2009 Türkiye'sinde 14 yaşındaki çocuğun kutsala hakaret etmesine karşı yasal devlet şiddetinin zincirlerinden boşanması nasıl izah edilebilir?
Devletin İdeolojik Aygıtları kavramının Atatürkçü Düşünce Derneği’ni de tarif ettiğini iddia eden Hilmi Yavuz, politika düzeyinin üretim ilişkileri gibi işlev görüp görmediğine bakarak buna karar verilmesi gerektiğini belirtmişti (Zaman, 13.5.2007). Yazısına, her ideolojinin somut bireyleri somut özneler olarak adlandırdığını, bu adlandırma ve çağırmanın bireyleri özne kıldığını hatırlatıyordu. Althusser’den hareketle, dini ideolojik aygıtlarda bu çağırmanın Mutlak ve Tek Özne adına yapıldığının altını çiziyor; öznelerin bu Özne’nin tabiyetine girdiğini ifade ediyordu.
Gerçekten de bireyler sadece din tarafından değil, diğer ideolojiler tarafından da kurucu, mutlak özne adına çağrılır. Devletin ideolojik aygıtları, birey öznelerin bu mutlak ve tek özneye tabi olmaları için çalışır. Hilmi Yavuz yazısını “ADD’nin Özne’sinin kim olduğunu belirtmeye gerek var mı” diye sorarak bitiriyordu.
Sadece ADD’nin değil, Türkiye’de eğitim ve öğretimden, yargı ve medyaya, devletin ideolojik aygıtlarının hepsinin tek ve mutlak öznesi var. Türk Milli Eğitim ve YÖK sisteminin bu genetik özelliğini bu sayfalarda birçok kez ele aldık. Bugün bir ideolojik devlet kurumu olarak yargıya bakalım.
Derste öğretmenin “Kitapları çıkarın” sözü üzerine Atatürk’ü göstererek “Bu kitap bu inek tarafından getirildi. Bu inek olmasaydı bu kitap olmazdı” diye, budalaca bir laf eden 14 yaşındaki çocuğun Atatürk’e alenen hakaretten üç yıl hapis cezası alması söz konusu. Öğretmenin şikayeti üzerine davaya bakan Balıkesir Asliye Ceza Mahkemesi hakimleri aklıselimlerine başvurup, bunun çocukça bir tepki olduğuna hükmetmişler. Sanığın 14 yaşında olduğunu, hakaret kastı için belli bir bilinç ve o bilincin doğurduğu olumsuz değer yargısıyla hareket etmek gerektiğini belirtmişler. Sanığın henüz Atatürk’ü öğrenecek ve öğretilecek yaşta olduğunu ilave etmişler. Daha önemlisi, “Bu yaştaki çocuğun bu davranışı nedeniyle üzerine atılı suçu işlediğini kabul etme(nin) belki Aziz Atatürk’ün hatırasına hakaret olacağını” iddia edip, beraat kararı vermişler.
Önce savcı kararı temyiz ederek, tapınak bekçiliği görevini yerine getirmiş. Savcı Türkiye’deki teamüllere göre bunu yapmak zorunda diyelim. Koskoca Yargıtay 11. Ceza Dairesi yargıçları beraat kararını oybirliğiyle bozmuş. Gerekçe, yüksek yargının hangi tek ve mutlak özneye tabi bir ideolojik aygıt olarak çalıştığını bundan daha açık biçimde gösterilmesinin mümkün olmadığı netlikte: “Oluşa uygun kabule göre, sanık tarafından söylenen sözlerde ‘Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret’ suçunun yasal unsurlarının gerçekleştiği ve suçun oluşması için genel kastın yeterli olduğu gözetilmeden yerinde olmayan gerekçe ile yazılı beraat karar verilmesi yasaya aykırıdır”.
