30
Ocak
2026
Cuma
YAŞAM

ŞAŞILACAK BİR ŞEY YOK: ŞİDDET

Şiddet kültürünün kaynakları gürül gürül. Aileden, sokaktan, okuldan, askerlikten, işyerinden... Çağlıyor. Bu zengin tablo içinde 'en ziyade müsaadeye mazhar' imtiyazlı alanlar var: Devlet şiddeti ve kadına karşı şiddet. Kanıksanmış, dokunulmazlık kazanmış gibi...


“Bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamak gerekir.” (Rakel Dink)

* Empati yoksunluğu ve farklı olana tahammülsüzlük, derinden derine işleyen güvensizlik ve düşmanlık duyguları.

* Faili meçhul(veya malum) cinayetler, sürekli çeşitlenen işkenceler.

* ‘İşkence iddialarıyla devletin güvenlik kuvvetlerinin şevkini kırmamak lâzım’ diyen ‘büyük devlet adamları’.

* Cinayetin getirisi: Kahramanlık rütbesi.

* Her geçen gün daha da çeşitlenen öldürme yöntemleri, ‘fantezileri’.

* Kapının önüne konulmak riski ile ikbal yaşayan siyasetçi.

* Liyakat yerine sadakate göre dizayn edilen bürokrasi.

* Devlet söz konusu ise hukuk (ve insan hakları) teferruattır diyen hâkim, ‘devlet’ emrini Hipokrat yeminine tercih eden hekim.

* Bilim yerine emir kumanda zincirinde yükselmeyi dert edinen akademi.

* 14-15 yaşında çocukların kanlarından bayrak yapmak ‘marifetiyle’ bir yerlerden aferin alma beklentisi şeklinde tezahür eden eğitim-öğretim yöntemleri.

* Rüzgâra göre vaziyet alıp gündem oluşturan medya.

* Paylaşım dengesizliği ve sosyal adaletsizlik.

* Ve bu manzarayı yaratan ve besleyen gözünü sevdiğim toplum...
Şiddet kültürünün kaynakları gürül gürül. Aileden, sokaktan, okuldan, askerlikten, işyerinden... çağlıyor.

Bu zengin tablo içinde ‘en ziyade müsaadeye mazhar’ imtiyazlı alanlar var: Devlet şiddeti ve kadına karşı şiddet. Kanıksanmış, dokunulmazlık kazanmış gibi.
Tarihî, sosyolojik, psikolojik değerlendirmeleri erbabına bırakarak hukukî birkaç konuya değinmek istiyorum.

Cinsel suçlar alanı
Ceza hukukunun cinsel suçlar alanında geleneksel yaklaşım; erkek egemenliğini, mülkiyetini, şerefini esas alan, genel ahlâk ve aile düzenini ön planda tutan; bireyi ve birey özgürlüklerini ikinci planda değerlendiren bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Bu yaklaşım tarzında kadının birey olarak kimliğine, bedensel ve ruhsal bütünlüğüne, kişi özgürlüğü ve güvenliğine ve cinsel tercihine gerektiği kadar değer verilmemekte, kadın özgür birey olarak değil de sahip olunan bir varlık olarak algılanmaktadır. Bu bakış açısında namus, kadın cinselliği ile özdeşleştirilmiştir.

Namus kavramı tamamen cinselliğe büründürülmüş, gerek erkeğin gerekse kadının namusu, kadının cinselliğindeki meşruiyete indirgenmiştir. Evlilik dışı cinsi münasebetin kız veya kadının rızası ile veya rızası dışında vuku bulmuş olmasının fazlaca önemi yoktur.

