20
Mart
2026
Cuma
İNSAN KAYNAKLARI

Okurken çalışmak şart oldu

Son yıllarda üniversiteler iş tecrübesi olan mezunlar vermeye başladı. Öğrenciler okurken iş hayatına adım atmak ve mezun olunca daha rahat iş bulmak için üniversite yıllarında çalışmaya başladılar. Bu şekilde teorik bilgilerini pratiğe de dökebildiler. Ama hem okuyup hem çalışmak isteyenlerin okul-iş dengesini iyi tutturmaları gerekiyor. Okuduğu bölümle ilgili bir işte çalışmayacaklar için de okulu bitirmeye yetecek notlar almaları ve geriye kalan zamanlarda işe konsantre olmaları öneriliyor. Tabii ki okurken çalışanlar bir yandan da "öğrenciliğimi yaşayamadım" diyorlar.

İyi bir işe sahip olmak için iyi bir üniversite diploması olmazsa olmaz. Ama artık yeterli değil. Okulu bitiren yeni mezunlar iş hayatına atılınca sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Genellikle okulda verilen eğitimle iş hayatı birbirini tutmuyor. Bu yüzden ilk işte adaptasyon sorunları yaşanıyor. Dahası, okulda alınan eğitim genelde pratikte işe yaramadığından, çalışmaya başlayan yeni mezun herşeyi baştan öğrenmeye çalışıyor. İş arayan yeni mezunlar işverenin "şu kadar yıl tecrübe" aramasından yakınıyorlarsa, sebebi biraz da bu.

 Bazı üniversiteler öğrencilerinin okurken iş hayatına adapte olabilmeleri için bünyelerinde kariyer merkezleri kurdu. Böylece hem okuyup hem çalışan öğrenciler iş hayatına da hazır bir şekilde mezun oluyor. Bir süredir şirketler işe alımlarda bu öğrencileri tercih eder oldu. Yeni mezun ama tecrübeli olan bu kesim hem genç hem de kalifiye eleman ihtiyacını karşılıyor. Danışman Dr. M. Cemil Özden üniversitelerin temel işlevinin bilim üretmek ve yaymak olduğunu, öğrencileri iş yaşamına hazırlama gibi bir misyonları bulunmadığını düşünüyor: "Bu noktada temel sorumluluk öğrencilerde. Ana sorun, üniversitede verilen bilgilerin teorik ve temel bilgiler olması, iş yaşamının ise pratik ve detaylı bilgiler gerektirmesi. Bunlar da ancak iş yaşamının içinde yer alarak, yani çalışarak kazanılabilir."

 Ayrıca, öğrencilerin bir çoğu okudukları bölümü bilinçli seçmediklerinden, aslında farklı alanlarda çalışarak, gerçek ilgi alanlarını ve becerilerini de keşfetme olanağı buluyorlar. Bu yüzden sadece okunan bölümle ilgili alanda çalışmak tavsiye edilmiyor.

 Çalışmak isteyen 3 tip öğrenci var

 Genelllikle okullar ve öğretmenler, öğrencilerin bir işte çalışmalasının derslerdeki başarılarını azaltacağını düşünüyorlar. Bu nedenle de öğrencinin okul dışında bir işte çalışmasına pek sıcak bakmıyorlar. Prof. Özden, bu bakış açısının büyük ölçüde doğru olduğunu, ama önemli olanın uzun dönem iş ve yaşam başarısı olduğunu söylüyor. Çalışmak isteyenlerin genelde maddi durumu iyi olmayan öğrenciler olduğunu; öğrencilerin, genelde, bir işte çalışmanın kendilerine sağlayacağı faydaların da farkında olmadığını söyleyen Özden, "zorunlu stajları bile kağıt üstünde yapmaya çalışan" öğrencilerden bir işte çalışarak hayata hazırlanmak gibi bir kaygı beklenemeyeceğini düşünüyor.

