O kadar temiz çocuklar ki zaten doğarken yüzlerinde hayata ait izler vardı. Hiçbir şey yapmadan onların büyümesini seyretmek istiyorum. Bütün gün onlarla olmak... Ama olmuyor işte... Babamız her şeyi aşırı yaşar, siniri de sevgiyi de... Onun siyahtan başka renk giydiğini görmedik. Fazla para harcamamızı istemez. Korku filmlerini sevmez, çok korkar.
Evlerinden çıktığımda başka bir ruh hali içindeydim. Keşke bu röportajı kameraya çekseydim... En küçükleri 13, en büyükleri 24 yaşında olan dört çocukla babalarını konuştum. Bazı sorularıma tepkiyle cevap verdiler, bazılarında çok eğlendiler. Sohbet boyunca değişen mimikleri de zaten bana çok şey anlattı. Rüzgâr, Cemil Rafael, Sinan Orfeo ve Sahara Tess'in babası olarak Sinan Çetin, eve girdiğinde farklı biri. Duygusallığını saklamayan, şefkatli bir adam. Büyük oğlu Rüzgâr, ağladığına bile tanık olmuş. Orfeo ve Rafael hayran oldukları babalarının hep siyah giymesinden yakınırken, "Babamız korku filmlerini seyretmez, korkar," diye ona takılmadan da duramıyorlar... Çocukların yanında çok eğlendim, babalarının yanında hafif hüzünlendim. Sinan Çetin'in söylediği şu cümleler takılı kaldı beynimde: "Hayat hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Ama hiçbir şey tekrarlamaz kendini." Çocuklarımızla birlikte yaşadığımız, yaptığımız şeyler kim bilir daha kaç kez tekrarlanabilecek hayatımızda... Babalar Günü'nüz kutlu olsun.
SİNAN ÇETİN
İyi bir baba mıyım, kötü bir baba mıyım, onu da bilmiyorum. Ama onlarla daha çok beraber olma ihtiyacı hissediyorum. Çalışmaktan çocuklarımın terbiyesiyle ilgilenmedim. O kadar temiz çocuklar ki... Zaten doğarken yüzlerinde hayata ait izler vardı. Hele Sahara doğduğu günden beri bir filozof gibi bakıyor dünyaya. O kız çocukluğunda sıfır yaşında değil, her zaman 100 yaşındaydı. Kendimi hiç dede olacak yaştaymış gibi görmüyorum. Dede olan arkadaşlarıma soruyorum; "Nasıl bir duygu?" diye "İyi," diyorlar. "Aynı," diyorlar. Hatta "Torun daha iyi," falan diyorlar. Mesela merdivenleri hoplayıp zıplayıp çıkamıyorum. Onu fark ediyorum. Vücudumun ruhumdan geri kalması ciddi olarak canımı sıkıyor.
- Çocuklarınız büyürken keşke onlarla şunu da yapabilseydim dediğiniz neler var?
- S.Ç: Benim genel olarak bir hafıza sorunum var. Çocukların eski resimlerine baktıkça o kadar özlüyorum ki o hallerini... Sonra onları hatırlamaya çalışıyorum. İyi ki onları videoya çekmişim. Şimdi onları biriktirip, toplayıp böyle bir-iki, üç-dört yaşları diye bir envanter çıkaracağım. O kadar hızlı büyüyorlar ki insanın aklı almıyor.
- Bu sizin yaşlandığınızı da gösteriyor.
- S.Ç: Onların bu büyüme hızına yetişemiyorum. Aslında tam olarak ne istiyorum biliyor musun? Hiçbir şey yapmadan onların büyümesini seyretmek. Bütün gün onlarla olmak. Olmuyor işte. Dört çocuğun dördüne de baktıkça, onların dürüst, özgür, neşeli, karakterli tutumları ile o kadar gurur duyuyorum ki... Onların o kadar güzel olmaları bence Rebekka'nın eseri. Aslında çalışmaktan, onların terbiyesi ile ilgilenmedim. Eğitime de inanmıyorum. İnsanın genlerinde eğitim sürecinin büyük bir bölümü tamamlanmış oluyor zaten.
- Korktuğunuz zamanlar oldu mu, dört çocuğu büyütürken?
- S.Ç: Yok hiç korkmadım.
- Başarılı olamayabilirdiniz... Parasız kalabilirdiniz..
- S.Ç: Doğru. Zaten insanların bakamayacağı çocukları yapmasının ahlaken suç olduğuna inanıyorum. Bundan daha büyük bir ahlaksızlık ve suç unsurunu hiçbir şey taşımıyor. Sahipsiz, sokakta kalan çocuklar devletin sorunu değil, o çocukları yapanların sorunu. Ben annelerinin çocuklarını dövdüğünü gördüğüm zaman da uzaylı görmüş gibi oluyorum. Yani bir insanın kendi yetiştirdiği çocuğu dövmesi, korkunç! Çocukları korumak RTÜK'ün, devletin, sansür kurullarının işi değildir. Çocuklar için filmlere 12 yaş sınırı koymak, çocuklar için YouTube'u yasaklamak... Resmi organizasyonlar çocukları koruyamazlar.
