Gelişmiş ülkelerde yargı, toplumsal sorunların çözümünde önemli bir rol oynarken hatta açılımların mimarı olurken, Türkiye'de yargının sorun yaratması neredeyse kanıksadığımız bir durum...
Neredeyse her gün kamuoyunun gündemini meşgul eden bir dava için gözler adliyelere çevriliyor. Mahkeme kapılarından ayrılmaz olduk. Bundan, sorunlarının çözümünü yargıda arayan, en azından orada bulan bir toplum olduğumuz sonucunu çıkaramayız elbette. Öyle olsa vatandaş, halini mahkemeye “düşmek”, mahkeme kapılarında “sürünmek” veya “süründürmek” gibi tabirlerle anlatıyor olmazdı.
Yargının temel işlevi, sorunlara çözüm üretmek. Sulh mahkemesinden Anayasa Mahkemesi’ne, yargının varlık nedeni bu. Önüne taşınmış meseleleri (siyasal ve toplumsal boyutu olanlar dahil) çözmeme gibi bir seçeneği olmayan yargının, hukuku günün koşullarına uygun yorumlaması, hukuk yaratması, “açılım” yapması, aslında sorun çözme görevi kapsamında olağan faaliyetlerinden. Gelişmiş ülkelerde yargı, toplumsal sorunların çözümünde önemli bir rol oynarken hatta açılımların mimarı olurken, Türkiye’de yargının sorun yaratması neredeyse kanıksadığımız bir durum. Mevzuatta sorun yoksa dahi içtihatla sorun yaratılır uygulamasının örnekleri yeteri kadar teşhir edildi, ediliyor. Bu ülkede yargının tarihsel olarak sorunlara çözüm getirmek, toplumsal gerilimleri azaltmak gibi bir işlevi olmamış, olamamış. İş yargıya düştüğünde vesayetçi refleksler ile hukuk arasında yaşanan bocalama, biraz da bu yüzden. Demokratik bir toplumda çıkmazlar nasıl aşılır bilemiyoruz. Yargının hakemliği fikri, hem yargı mensuplarına hem vatandaşa yabancı. Hele hele yargının ürettiği bazı kararlar, yargı mensuplarının birtakım olaylar karşısında takındıkları tavırlar düşünüldüğünde, bu fikir korkutucu bile. Yüksek yargı mensuplarının söylemlerine bakıldığında dikkat çeken noktalardan biri, yargının görevlerinin, bağımsızlığı kadar önemli değilmiş gibi görünmesi. Oysa bağımsızlık ve tarafsızlık gibi vasıfları vazgeçilmez kılan görevler bunlar! Hakikatleri ortaya çıkarmak, taraflara hakemlik etmek, ihtilafları çözmek görevini yerine getirmeyen bir erk, neden bağımsız ve tarafsız olmalı ki?
İnkârcılık
Türkiye’de sorun çözmek, görevli ve yetkili merciler dahil, kimsenin derdi veya kaygısı değil. Düzen, bu nedenle inkâr üzerine kurulabiliyor. O ya da bu sebeple, fiili duruma, olan bitene, olgulara sırt çevirmek mümkün. Yargı mensupları için de, politikacılar için de, akademisyenler için de, doktorlar için de, asker veya polis için de öyle. Bir şeyi görmemekle, konuşmamakla, duymamakla yok edebileceğine, dışarıdaki dünyayı kendi tariflerine uydurabileceğine inanan çok. Türkiye’de mahkemeler, Kürtlere veya Kürtlerden söz edenlere çok uzun bir dönem, “kusura bakmayın Kürtler hukuki konstrüksiyonumuz gereği olmamalı” demeseydi, ki demeyebilirdi, bugün başka bir noktada olabilirdik. Mahkemelerin sıkça başvurduğu Türk kelimesinin bir etnisiteyi değil vatandaşlık bağıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı yurttaşları ifade ettiğini çürüten yine yargı kararları olmasaydı, Türkiye’de eşit vatandaşlar olarak yaşadığımıza inanabilirdik. “Ne mutlu Türküm diyene” cümlesi, tüm farklılıkları yok saymada, temel hak ve özgürlükleri kısıtlamada, fiili ayrımcılığı meşrulaştırmada bir araç haline getirilmeseydi, belki Türk olmayanlar “Türküm” diyerek ne mutlu olabilirlerdi. Hayat olayları, dürüst, makul, orta zekalı adamın sağduyusu bu kadar zorlanmasaydı ve zorlandıkça sistem bu kadar katılaşmasaydı, büyük açılımlara, reformlara ihtiyaç duymadan ilerleyebilirdik. Yargı, Türkiye’ye özgü işlevleri yerine temel görevlerini ifa edebilseydi, sorunun değil, çözümün bir parçası haline gelebilirdi.