 İnsan Kaynakları Yöneticisi İpek Aral Kişioğlu ise öğrencilerin çoğunun "sözde" çalışmak istediğini söylüyor: "Okurken çalışmak konusunda öğrencileri üçe ayırıyorum: Birincisi gerçekten çalışmak isteyip çalışanlar, ikincisi çalışmak istediğini söyleyip kendisine bahane üretenler, üçüncüsü çalışmak isteyip ’arkadaşlarım beni küçük görür’ kaygısı taşıyanlar. Birinciler her ne koşulda olursa olsun kendisine yapacak iş bulur, tecrübe edinir, para kazanır. İkinci grup çalışmaya özenir ama tam motivasyona sahip değildir, bahaneler üreterek etrafından bir çeşit ilgi çeker, bundan da hoşlanır. Üçüncüsü ise bana göre en problemlisi, ’arkadaşlarım benim kasiyer/tezgahtar/garson olduğumu görürse ne düşünür, rezil olurum’ şeklinde düşüncelere sahip olanlar. Bu grubun özgüven, emeğe saygı, iş hayatı, unvan sahibi olmak konularında şiddetle desteğe, komplekslerinden arınmaya ihtiyaçları vardır."

 Okul-iş dengesi sağlanmalı

 Öğrenciler okuduğu alanla ilgili işlerde çalışırlarsa sinerji yaratabiliyorlar, ama bu şart değil. Kişisel niteliklerini kullanabilecekleri ve geliştirebilecekleri işlerde çalışmaları önemli. Ayrıca işin okulu aksatmaması da şart. Bunun yolu da yaz tatillerinde kısa dönemli (bir iki aylık) ve okul zamanında ders saatleri ile çakışmayan yarı zamanlı işleri tercih etmek. Evde yapılan işler (çeviri işi, sanal ofis uygulamaları gibi) okulu aksatmıyorsa da, işyeri tecrübesi kazandırmıyor. Kişioğlu önemli olan iş disiplini ve sorumluluğu altına girmek diyor: "Açıkçası ’ben çalışmak istiyorum ama okuduğum konu üzerine olmadıkça ne işe yarar’ diye düşünen gençlere bu düşüncelerini değiştirmelerini tavsiye ediyorum." Özden’in öğrencilere genel tavsiyesi ise, eğer akademik alanda kariyer geliştirmeyi düşünmüyorlarsa, okulu uzatmayacak şekilde derslerinden geçer not alacak kadar çalışmaları, geri kalan zamanlarında iş yaşamına hazırlanmaları.

 Okurken çalışmanın dezavantajları da var

 Okurken çalışmakla okulda kazanılmayan ve iş yaşamında çok önemi olan takım çalışması, zaman yönetimi, müşteri odaklılık gibi birçok yetkinlik kazanılabiliyor. Bu işlere girebilmek için özgeçmiş hazırlamak ve iş görüşmesi yapmak gerekiyor. Öğrenci bu konularda da tecrübe kazanmış oluyor. Bir iş çevresi oluşmaya başlıyor, bir ağ ve referans kazanıyor. Kendisine bir sorumluluk veriliyor, iş disiplini kazanıyor. Düşük de olsa bir maddi getiri sağlıyor ki, o dönemlerde öğrencinin kazandığı para çok değerli oluyor. En önemlisi öğrenci iş yaşamı konusunda kendine güven kazanıyor.

 Okurken çalışmanın dezavantajları da var tabii ki. Akla ilk gelen öğrencilik hayatını doya doya yaşayamamak. Zaman açısından da fedakarlık gerekiyor. Yapılan işler genelde düşük düzeyde işler olacağı için pek eğlenceli olmayabiliyor, işten sıkılınabiliyor. Ayrıca derslerle dengeyi korumakta da güçlükler olabiliyor. Okurken çalışınca dersler tabii ki etkilenir, diyen Özden: "Belki yüksek notlar alınmaz ama burada ne kazanılıp ne kaybedildiğine bakılmalı. İş yaşamında okuldaki yüksek derecelerin etkisi sadece ilk birkaç yıl önem taşır, sonra kimse diploma notuna bakmaz. Önemli olan diploma notu değil, performanstır. Yüksek performans da yetkinlikler ve tecrübe ile ilişkilidir. Her ikisi de çalışarak kazanılır." Okuduğu bölümle ilgi çalışabilen öğrencilerin çok şanslı olduğunu söyleyen Özden öğrencilerin büyük çoğunluğunun garsonluk, anketörlük gibi işlerde çalıştığını belirtiyor. Satış elemanı olarak çalışan öğrenciler de var. Satış elemanlığı, pek çok yetkinliğin kazanıldığı bir iş olduğu için öğrencilere tavsiye ediliyor.

 Devlet üniversitelerinin çoğunda kariyer merkezleri bulunmuyor. Kariyer merkezleri daha çok öğrencilerine staj yeri ve mezunlarına iş bulmaya çalışıyor. Bazı öğretim üyeleri de bu konuda gönüllü olarak yardımcı oluyorlar. Ama bunlar daha çok maddi ihtiyacı olan öğrencilerin iş bulmasına yönelik oluyor.

