30
Ocak
2026
Cuma
POLİS/ADLİYE

ANAYASA MAHKEMESİ'NİN KARARI MANTIKLI MI? DOĞRU MU?

Yasalar kimi zaman, birer demir eldiven, birer demir yumruk gibidirler; toplumu sindirmek ve zapturapt altına almak amacıyla,otoriter ve totaliter rejimler tarafından kullanılan araçlardır. Dolayısıyla da, bu tür kanunlara göre verilmiş mahkeme kararlarının kanunilik vasıfları varsa da, hukuki değildirler...

Yazının başlığındaki ‘mantıklı mı? doğru mu?’ sorusu, bu iki kavramın birbiriyle çelişmeyeceği önkabulünden hareket edildiğinde, çoğumuza, haklı olarak, abes bir soru gibi gelebilir. Çünkü çoğu kez, birbiri ile çelişmeyen bu iki kavramı, ileri sürülen iddianın gücünü artırmak adına birlikte kullanırız. Kullanırız da, mantıklı olanla doğru olan arasında her zaman olumlu yönde ebir paralellik kurabilmek mümkün müdür?

Ben, mantıklı olanla doğru olan arasında diyalektik bir ilişki olabileceği gerçeğini, ilk kez, yıllar önce izlediğim Nürnberg Duruşması filminin final sahnesindeki bir diyalog sayesinde kavradım. Uluslararası Ceza Mahkemesi Başkanı’na göre, mahkûm olan Alman yargıcın ‘ben kanunu uyguladım’ savunması mantıklıydı ama doğru değildi.

Siyasi boşluk
AYM’nin kısa bir süre önce verdiği DTP’yi kapatma kararının bu diyalektik ilişki bağlamında değerlendirilmesinin mümkün olduğu kanaatini taşımaktayım. AYM’nin bu kapatma kararı ile ilgili olarak gazetelere yansıyan haberlere ve köşe yazılarına bakıldığında, ortada iki boyutlu bir yorum farklılığının mevcudiyeti göze çarpıyor.

Bu haber ve yorumların bir ayağında, AYM’nin bu kararının yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde verildiği, kanuna uygun olması nedeniyle de siyasi bir nitelik arzetmediği, tartışılmaması gerektiği görüşü öne çıkarken; diğer ayağında ise, bu kararın, seçmen iradesine aykırı, seçme, seçilme ve siyaset yapma haklarının ihlaline yönelik, demokratik temsil unsurunda önemli bir eksiklik ve siyasi boşluk yaratabilecek, ‘demokratik açılım’ hareketini sekteye uğratacağı ve toplumsal barış umudunda kırılmalar oluşturabileceği görüşü ağırlık kazanmaktadır.

Birincilerin savı, bu karar, 12 Eylül 1980 darbe artığı anti-demokratik mevzuata dayanmış olsa da, mantıklı bulunabilir. İkincilerin savı ise, gerçek anlamda temsili demokrasiye ve modern siyaset anlayışına imkân tanıyan, ayrım yapmama ilkesini, demokratik sistemin vazgeçilmez unsurlarından olan siyasi partileri alelusul nedenlerle kapatma yoluyla seçme, seçilme, siyaset yapma hakkını örselemeyen, kamu vicdanının tatminini öngören, eşitlikçi ve barışçıçıl bir Türkiye toplumu özlemini öne çıkaran bir anlayışın ifadesi olduğundan doğrudur.

Karar, birinci kesim açısından siyasi görülmeyebilir; sonuçta yargıçlar mevcut düzenlemelere göre karar vermişlerdir, yapmaları gereken de budur denilip, işin içinden çıkılabilir. Çıkılabilir de, bir ülkenin Anayasa Mahkemesi’nin, özel konumu ve misyonu gereği, verdiği kararlar açısından, ulusal ölçekte ve uluslararası ilişkilerde yaratacağı fevkalade olumsuz sonuçları dikkate almak gibi kapsamlı bir sorumluluk taşıması gerektiği akıldan uzak tutulmamalıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin sahip olduğu, geniş yorumlama ve değerlendirme imkanı veren müstesna yargılama yetkisini, diğer yargı organlarının yetkileriyle bir tutmamak ve aynı kefeye koymamak gerekir. Bu noktadan hareket edildiğinde, gerçek bir demokrasiye uzanan yol haritasında, Anayasa Mahkemesi gibi bir hukuk kurumunun ve bu kurumda görev yapan yargıçların yüklendiği görev ve sorumluluklar, kabul etmek gerekir ki, diğer mahkemelere ve yargıçlara nazaran çok daha geniş, çok daha önemli ve kapsamlıdır. O nedenle, Anayasa Mahkemesi’nce verilecek kararlar, evrensel hukuk ilkeleri ile temellendirilmeli ve ülkenin her bakımdan önünü açmaya dönük bir sürecin inşasına olduğu kadar, gerçek bir hukuk devletinin oluşumuna da hizmet etmelidir.

Özellikle de, demokrasinin yerleşmesi ve gelişmesi açısından son derece hassas bir nitelik arzeden parti kapatma davalarında, Anayasa Mahkemesi’nin tutum ve davranışı daha bir önem arzetmektedir. Bu yönden bakıldığında, AYM’nin DTP kararının da, diğerleri gibi, anti-demokratik nitelikleri aşikâr olan yasalar üzerine bina edildiği izlenimi veren, bundan dolayı da dar ve kuru bir yorum ve değerlendirme üzerine oturan bir karar olduğu anlaşılmaktadır.