CHP ve MHP
Güvensizlik, uzlaşmazlık, taraflılık gibi biçime yönelik, yüzeysel ifadelerin karşılamadığı bir vaziyet içindeyiz. Olgulara saygılı olmak önemsiz, gereksiz ve faydasız olunca anlamaya, anlaşmaya, iletişim kurmaya, tartışmaya, sorunları teşhis etmeye, çözüm üretmeye imkan verecek ortak zemin altımızdan kayıyor ve herkes kendi “hakikat” dünyasına düşüveriyor. Sık sık aynı ülkede başka gezegenlerde yaşıyormuşuz izlenimine kapılıyoruz. Bunda, toplumun her kesimine hakim olan ağır düşünce tembelliğinin de etkisi var. Zira olgulara saygılı olarak bir davayı savunmak, bir hüküm kurmak, her zaman da imkansız değil ama daha zahmetli. Yakın zamana kadar daha zahmetli olan yolu seçmeyi gerektiren nedenler mevcut değildi ama artık insanlar özgürce konuşmaya, açık açık sorular sormaya, birileri işlerin asıllarını anlatmaya başladı. Gerçi bu değişimi de yok sayanlar mevcut. Gerek bazı hakimler ve savcılar (şüphesiz ve neyse ki, hepsi değil) gerek bazı politikacılar (şüphesiz ve ne yazık ki, çoğu) gerek bazı fikir önderleri bıraksanız bir yüzyıl daha kör gözün parmağıma aynen devam edebilirler.
Bu ülkede bir sorunu nedenleri ve koşullarıyla eğip bükmeden ele almak, sonra o sorunun çözümü için bir öneride bulunmak, inisiyatif almak ve uygulamaya geçmek görülmemiş bir iş! CHP/MHP’nin temsil ettiği inkâr geleneği, bürokrasi kıskacı, kırmızı çizgiler, korkular, hassasiyetler, tribünlerden gelen tezahüratlar arasında sorun çözmeye kalkışmak! Tam da bu nedenle, “kendi” hakikatlerini doğrudan tehdit eden olaylardan rahatsızlık duymadan ezberlerini ısrarla tekrar edenleri anlayışla karşılamak gerek belki de? İnkâr ve alternatif hakikatler üretme yolunu seçmeyen ama olmayacak dualara da “Âmin” demek istemeyenler ise, ileride haklı çıkmanın gururunu yaşamak istiyor olabilirler. Yalnız son tahlilde, sorunların halli bakımından her iki tavır da eşit oranda faydasız, bunu bilmeliler. Çözümsüzlük çözüm olmasa da ve eşyanın tabiatı gereği sonsuza dek süremese de, çözümsüzlüğü savunanların bundan ne yarar sağlayacaklarını bekleyip göreceğiz. İnkârın temsil ettiği bir zihniyet, dayandığı bir damar, hayal kırıklıklarının teslim alıp yıldırdığı bir sürü insan var ne de olsa...
Türkiye gerçekten zorlu bir dönemden geçiyor. “Varsa yoksa orduya el atan, sivil darbe yapmaya kalkışan AKP var” diyenlerle, birtakım şaibeli olayları aydınlatmak istiyoruz. Devlet içindeki karanlık yapılanmalardan değil hukuk devleti ilkesinden içi kararanlarla, yeni bir anayasa yapmak zorundayız. “Kürt sorunu yoktur, Boşnak sorunu var mı?” sorusunu soranlara eşit vatandaşlık nedir ne değildir anlatmalıyız. Atatürk’e inek dediği için 14 yaşında bir çocuğun peşine düşenlerle, bu ülkenin başka bazı çocuklarını dağdan indirmek mecburiyetindeyiz. Ve bütün bunları yaparken uluslar üstü hukukun rehberliğinden yoksunuz. Her ne kadar bugüne dek yaptığı açılımlarda bir adım ileri iki adım geri düzenini benimsese de, AKP’nin Kürt/demokratik açılımından ümitlenenleri bu bağlamda nasıl kınayabiliriz? Şu anda hangi ilgili ve yetkili merci, bırakın çözüm önermeyi, sorunu ele almayı vaat ediyor? Bu ahval ve şerait içinde, olmayacak dualara “amin” diyenler, demeyen “kuşkuculardan” daha mı az gerçekçi ve tutarlı oluyorlar?
ZEYNEP AYDOS: Hukukçu