Yargıtay yargıçları, iyi ki lise öğrenciliğimizde teneffüslerde, yatakhanelerde anlatılan Atatürk ve İnönü fıkralarını duymamışlar. Bütün liseyi hapse attırıp, buna rağmen hırslarını alamayıp, okulu da topa tuttururlardı. Büyük ihtimalle aralarında çoğu benzer deneyimleri 1960’larda, 1970’lerde okullarında yaşamışlardır! Ama şimdi tapınak bekçileri olarak bu fıkraları hafızalarından kazımış olmaları gerekir.
2009 Türkiye’sinde 14 yaşındaki çocuğun kutsala hakaret etmesine karşı yasal devlet şiddetinin zincirlerinden boşanması nasıl izah edilebilir? Devletin bu ideolojik aygıtının tabi olduğu kutsalı koruma refleksinin başka tüm değerlendirmeleri geçersiz kılmasıyla mı? Yoksa bu kutsaldan türeyen ideolojinin artık rasyonel yönlerini bütünüyle yitirip, sadece biçime, ritüele önem veren, her şeyi tehdit olarak gören bir savunma refleksine esir olmasıyla mı? Eğer bu durum ikincisiyse, o zaman bu ideolojinin egemenliğinin sonuna gelmeye başladığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Tarihte bunun birçok örneği var.
Artık çocukların ağır ceza mahkemelerinde yargılandığı bir ülke burası. Adana’da Öcalan’ın cezaevi koşullarının protesto edildiği eylemlere katıldığı iddia edilen ve 16 yaşında olan üç çocuğa “silahlı terör örgütü adına görev üstlenmek ve örgüt propagandası” suçlarından beşer yıl ikişer ay hapis cezası verildi. Tarih, Nisan 2009. Yer, Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi. Çocukların cezası daha sonra altı aya düşürüldü. Zaten altı aydan fazla tutuklu olarak yargılanmışlardı. Görüldüğü gibi devletin ideolojik aygıtları tıkır tıkır çalışıyor.
Bu münferit bir olay diye düşünebilirsiniz. O zaman devam edelim. Hatay Dörtyol’da polise taş attığı iddia edilen 14 yaşındaki çocuğa “örgüt üyeliği ve örgüt propagandası”ndan 3 yıl 6 ay, 17 yaşında olana ise 4 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Yargıçların yaş farkını dikkate alma konusundaki incelikleri takdire şayan.
Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nde 23 Nisan 2009’da görülen duruşmada 18 yaşından küçük dört çocuğa aynı nedenlerle ağır hapis cezaları verildi. Suçları: “Örgüt üyesi olmamakla beraber örgüt adına eylem yapmak”. Birine 7 yıl 5 ay, üçüne 6 yıl 11 ay. İki çocuğa da gösteri kanununa muhalefetten 10 ay hapis.
Haziran 2009 başı itibarıyla, sadece Adana’da “yasadışı örgüt propagandası ve üyeliği” suçundan son 11 ayda cezalandırılan çocuk sayısı 69’a, ceza süresi ise 300 yıla ulaşmıştı. İzmir ve Diyarbakır Baroları ile beş insan hakları örgütü temsilcisinin aralarında olduğu Çocuklar İçin Adalet Girişimi, çocuk hakları ihlalleriyle anılan Adana, Mersin ve Tarsus’ta yaptığı incelemeleri rapor halinde sundu. Ortaya çıkan tablo, kutsal Türk devletinin yargısı ve polisiyle aykırı çocuklarına karşı takındığı tavır açısından gerçekten ürkütücü. TBMM İnsan Hakları Komisyonu söz konusu çocuklara karşı polisin “işkence ve kötü muamelede bulunduğu” yönünde suç duyurusunu Adana Başsavcılığı’na gönderdi. Başsavcılık 4 Mayıs’ta kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.
