22
Mart
2026
Pazar
EMLAK-KONUT

'Sizinki mimari değil inşaat'

Dünyaca ünlü mimar William Alsop, ARKIMEET konferansı için İstanbul'daydı. Modernist mimarinin uç örneklerine can vererek 'çılgın' ve 'asi' gibi unvanlar kazanan Alsop, 2000'de İngiliz Mimarlar Kraliyet Enstitüsü (RIBA) tarafından kusursuz mimarlık yapılarını onurlandırmak amacıyla verilen RIBA Stirling Ödülü'ne layık görüldü. 'Supercity' projesiyle İngiltere'de büyük tartışma başlattı, geleneksel formların dışına çıktığı ve parlak renkleri kullandığı eserleriyle bolca övgü ve aynı oranda eleştiri aldı. 

'Büyük Mavi' diye de adlandırılan Marsilya'daki Hotel du Departement des Bouches-du-Rhone, Londra'daki Peckham Kütüphanesi, Toronto'daki Alshop Alışveriş Merkezi önemli eserlerinden. Ayrıca resimle ilgileniyor. Tablo ve eskizleri Sir John Soane Müzesi, Milton Keynes Galerisi, Olga Karper Galerisi ve Venedik Bienali'nde sergilendi. Alsop'la mimar ve öğrencilere verdiği konferans öncesi konuştuk.
Nasıl karar verdiniz mimar olmaya? 

Hayatımda mimar olmayı istemediğim bir dönem hatırlamıyorum. Ne iş yaptıklarını bilemeyecek kadar küçükken bile istedim. Annem öldükten sonra evini temizlemek için gittiğimde, altı yaşında yaptığım bir resmi buldum, bir ev resmiydi. 15 yaşındayken bir mimarın yanında çalışmaya başladım. Architectural Association School'da okudum. Onun dışında hiçbir yere başvurmamıştım zaten; başka bir meslek aklımın ucundan bile geçmedi. Yıllar içinde daha rahatladım, dogmalarımdan kurtuldum ve faydalı bir şekilde şüpheci oldum.
Faydalı şüphecilikten kastınız nedir? 

Bence etrafımızda gördüğümüz en kötü mimari örnekleri, hep haklı olduğunu düşünen mimarların eserleri. Giderek daha fazla vakit harcadığım bir çalışma var; o da halkla konuşup hislerini, düşlerini anlamak. Ben her şeyi basit tutmayı seviyorum. Bazı mimarlar işi gereğinden fazla çetrefil hale getiriyor, çünkü aldıkları paranın hakkını bu şekilde verdiklerini sanıyorlar. Oysa her şeyi daha basit tutarsanız hem herkes bu süreçten keyif alıyor, hem de sonuç daha iyi oluyor. Diğer pek çok mimarın işinden keyif aldığından şüpheliyim. 

Mimarlar dogmatik mi oluyor? 

Evet, bu çok önemli bir sorun. Değişiklik peşinde koşmuyorlar. İşin kalitesi iyiyse onlara yeterli geliyor. Bir mahallenin ilginç görünmesi de önemli. İngilizce'de 'Kendini akıntıya bırak' deriz. Radikal olmak şart değil, ama rahat olmak gerek. 

Eserleriniz modernist yapının uç örnekleri arasında gösteriliyor. 70'lerde önce mimaride başlayan postmodern akım hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Postmodenizm mimariye yeni bir açılım getirdi, hatta modern mimariyi olumlu tetikledi. Fakat bence herhangi bir stil ya da hareketin peşinden gitmek şart değil. Tamamen bağımsız da olunabiliyor. Ayrıca postmodernizm sanatta, mimaride olduğundan çok farklı gelişti. Sanatta ön plana çıkan, eseri görecek olan kişilerdi, eserle izleyici arasında daha önemli bir bağ kuruldu. Halbuki mimaride tamamen bir stil olarak kaldı, onun ilerisine gidemedi.
Sanatçılık mimarlığınızı etkiledi mi? 

Giderek artan sayıda sanatçı mimari dünyasına giriyor. Bu, galeriden de kaçış onlar için. Galeri çok daha kapalı bir mekân, mimariyse göz önünde. Benim ekibimde başka sanatçılar, sinemacılar var. Bunlar arasındaki ilişkiyi daha da sıkı hale getirmek lazım. Sanatçıların dünyaya bakışını seviyorum. Aslında en iyi işbirliği şu: Kimin mimar, kimin sanatçı olduğunu bilmeden birlikte bir şey üzerine çalışmak. 

İstanbul'a en son 1975'te gelmişsiniz. O günden bu yana buradaki mimariyi değerlendirmenizi istesek...
İstanbul takip ettiğim şehirlerden biri. Çok güzel tarihi binalar var. Fakat son 30 yıldır yapılan faaliyet mimari değil, sadece inşaat. İstanbul bir dünya kenti ama dünya çapında bir mimariniz yok. 

Londra, Paris gibi önemli şehirlerle kıyaslayabilir misiniz?
Öncelikle İstanbul'un su kenarında kurulmuş bir kent olduğunu unutmamak lazım. Bu açıdan Paris'le benzerliği var, fakat Paris İstanbul'dan daha düz bir topografiye sahip. Orada da tarihi binalar var, yanı sıra birçok yeni ve güzel bina da var. Londra'daki binalar Paris'tekiler kadar iyi değil. İstanbul'unsa kat etmesi gereken çok yol var. Kendi kimliğini koruyarak dünya topluluğuna katılmalı. 

'Supercity' projenizle İngiltere'de büyük tartışma başlattınız. 'Supercity' neyi hedefliyordu?
İngiltere'nin kuzeyinde M-62 otoyolu vardır. Liverpool'dan başlar, Hull kentine kadar sürer. Arada Manchester, Leeds gibi birçok büyük kent bulunur. Bölgenin nüfusu 15.4 milyon, ki bu rakam neredeyse Hollanda'nın nüfusu kadar. Otoyol üstündeki bu kentler nüfus arttıkça, konutlar yetersiz olduğu için genişlemeye başlıyor. Kentler genişledikçe dışarı kısımda kalanlar kendini o kente ait hissetmiyor, bir kent kimliği oluşmuyor. Önerim, kentleri dışarı doğru taşıtarak büyüteceğimize otoyol boyunca küçük küçük kentler kuralım. Mesela 25 farklı kent ve bunların hepsinin kendi kimliği olsun. 

Bu anlattığınız, İstanbul'daki vaziyetle paralellik gösteriyor. Sizce İstanbul'u çok sayıda kente bölmek düşünülebilir mi? 

Tamamını incelemediğim bir yer için bunu net olarak söyleyemem. Ama bana sorarsanız en baştan kent bu kadar genişlememeliydi. İstanbul'un merkezinde daha yüksek yoğunluğu barındırabilecek kadar yer var. Nüfusun İstanbul'un etrafında değil, merkezinde toplanması gerekir.

Radikal
Yayın Tarihi : 1 Aralık 2007 Cumartesi 18:40:04


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?