 Aileler korumacı

 Kişioğlu, korumacı bir aile yapısı içinde çocuk büyütüldüğünü düşünüyor. "Ebeveynler adeta çocuklarının büyümemesi, kendi kanatları ile uçmaması için ellerinden geleni yapıyorlar. Elbet bunun altında kötü niyet yok, yoğun sevgi var. Türkiye’de özellikle maddi durumları müsait aileler çocuklarının neden çalışmak istediğine hiç anlam veremiyor. Buna paralel olarak büyük bölümü derslerin olumsuz etkileneceği kaygısı ile çocuklarının çalışmasına karşı çıkıyor. Bu durumda aileyi ikna etmek gence düşüyor. Çalışmayı neden istediği konusunda geçerli gerekçeleri ebeveynlerine aktarabilmek belki de iş hayatı adına verilen ilk büyük sınav onlar için. Ebeveynlerin bir diğer kaygısı ise yapılan işin niteliği konusunda oluyor. Yapılacak işin gence ne katacağını sorguluyorlar. Bir diğer konu ise işin niteliğinin sorgulanması sonucu ulaşılan nokta ile ilgili: Ailenin sosyal statüsü. Birçok maddi durumu iyi aile çocuklarının bir pizzacıda garson veya bir market zincirinde kasiyer olarak görmek istemiyor. Oysa ki gelişmiş ülkelere baktığımızda aileler çocuklarına kendilerini taşıma sorumluluğunu üniversite değil, daha lise yılarında vermeye çalışıyor. Hatta eğitim sistemleri bu yönde tasarlanmış oluyor. Bizim ilk başta bütün eğitim sistemimizi, eğitim anlayışımızı revize etmemiz gerekiyor."

 İşyerleri sıcak bakmıyor

 İşyerleri de aslında öğrencilerin çalışmasına pek sıcak bakmıyor. Öğrencileri geçici eleman olarak görüyor. Bu yüzden de öğrencilere fazla iş imkanı sağlanmıyor. Yani (tıpkı ana babayı olduğu gibi) işvereni ikna etmek de öğrenciye düşüyor. Stajlarda genellikle öğrenciye ücret ödenmediği için sigorta da yaptırılmıyor. Oysa belirli süreli ve kısmi süreli çalışmalarda, çalışan öğrenci de olsa ücret ödenmesi ve sigorta yapılması gerekiyor. Ama bazı işverenler bu tür çalışmaları da staj gibi değerlendirip bu yükümlülüklerini yerine getirmiyor. Öğrenciler çalışmaya ne kadar erken başlarsa o kadar iyi. Ancak ilk yıl üniversiteye uyum sorunları da olacağından ikinci sınıftan itibaren çalışmaya başlamaları öneriliyor. Şirketlerin çalıştırdıkları öğrenciler için özel bir hukuki uygulamaları yok. 4857 sayılı İş Kanunu, üniversiteli gençlerin tercih ettiği yarı zamanlı çalışmanın koşullarını 5’inci ve 13’üncü maddelerde ele alıyor. Yarı zamanlı çalışan öğrenci çalıştığı toplam saatin karşılığı olan ücreti alıyor. Sigortasının ise işe başladığı gün itibariyle yapılması gerekiyor. Prim oranları aldığı saat ücret, toplam çalıştığı gün ve saatle orantılı olarak yatırılıyor. Burada dikkat edilmesi gereken konu, yarı zamanlı çalışma sözleşmesinin mutlaka saat ücreti karşılığı çalışmaya uygun hazırlanması.

 Öğrenciliğin tadını çıkarsaydım

 Selin Yaşar 2000 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’ne girmiş. Yaşar okuduğu bölümün sözel olmasına rağmen zorlandığını söylüyor: "İş yorgunluğunun yanında eve gidip sayfalarca birikmiş ders notlarına çalışmak epey yorucuydu. Hocalarımız da çalıştığım için esneklik sağlıyordu. Örneğin bir ödevi üç günde teslim etmek gerekiyorsa ben beş günde teslim ediyordum." Çalıştığı yerden sadece sınavlar için izin alabildiğini belirten Yaşar, işverenlerinin anlayışlı olduğunu söylüyor. Yaşar okurken çalıştığı için iş hayatına aynı dönemde mezun olduğu arkadaşlarından daha önde başlamış. İş bulma sıkıntısı da çekmemiş. "Öğrenciyken çalışmak, teorik bilgi ile pratiği harmanlama şansı veriyor. Neyi isteyip neyi istemediğinize o yıllarda karar veriyorsunuz." Yaşar öğrenciliğinin tadını çıkaramamış olmanın da bir dezavantaj olduğunu söylüyor: "İnsan farkında olmadan ciddi bir fedakarlık yapmış oluyor. Okulun bitmesinin ardından uzun yıllar çalışılacağı düşünülürse, aslında ’öğrenciliğin tadını çıkarsaydım’ demeden edemiyor insan."