Tecavüze uğramış olsa bile onun bedeni, ailenin erkeklerine utanç getirmekten sorumludur. Bu anlayışın sonucu olarak; ırza geçme, tasaddi, sarkıntılık, şehvet maksadıyla kaçırma veya alıkoyma suçları 1926 tarih ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda ‘Genel Ahlak ve Aile Düzeni Aleyhine Suçlar’ başlığı altında düzenlenmişti. 2005 yılında yürürlüğe giren 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu’nda ise cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı, reşit olmayanla cinsel ilişki, cinsel taciz eylemleri ‘Cinsel Dokunulmazlığa karşı Suçlar’ başlığı altında toplanmış; cinsel amaçla kaçırma veya alıkoyma ise genel olarak ‘Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma’ başlığı altında düzenlenmiştir.

‘Namus temizleme...’
Çağın asgari gereklerinin dayatması sonucu yapılan bu yasal değişiklikler pratikte ne getirmiştir? “...anılan zina olayından kaynaklanan öfke ve intikam duygusuyla ve kendilerine göre ‘namus temizleme’ ihtiyacıyla... ateş edilerek vurulmuş ve böylece dava konusu olay gerçekleşmiş bulunmaktadır. Özetlenen bu oluş karşısında; dava konusu eylemin, mazur görülebilecek bir haksız tahrikten değil, toplumsal barışı ve hukuk düzenini tehdit eden ilkel aile intikamcılığından kaynaklandığı anlaşılmaktadır ki, buna prim verilmemelidir.

Öte yandan, köyde ve şehirde, hangi sosyal çevrede yaşıyor olurlarsa olsunlar; davada adı geçen kişilerin ve bu arada zina yapan kadının; eşit hak ve yükümlülüklere sahip, özgür tercihleri olan ve eyleminin sorumluluğunu taşıyan, toplumsal hayatın dinamiği içinde hayata ve olaylara bakış açıları değişebilen bireyler oldukları gözardı edilmemelidir...

” (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 10.6.2003 T., 2003/1-143 E., 2003/183 K. sayılı kararına üye Ali Güzel’in karşıoyu. Yargıtay Kararları Dergisi, Cilt:29, Sayı:10, Ekim/2003, s: 1596), “1- TCK’nun 429. maddesinin önceki şekillerinde suçun mağduru kadının evli olup olmadığı ayırt edilmemiş iken; 1953 tarihli, 6123 sayılı kanunla değişik şeklinde mağdur kadının evli olması, cezayı arttırıcı sebep olarak kabul edilmiştir. Şehvet hissiyle veya evlenme maksadıyla kaçırma veya alıkoyma suçunun her şeyden önce kişi özgürlüğünü, vücut bütünlüğü dokunulmazlığını, maddî ve manevî varlığını koruma hakkını ihlâl edici niteliğini göz ardı edip; evli kadının kocaya aidiyetini esas alarak; hiç evlenmemiş veya boşanmış veya kocasının ölümü sonucu dul kalmış (bu kadın, çocukları ile birlikte bir çekirdek aile oluşturuyor olabilir.)

Kadının hak ve özgürlüklerinin, evli kadınınkinden daha az değerli olduğunu benimseyen bir görüşten kaynaklanan bu düzenlemenin kabul edilebilir olmadığını düşünmekteyim...

Bu arada, kaçırma ve alıkoymaya nazaran daha vahim olan ırza geçme suçlarında 765 sayılı TCK’nun evli olup olmama ayrımı yapmadığını hatırlatmak isterim. 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK da böyle bir ayrıma yer vermemiştir.” (Anayasa Mahkemesinin 27.9.2006 T., 2004/63 E., 2006/94 K. sayılı kararına üye Ali Güzel’in karşıoyu. Resmi Gazete: 24.5.2007) şeklindeki görüşlerin azınlık olmaktan kurtulduğuna dair işaretler henüz görülmemektedir.