Bu davaların hepsi önümüzdeki dönemde Yargıtay tarafından incelenecek. Haziran’da, Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 2004’te Mardin’in Kızıltepe ilçesinde 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz’ın polis ateşi sonucu öldürülmesiyle ilgili davanın temyiz incelemesini tamamladı. Yerel mahkemenin polisler için verdiği beraat kararını Yargıtay yargıçları oybirliğiyle onadı. Adli Tıp raporunda, babasının ardından sokağa terlikle çıkan ve bu sırada sırtından sıralı biçimde dokuz, göğsünden dört kurşun yiyerek ölen Uğur Kaymaz’ın Kalaşnikof silah taşıyamayacak ve çatışmaya giremeyecek kadar küçük olduğu belirtilmişti.
Gazeteci Nedim Şener hakkında, Hrant Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları kitabında “haberleşmenin gizliliğini ihlal”, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs”, “terörle mücadelede görev almış kişileri hedef göstermek, açıklanması yasaklanan gizli bilgileri açıklamak ve temin etmek” suçlarından açılan iki davada savcılık toplam 28 yıl hapis cezası istiyor. Buna karşılık Avcılar’da parkta oturan Feyzullah Ete’yi göğsüne tekme atarak öldüren polis, tahrik indirimi dikkate alınarak, beş yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu devlet rejiminde neyin kutsal olduğunu bu iki örneğin karşılaştırılmasından daha iyi ne anlatabilir?
Perihan Mağden’e hapis
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun kutsallarının, tabularının savunuculuğunu yapma konusunda yargının bir kısmının bu zincirlerinden boşanmış öfkesi, sadece çocuklara karşı değil. Örneğin Perihan Mağden hakkında Yargıtay’da kesinleşmiş 1 yıl 4 ay hapis cezası var. Eski Yüksekova Kaymakamı’na hakaretten. Ertelenmiş durumda. Bakırköy, Beykoz (neden bu ilçe diye sormayın, bu da başka bir hikâye) Asliye Ceza Mahkemelerinde devam eden dört hakaret davası var. Bitmedi. Biri beraat, diğeri mahkumiyetle sonuçlanmış ve dosyası Yargıtay’da olan iki hakaret davası daha. Perihan Mağden 10 yıldır mahkeme kapılarında sürünüyor. Sadece gördüğünü eğip bükmeden, kıvırmadan söylediği için. Bu da cezalandırmanın başka bir yolu.
Bu yolu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu artık sonuna kadar açtı. Kemal Kerinçsiz’in de aralarında olduğu altı kişi Orhan Pamuk aleyhine, “kişilik haklarına saldırı” gerekçesiyle dava açmışlardı. Şişli Asliye Hukuk Mahkemesi iki kez beraat kararı verdi. Gerekçesi, davacıların salt Türk milletinin bir ferdi olmaları nedeniyle, yansıma yoluyla kişilik haklarına saldırı olduğunun kabulüne imkan olmadığıydı. Ortada “aktif husumet” yoktu. İlk beraat kararını bozan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, davacıların dava açma ehliyetinin varlığını kabul etmiş ve davanın esastan incelenmesine karar vermişti. Anayasa’da, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” denildiğini anımsatan Daire, kişilerin onur ve şerefleri gibi mensubu bulundukları bir millete aidiyet duygularının da kişilik değerleri kapsamında ve hukuki koruma altında olduğuna işaret etmişti. Yargıtay Genel Kurulu birinci temyiz kararını onayladı. Böylece Türkiye’de, Türk milletine aidiyet duyguları rencide olduğu için, kişilik haklarının saldırıya uğradığı iddiasıyla “vatan hainlerine” karşı açılacak sayısı belirsiz davanın içtihat zemini oluştu. Bilindiği gibi kutsalı korumada artık yeni yöntem, “silahsız kuvvetleri”, ulusal sivil toplumu harekete geçirmek.
“Bırakın yargı işini görsün” demek yanlış değil. Ama önce o işin ne olduğunu açık biçimde tarif etmemiz gerekiyor.