3
Mart
2026
Salı
YAŞAM

TÜRKİYE'NİN RUHU İÇİN MÜCADELE VEREN YENİ ELİTLER

Türkiye hep bir elit projesi olageldi. Tarihi olarak bakıldığında "mega elit"
diyebileceğimiz toplumun hatırı sayılır kısmını oluşturan büyükçe bir elit grubu kendi sosyal değerleri doğrultusunda Türkiye'nin dış politikasını ve kültürel değerlerini belirledi. Bu Osmanlı İmparatorluğu, Cumhuriyet Devri ve günümüzde de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) için geçerli bir gözlemdir.

Osmanlı İmparatorluğu süresi boyunca hanedan ve bürokrasi, imparatorluğun yüzünü Batı'ya çevirmek için çalıştılar. Bunu başarabilmek için de bir anayasal bir düzen oturttular ve uluslararası hukuk çerçevesinde ülkeyi Avrupa devletler sistemine entegre ettiler.

1923'ten sonra da Kemalistler, Türkiye'yi laik bir Avrupa devleti olması için yeniden yapılandırmak amacıyla kadın-erkek eşitliğini ve laik hukuk gibi liberal demokrasinin temel unsurlarını halka benimsetmeye çalıştı. Soğuk Savaş sırasında, mega elit, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafında mücadeleye katıldı ve son olarak da bu elit, Avrupa Birliği (AB) üyeliği yolunda önemli adımlar attı.

AKP bugün Türkiye'nin yeni mega elitini temsil etmekte. Ülkenin güçlü işadamlarının bir kısmının desteğinin güvencesi altında parti, emniyet ve istihbarat güçlerini yönlendirmekte. Aynı zamanda, yürütme ve yasamayı kontrol etmekte. Eski AKP'li Abdullah Gül, bugün cumhurbaşkanı ve ülkenin en yüksek mahkemelerine hakim atama yetkisine sahip. Buna ek olarak, Türk medyasının neredeyse yarısının hükümet yanlısı şirketlerin elinde olduğu bilinmekte.

Ayşe'nin türban imtihanı

Yeni mega elit olarak AKP, Türkiye'nin sosyal değerlerini kendi tercihleri doğrultusunda yeniden şekillendiriyor. Yerel yönetimlerde ve bürokraside uyguladığı idari tedbirlerle parti, inandığı türden bir muhafazakarlığın yayılması için çalışıyor.

Son döneme kadar Batı basını ve televizyonları AKP'yi dini inançları yok etmek için uğraşan Kemalistlere karşı dindar Müslümanların hareketi olarak tanımlamaktaydı. Halbuki Türkiye'deki dengeler bu basit siyah-beyazımsı tablodan çok daha girift. 2008 sonbaharında İstanbul'da genç bir kadınla tanışmıştım. Tipik bir Türk ismine sahip bu kadının adına "Ayşe" diyelim. Üniversitede bilgisayar mühendisliği bölümünü yeni bitirmişti. Ayşe'nin babası Rum, annesi ise Müslüman'dı. Ailesinden öğrendikleri doğrultusunda Ayşe kendini İstanbul geleneklerine göre hem Hıristiyan, hem de Müslüman görüyordu. Ayşe 2008'de mezun olduktan sonra iş için İstanbul'un AKP kontrolündeki bir ilçe belediyesine başvurmuş. Ayşe'nin özgeçmişinden etkilenen yetkililer, kendisini mülâkata çağırmışlar. Görüşmenin sonunda da kendisini iş için çok uygun bulduklarını, fakat onu işe almaları için türban takması gerektiğini söylemişler. Ayşe de bu şart karşısında şaşırıp "Ben hem Müslümanım hem Hıristiyanım" diye cevap vermiş. AKP yetkilileri de "Biz senden din değiştirmeni istemiyoruz, sadece türban takmanı istiyoruz" şeklinde karşılık vermiş.

Hükümet eliyle muhafazakarlık

AKP'nin topluma bakışı inanç ya da dindarlık doğrultusunda şekillenmiyor. AKP'nin toplumsal değerleri bir muhafazakarlık şablonundan ibaret ve parti tüm Türk halkının böylesi bir muhafazakarlık kisvesi altında yaşaması gerektiğini düşünüyor. Dolayısıyla da Türkiye'de yükselen trend aslında dindarlık değil. 2008 yılında cuma namazlarına katıldığımda camiye gelen insanların sayısının, mesela 10 yıl öncesine göre, artmadığını fark ettim. Türkiye'deki değişim hükümet tarafından aşılanan görüntüde muhafazakar yaşam tarzı şablonundan ibaret. Kadınların türban takmaları, alkol kullanımına karşı tavır alınması ve işgücünde, özellikle karar alma mekanizmalarında olmak üzere, kadın çalışanların sayısının azalması gibi sosyal muhafazakarlık göstergeleri memurluğa girişte, terfilerde ve hükümet ihalelerini kazanmada önemli kriterler olarak yer edindi bile.