- "Babam korku filmlerinden korkar," dedi, Orfeo.
- S.Ç: Aslında isterdim korkmayı... Gerçi çok korktuğum da oluyor bazen. Hani hiç beklemediğiniz, dalıp gittiğiniz anlarda falan... Ama hani basit buluyorum korku filmlerini. Derin bulmuyorum. İçinde psikoloji olmayan korku filmi bana ucuz geliyor...
- "Böyle bir baba olmak isterdim. Bunu beceremedim," dediğiniz şey nedir?
- S.Ç: Çocuklarımla daha çok beraber olmak. Hepsi bu. İyi bir baba mıyım, kötü bir baba mıyım onu da bilmiyorum. Ama onlarla daha çok beraber olma ihtiyacında olduğumu biliyorum.
CEZAYI GEREKTİRECEK EYLEMLER YAPMADILAR
- Kafa karışıklığı yaşadınız mı çocuklara "Ceza ve ödül dozu nasıl ayarlanmalı?" konusunda?
- S.Ç: Bizim çocuklar hiçbir zaman cezalandırmayı gerektirecek eylemler yapmadılar.
- Şanslı bir babasınız öyleyse...
- S.Ç: Büyük ölçüde benim çocuklara verdiğim neşe ve özgürlük duygusu, Rebekka'nın Alman disiplini ve dengesi... Rebekka çok iyi bir anne, ben tamamen hürriyetçi bir insanım. Sadece çocuklara değil, dünyadaki bütün canlılara özgürce davranılması gerektiğini düşünüyorum. Kimse bana zorla bir şey yaptıramaz. O zaman çocuklara da yaptırmamak lazım. Çocukların da kendi seçimleriyle büyümesi lazım. Zaten çocuklar serbest bırakılınca, akıl onlara kendi seçimlerini gösteriyor.
- Yaşlandıkça insanın çocuklarına karşı duyguları değişiyor mu?
- S.Ç: Çocukların yaş aldıkça, elimizden gitmesi beni yakıyor. Beş sene önceki halimle şimdiki arasında çok fark var. Mesela merdivenleri hoplayıp zıplayıp çıkamıyorum. Onu fark ediyorum. Vücudumun ruhumdan geri kalması ciddi olarak canımı sıkıyor.
- Yaşlanmak korkutuyor mu?
- S.Ç: Yeryüzünde öleceğini bilen tek canlı, insan. Yeryüzünde insanın mucize aramasına gerek yok. Ama insanın etrafındaki tüm arkadaşları teker teker ölürken, bunun kendi başına gelmeyeceğine inanmasından da büyük bir mucize yok. Herkes ölecek, bir tek ben kalacağım zannediyor.
- Çocuklarınız her defasında kendi kendinize sinirlendiğinizi söylediler..
- S.Ç: Kendime sinirleniyor onlara hiç sinirlenmiyormuşum. Aslında artık sinirli değilim. O bir efsane. Aslında yönetmenlik bir tür sinirli olma durumu zaten. Yani insanlardan bir saatte yüzlerce şey istiyorsun. İnsanlar da makine değil, belki bir, belki 10 tanesini eksik yapıyorlar. Yani dünyanın en lanet işi bu. O yüzden insanın tabiatı işine göre değişebiliyor. Yani ben isterdim başka bir meslekte olayım. İnsanlara böyle yumuşak davranayım. Zaten kimseye küfür falan ettiğimiz yok, kimsenin kalbini kırmamaya çalışıyoruz...
- Evinizle şirketiniz iç içe. Aileyi bir arada tutmanın bir yolu muydu bu? Çalışırken de çocuklarınızı hep yanınızda hissetmek...
- S.Ç: Valla bu bir hayat biçimi oldu. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu açıkçası bilmiyorum. Ama çok mutluluğunu gördüm.
- Çocuklarınız çok çalışmanızdan şikâyetçi. Bunu azaltmayı düşünüyor musunuz?
- S.Ç: Çok net olarak düşünüyorum. Hatta sadece ve sadece çalışmamaya çalışıyorum. En nefret ettiğim kelimeleri söyleyeyim: Proje, ondan sonra toplantı. "Oturup bir konuşalım." Oturmayalım ve konuşmayalım. "Benim bir senaryom var, okur musunuz?" Okumam. "Bir projem var dinler misiniz?" Hayır dinlemem. Sonra işte "Size bir şey teklif edeceğiz," etmeyin. Kaç takla atacağım artık yeter.
- Alkışlanma isteğiniz yok mu? Her yönetmen, her yaratıcı insan gibi...
- S.Ç: Olmaz, bende olmaz.
- Çocuklarınızın anlattığı kadarıyla, evdeki 'Sinan Çetin'i daha çok sevdim...
- S.Ç: Aslında ne konuşmak istediğim, ne de anlatmak istediğim bir şey var. Mümkün olduğu kadar yalnızlaşmak ve ne kadar az insan görürsem, ne kadar az konuşursam o kadar iyi olduğu fikrindeyim. Sizi sevdiğim için bu röportajı kabul ettim. Genellikle gazetelerin bana hiç yararı olmadığını defalarca görmüş bir insanım.