye gidemedi. Oysa bir stadın ille de dağ tepesine yapılacaksa daha önceden kapısına kadar gidecek metrosunun bitirilmesi şarttı. Geliş gidiş yollarının düzenli biçimde yapılması mecburiydi. Finali bilet alan İngilizler soruyor; “Metro nerede” diye... Metro Taksim’de diyorum... Yetkililer hemen her defasında trafiğin son derece düzenli olduğunu, ancak ufak tefek aksaklıkların da bir an önce giderileceğini açıklayıp duruyor... Trafiğin ne denli düzenli olduğu ortada. Yarım saatlik yol ikibuçuk saatte bitmiyor. Yol inşaatlarının Büyükşehir Belediyesi’nin yükümlülüğünde olduğu söyleniyor. Olimpiyatçılar, Büyükşehir Belediyesi’nin vermesi gereken Olimpiyat yardımını bir türlü ödemeye yanaşmadığından yakınıyor. Derken ortalarda dolaşan top çalılıklar arasında kaybolup gidiyor.. Stadın siftahında eve vardığımızda sabah ezanı okunuyordu. Acemilik, denildi. Aradan bunca zaman geçti yine eve vardığımızda Çarşamba bitmiş, perşembeye girmiştik.

Maçtan önce, trafik erkanıharpçileri krokiler çizdi. Bizim elimizde de vardı bu haritadan. Ancak medyayla ilgili bölüm her zamanki gibi yine güvenlikçilere anlatılmamıştı. Ya da anlaşılmak istenmemişti... Şimdi, ‘milli değerlerle dalga geçmekten’dem vuranlmar olur... Oysa dalga falan geçtiğim yok. Perşembe gazetelerine bakın. Hemen hepsi bu provanın sınıfta çaktığını yazıyor. Üstelik önceki gece,8 bin güvenlikçiye karşı tribünlerde topu topu 16 bin kişi vardı. 25 mayısta stadda 70 bin kişi olacak. Kelle başına iki kişi hesabından, 35 bin güvenlikçi gerek... Maça, daha doğrusu ikinci yarısını seyrettiğim maça gelince... İkinci 45 dakika başladığında skorboard Galatasaray’ın 3 – 1 önde olduğunu gösteriyordu ama 15 dakika içinde Mondragon son derece etkili dört atağı önlemese 60. dakikada tabela 3 – 4 biçimini alabilirdi. Büyük kaleci olmak da maç kazanmakla alınan bir rütbedir. Rüştü de büyük kalecidir ama Çarşamba geceki maç büyük geldi ona. Tek kurtarışının dışında geleni aldı, gideni aldı kalesine...

Hagi’yi anlamak çok zor. Anlamak için kendinizi onun yerine koymanız gerekiyor. Belki o zaman maçın en iyilerinden Ribery ve Necati’yi niçin oyundan aldığını süzebilirsiniz. Hasan Şaş, hemşerisinin yerine oyuna girdiğinde bitime yarım saat vardı ve skor 3 – 1 ‘di. Karşılaşma uzatmalara gittiği taktirde ortaya çıkabilecek yorgunluk sorununun tek sorumlusu doğaldır Hagi olacaktı. Daha önceki Ribery – Sabri girdi çıktısındaysa her zaman olduğu gibi skoru koruma telaşındaydı Rumen hoca. Olimpik rezaletin ardından, Galatasaraylılar adına gelen skordaki azamet, Sarı Kırmızılılar’ı ‘6 – 0 bozgunu’nun bir nebze de olsa rahatlattı.

 Daum, Trabzon hariç - ki o farklı şehirlerin takımları söz konusu olduğu için gerçek anlamda derbi bile sayılmaz zaten- Beşiktaş ve Galatasaray derbilerinde anti – tulum çıkarırken puan bile alamadı. Son şansı 33. haftada Saracoğlu’ndaki son Galatasaray sınavı. Ankara’dan 3 puanla dönerlerse son derbiye moralli çıkarlar. Puan kaybetmiş bir Kanarya, galibiyete şartlanacağından, derbi inanılmaz bir mücadeleye sahne olacaktır.

CENGİZ ALPMAN
Yayın Tarihi : 12 Mayıs 2005 Perşembe 19:36:05
Güncelleme :16 Mayıs 2005 Pazartesi 02:50:19


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?