Karar, toplumun beklentisi olan demokratik açılım sürecini ve toplumun barış beklentilerini sekteye uğratacak bir etkiye sahip olduğu ve uluslararası ilişkilerde sorun yaratacağı için, ülkenin menfaatine hizmet etmeyecektir;o nedenle de doğru bir karar değildir. AYM’de, ülkenin geleceği açısından yaşamsal derecede önemli görevler üstlenmış olan yargıçlar, bu toplumun, kendilerinden, salt laiklik ilkesinin korunmasını değil, aynı zamanda, demokratik hukuk devletinin inşası ve ülkenin çağdaş uygarlık düzeyine taşınması yönünde de görevler beklediğini asla unutmamalıdırlar.

Bu kararla ilgili olarak, Başkan sayın Haşim Kılıç’ın, ‘demokratik açılıma zarar vermek gibi bir niyet taşımadıkları’ yönündeki açıklaması, niyet gerçekten öyle olmasa bile, vahim gerçeği değiştirmiyor ve verilmiş ağır hasarı ortadan kaldırmaya ne yazık ki yetmiyor. Demokrasiye su taşıyan testi bir kere kırılmaya görsün, yolun engebeli olduğu savı bir işe yarmıyor.

Farklı usul
Bizde anayasa yargısı, yukarıda da işaret edildiği üzere, özellikle parti kapatma davalarında, delillerin niteliğinin yorumu ve değerlendirilmesi açısından ceza yargısının tabi olduğu usulden daha farklı bir usule tabidir. Ceza yargısı açısından delil niteliğinde olmayan kimi unsurlar, anayasa yargısı için partı kapatma kararının dayanağı ve gerekçesi olarak kabul görebiliyor. Bunun örneklerini gördük ve yaşadık.

Diğer yargı organlarına göre daha geniş ve daha esnek bir yorum ve değerlendirme imkânına sahip olan Anayasa Mahkemesi yargıçlarının, sayın İsmet Berkan’ın ifade ettiği gibi, sahip oldukları bu hakkı, siyasi partilerin hareket alanlarını daraltan bir anlayış temelinde kullanmaları ve kullanmaya devam etmeleri, demokrasimizin geleceği açısından sorgulanmayı gerektiren bir husustur.

Bu mahkemede görevli yargıçlar, yorum ve değerlendirmelerini, evrensel hukuk ilkelerine, çağdaş demokrasiye ve özgürlükçü bir yaşam anlayışının temel kurallarına dayandırmakla yükümlü ve görevli oldukları halde, bu haklarını bu ilkelerle tam bir tezat oluşturacak şekilde engelsiz olarak kullanmaları, bir yargıçlar devletinin varlığına işaret ediyor ki, bu durumun, demokrasimizin geleceği açısından vahimden de öte bir anlamı vardır.

Bizce asıl tartışılması gereken, AYM’nin, Anayasa’nın 90. maddesinin verdiği imkân doğrultusunda, evrensel hukuk ilkelerine ve ülke gerçeklerine uygun doğru yönde bir hukuk üretimine ön ayak olmak ve demokratik işleyişle, demokratik standartlarla bağdaşmayan düzenlemeleri aşmak yerine, kendisini mevcut statüko içine hapseden bu bürokratik tutumudur.

Kanuni olabilir ama...
Bu karar, kim derse desin, asla hukuki değildir ve olamaz. Bu karara hukikidir diyebilmek hem doğru değildir, hem de hukuk kavramını örseleyen, değerini düşüren bir yaklaşımdır. O bakımdan, sayın Türker Alkan’ın Radikal’deki yazısındaki, AYM’nin her kararının hem hukuki ve hem de siyasi olduğu, hangisinin öne çıktığının belirlenmesinin mümkün olmadığı, ancak DTP’nin kapatılma kararının hukuki yanının siyasi yanına oranla daha baskın olduğu ve bu sebeple DTP’nin kapatılma kararının hukuka ve yasalara uygun olduğu görüşüne katılabilmek elbette mümkün değildir.

AYM’nin bütün kararları, sayın Alkan’ın söylediği gibi, ne siyasidir ne de hukuki. Hele, AYM’nin 367 kararı ile Anayasa’nın 10. ve 42. madde değişiklikleri ile ilgili olarak verdiği iptal kararı tastamam siyasidir ve devletçi bir bürokratik zihniyetin ürünüdür.

Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararın dayanağı kanun olabilir, bu karar kanunilik vasfı taşıyabilir. Ne ki, sayın Alkan’ın iddia ettiği gibi, hukukilik yanı ağır basan bir karar olarak telakki edilemez.

Sayın Mehmet Barlas’ın da geçen günkü yazısında isabetle vurguladığı gibi, yasalara uygun olarak verilmiş her karar, her zaman, evrensel bir niteliğe sahip olan hukuk ilkeleriyle örtüşmez, ve hukukilik vasfı kazanmaz. Yasa ve hukuk, ayrı kavramlardır.

Yasalar kimi zaman, birer demir eldiven, birer demir yumruk gibidirler; toplumu sindirmek ve zapturapt altına almak amacıyla, otoriter ve totaliter rejimler tarafından kullanılan araçlardır. Dolayısıyla da, bu tür kanunlara göre verilmiş mahkeme kararlarının kanunilik vasıfları varsa da, hukuki değildirler. Bu tür anti-demokratik mevzuata dayanan kararların hukukilik tavsifine sığdırılmaya çalışılması, mızrağın çuvala sığdırılması ne kadar mümkünse, o kadar mümkündür.

Ergin Türsoy: Avukat

Radikal
Yayın Tarihi : 31 Aralık 2009 Perşembe 21:57:20
Güncelleme :31 Aralık 2009 Perşembe 22:13:30


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?