Aslında sosyal muhafazakar hayat tarzı bir problem değil. Muhafazakar bir Türkiye Avrupa'nın parçası olabilir. Avrupa'da Polonya, Romanya, Slovakya, Portekiz gibi muhafazakar ülkeler var. Asıl problem "hükümet eliyle" teşvik ve giderek empoze edilen muhafazakarlık ile liberal demokrasi arasındaki çelişkidir. Hükümet eliyle toplum değerlerinin belirlendiği, ve bunun muhafazakarlık lehine yapıldığı bir Türkiye Avrupalı olamayacaktır.

AKP'nin hamiliğini yaptığı sosyal muhafazakarlık şablonu Türk iç politikasını ne kadar şekillendiriyorsa, AKP elitinin dış politika vizyonu da ülkenin dış politikasında o kadar etkili. Geçmişte Türkiye'nin dış politikası Batı'ya endekslenen milli değerler doğrultusunda hazırlanıyordu.

Sadece kendisine Müslüman

Türkler, bir nevi, Batı ve Müslüman dünya gibi birbirini sevmeyen iki ebeveyni olan bir millet. Dolayısıyla, Batı ya da Doğu hakkında duydukları haberler dünya görüşlerini küçümsenmeyecek derecede ve eşit biçimde etkileme gücüne sahip.
Geçmişte halkın Batı'ya bağlılığı da aslında liderlerin ve elitlerin yönlendirmelerinin bir sonucuydu.

Günümüzde bu dengeler değişmekte. Bugün dış politikayı belirleyen liderlerin görüşleri eskilerinkinden oldukça farklı. AKP'nin dış politika vizyonu "hata yapmaları mümkün olmayan" Müslümanlar ile "Müslümanlarla karşı karşıya geldiklerinde her zaman hatalı olan" gayri Müslimler arasında olduğu düşünülen bir bölünme üzerine inşa edilmiş durumda. Bunun en güzel örneği AKP'nin İsrail'in Gazze operasyonu ve Sudan'ın Darfur Operasyonu karşısında gösterdiği farklı tepkiler. 2008 Davos Dünya Ekonomik Forumu'nda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'i Gazze'de "masum insanları öldürmekle" suçladı. Ama Erdoğan bunun hemen sonrasında, Ankara'ya dönerek Darfur'daki trajedinin sorumlusu Sudan Devlet Başkan Yardımcısı'nı konuk etti.

AKP'nin Müslümanların başka Müslümanları öldürmesi durumundaki tepkisizliği "Hamas'ın roketleri İsrail'de ölümlere sebep vermemektedir" şeklindeki açıklamasıyla birleşince gerçek resim ortaya çıkmakta: AKP'nin dış politika damarı sadece Gayri-Müslimlerin Müslümanlara karşı geldiği durumlarda atmakta ve bu gibi durumlarda parti sadece Müslüman tarafa, bu taraf haksız ya da İslamcı olsa bile, sempati duymakta.

Bu görüş temelinden Batı karşıtı. Bu vizyonun yeni paradigma haline gelmesiyle, Türk halkının görüşleri de aşamalı olarak Batı ve Amerika karşıtı hale geliyor.
Avrupa ve Amerika'nın bu gidişatı durdurmasının tek yolu Türkiye'yi gerçek bir Batı ülkesi olarak görüp ülkenin NATO içerisindeki rolünü vurgularak AB üyeliğini desteklemesi. Soğuk Savaş sırasında NATO Türkiye'nin Batılı olmasının yolunu açtı. Günümüzde de Türkiye'nin NATO üyeliği Batı'ya bağlı kalmasının iki yolundan birisidir. Türkiye'yi Batı'ya bağlayacak başka bir kurum da AB. 11 Eylül'den beri Türkiye Avrupa ve Müslüman dünya arasında sıkışmış durumda. Dolayısıyla eğer Türkiye'nin AB emelleri hayal kırıklığıyla sonuçlanırsa halkın Müslüman dünyaya kucak açması kaçınılmaz.

Bu yol ayrımı Türkiye için bir ilk: Tarihinde ilk defa Türkiye'nin ruhu elitler ve Batı tarafından farklı yönlere çekiliyor.

Soner Çağaptay - Referans
Yayın Tarihi : 8 Haziran 2009 Pazartesi 14:46:17


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?