Bilindiği üzere soyut hukuk metinleri, sorunları çözmede tek başına yeterli olamaz. Algılama, içselleştirme, yargılama mantalitesi büyük önem taşımaktadır. Sürekli sorgulama ve tartışmanın canlı tutulmasının toplumda ufuk açıcı olacağını düşünmekteyim. Sözün burasında, demokrasi ve insan hakları, kadın hakları konularında emek harcayanları takdir ve minnetle anmak isterim. “Nasıl erkeksin,
erkekliğin zayıf dedi”, haksız tahrik. Bakire çıkmadı, haksız tahrik. Sokakta cilveli konuştu, haksız tahrik. Sinemaya gitti, haksız tahrik. Yataktan itti, haksız tahrik... Bu kadar basit olmamalı. Öte yandan karşıdakinin duygu ve tercihlerine saygı göstermeyi aklının ucundan geçirmeyip, sevgisine veya isteğine olumlu karşılık vermeyeni yaşatmama davranışı, yere göğe sığdırılamayan ‘erkekliğin’, ‘delikanlılığın’ neresine yerleştirilmekte?..Sorunlara yaklaşım, 3. sayfa haberleri veya medyaya yansıyan sansasyonları birkaç gün konuşmakla sınırlı olmamalı. Özellikle görsel medyanın dizi, futbol, ‘yarışma’ programlarından artan zamanlarında, somut ve münferit olayların ötesinde objektif ve genel konular halinde toplum gündemine alınamaz mı?

(Reyting sorunu olacağını da sanmıyorum.) Tarihsel, ekonomik, sosyal, psikolojik boyutları olan, kadını da erkeği de baskı altına alan ‘töreler’, düşünce ve davranış kalıpları, yeterince sorgulanmayı hak etmiş olmalıdır. İnanıyorum ki; sorunları yok saymayarak, önemsiz ve münferit görmeyerek açıkça tartışıp konuşmak, yüzleşmek, çözümün ve tedavinin önemli bir adımı olacaktır. 70 yaşlarında bir kişinin bir çocukla cinsel ilişkisi bir süre konuşulmaktadır, fakat konu ile ilgili Türk Ceza Kanununun örneğin 104. maddesi üzerinde yeterince durulmakta mıdır?.. 15 yaşını bitirmiş fakat 18 yaşını bitirmemiş çocuğun (Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesine ve Çocuk Koruma Kanunu’na göre 18 yaşını bitirmemiş olanlar çocuk sayılır.) cinsel farkındalığı, cinsel ilişkiye rıza yaşı ve sonuç olarak bu çağdaki çocuğun rızasıyla cinsel ilişkinin suç olarak kabulünün uygun olup olmadığı tartışmaları bir yana; kanunumuz bu eylemi suç saymış ve bu tercihi, -Anayasa Mahkemesi’nin 26.2.2009 T., 2006/17 E., 2009/33K.sayılı kararıyla(Resmi Gazete: 2.6.2009) da teyit edildiği üzere-, çocuğu koruma amacına dayandırmış; aynı Anayasa Mahkemesi 23.11.2005 T., 2005/103 E., 2005/89 K.sayılı kararıyla(Resmi Gazete: 25.2.2006) 104. maddenin 2.fıkrasını, hukuk devleti ve eşitlik ilkelerine aykırı olduğundan bahisle, iptal etmekle bu korumayı önemli ölçüde zayıflatmış bulunmaktadır.

Bu tür cinsel ilişkinin sonrasında yapılan evlilikleri kurtarmanın yolu, çocuğu korumasız bırakmak olmamalıydı, başka çare olabilirdi, vardı( Bkz: Ali Güzel. İki Yanlış Bir Doğruyu Götürdü, Cumhuriyet Gazetesi, 1 ve 2 Mart 2006 ). Toplum genelinde; sorunların serinkanlı biçimde, çok yönlü ve derinlemesine tartışılıp değerlendirilmesi gereğinin, yakıcı bir ihtiyaç olarak karşımızda bulunduğunu belirtmek isterim.

Ali Güzel: Emekli hâkim

Radikal
Yayın Tarihi : 28 Kasım 2009 Cumartesi 01:44:44


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?