 Ve okurken çalışanlar

 Okurken çalışanların yanında bir de çalışırken okuyanlar var. Birçok üniversite, MBA programları açarak kariyerini devam ettirirken eğitim almak isteyenlere kolaylık sağlıyor.

 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’ndaki ibare ise şöyle: "Devlet memurlarına, yaptıkları hizmetler için lüzumlu bilgilere ve yetişme şartlarına uygun şekilde sınıfları içinde en yüksek derecelere kadar ilerleme imkánını sağlamaktır." Devlet memurunun bitirdiği yüksek lisans ve doktora kendisine +1 kademe sağlıyor. Ancak bu haklar kanunla belirlenmiş olmasına rağmen kurumlar arası farklılık gösterebiliyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nda farklı şehirde yüksek lisans kazanılması durumunda tayin yapılabiliyor. Yüksek lisans öğrenimine devam edenlere, görevlerini aksatmamak kaydıyla haftada iki yarım gün izin veriliyor. Önemli olan iş akışını aksatmaması. Kanunda yazıyor olması, yüzde yüz o hakka sahip olunduğu anlamına gelmiyor. Tamamen yöneticinin inisiyatifine kalmış bir durum. Eğer iş aksamıyorsa, müdür ve amirler de sıcak bakıyorsa, çalışan eğitimine devam edebiliyor.

 Etiketler ülkesindeyiz

 Pazarlama Müdürü Sevil Mert, çalışırken yüksek lisans yapanlardan. İş-okul arasındaki koşuşturmanın yorucu olduğunu belirten Mert: "Okuldan çıkıp ofise geri dönüyordum, geceyarısı işten çıkıp ertesi sabah 8’de tekrar iş başı yapıyordum. Hatta bazen şirketten arıyorlardı, dersten çıkıp ofise dönüyordum." Bu süre içinde okul ya da iş hayatından değil özel hayatıdan fedakarlık ettiğini belirten Mert, yöneticilerinin okul projelerine yardımcı olduklarını söylüyor: "Etiketler ülkesinde yaşıyoruz, iş hayatında master derecesinin en büyük etkisi size bir etiket veriyor olması."

 40’ından sonra doktora

 Danışman ve akademisyen Uğur Özmen, MBA yapmaya karar verdiğinde, bir bankada satış müdürü olarak çalışıyormuş. Patronundan izin istediğinde nazik bir şekilde reddedilmiş. "Biz seni zaten bildiğin için işe aldık" denmiş. Özmen de akşamları, mesai saatlerinin dışındaki derslere eğilmiş. MBA biter bitmez 40’ından sonra doktoraya başlayan Özmen: "Bir yaştan sonra eğitime devam etmenin faydalı tarafları var. Öğretim üyelerinin bazılarından daha fazla iş hayatı yaşamış oluyorsunuz. Önermeleriniz daha gerçekçi oluyor. Sınıfa katkıda bulunma şansınız oluyor" diyor.

 Önce tecrübe gerekli

 İnsan Kaynakları Yöneticisi İpek Aral Kişioğlu, kişinin iş hayatına adım atıp, sevdiği alanı keşfedip, tecrübe edindikten sonra yüksek lisans yapmasının daha faydalı olduğunu belirtiyor. Sonrasındaki akademik dereceler iş tecrübesi iyice edinilip artık belirli bir konuda tam derinlik sağlamak için yapılabilir diyor: "Bilinçli kişi akademik dereceleri iş hayatına atılırken oluşturulması gereken bir etiket değil de, iş alanında derinleştikçe, bu derinliğin tescillenmesi gibi algılamalı. Yoksa hiç tecrübe yokken bir sürü kitap okumak iş hayatına atıldığında insanı sudan çıkmış balığa döndürür!"
 

Hürriyet İK
Yayın Tarihi : 27 Eylül 2009 Pazar 16:40:30


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?