Bahçeşehir, Nevşehir, Tokat Gaziosmanpaşa, Düzce, Dicle, Manisa Celal Bayar, Yozgat Bozok, Ege, Kocaeli, Marmara ve İstanbul Bilim Üniversiteleri ve öğrencileri kadın rektörlere emanet... İstanbul Bilim ve Bahçeşehir Üniversite Rektörleri ile karşılıklı, zaman ayırabilen diğer rektörlerimizle e-posta aracılığı ile sohbet ettik ve herkesin de mutabık kalacağını düşünerek başlığı Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay'dan seçtik...
İnsanı test usulü ile yaşama hazırlayamazsınız
Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü ve AKŞAM Gazetesi yazarı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan
Rektör olmayı herhangi bir işi yapmakla kıyaslamanızı istesem; esasları aynı mıdır?
Yönetim esasları dünyanın her yerinde aynı, büyük farklar yoktur. Konular farklıdır. Üniversite bir misyon kurumu olduğu için yaklaşımlar farklıdır. Kar diye tarif edilen şey sadece para değildir. Maddi açıdan fedakarlık yaparak başka karlar elde etmeye, doğru insanı yetiştirmeye çalışırız.
Sizin yazınızda okudum ve çok güldüm, meğerse YÖK işlerinizi kolaylaştırıyormuş, öyle mi?
Ben ironik bir yazı yazmıştım gazetede. YÖK, kuruluş itibarıyla bir mantığın uzantısı.
Ne sebeple kurulmuştu ve bu sebep hala geçerli mi?
80'den önce üniversiteler çok fazla politize olmuşlardı ve siyasal çatışmaların esas kaynağının üniversiter sistem olduğunu düşünülüyordu. Bu sebeple YÖK kuruldu. Amacı üniversiteleri zapturapt altına almak, politikadan arındırmaktı. Temel mantığı, tepeden kontrolle aşağıyı özgürce hareket edemez kılmaktı. Bu çerçevede kurum, yukardan aşağı kararlar empoze eden, standartlaşma adına tek tipleşmeyi sağlamaya yönelik görünüme kavuştu. Fakat üniversite mantığı itibarıyla standart olamaz, tek tip olamaz, tek renk olamaz. İçinde çok renklilik barındırmadığı an akademik eğitimden söz edilemez. Hem üniversitenin içinde hem de üniversiteler arasında bu farklılaşmanın sağlanması şarttır. Oysa YÖK'ün amacı farklılaşmaları ortadan kaldırmak ve herkesi diğeri gibi kılmak oldu. Devletin arzu ettiği tipte 'makbul mezunlar' üretmek esas hedefti. Lakin makbul mezunun tarifi de YÖK tarafından belirleniyordu. Bugün de YÖK'ü kim ele geçirirse onun makbulünün geçerli olduğu bir sistem var. Oysa bir üniversite hiç de makbul olmayan tipler yetiştirebilmeli. YÖK'ün ontolojisi ise bunu sağlamaya yönelik değil. Böyle bir kurumdan büyük özgürlük alanları yaratmasını beklemek olmaz.
Bu söylediğiniz sistem makbul olabilir mi?
Burası bir fabrika değil, bir sanat galerisi. Benzer dokunuşlarla bile olsa her resim farklı olmalı. Her bir öğrenci 'kendi' olmalı. Her bir öğretim üyesi de farklılaşmalı. Burası kışla değil ki. Kuşkusuz bu şartlarda ne YÖK'ün bizleri memnun etmesi, ne de bizim YÖK'ü memnun etmemiz söz konusu değil. Son dönemlerde inanılmaz bir yoğunlukta yeni kararlar alınıp gönderiliyor. Hiçbir konuda fikrimiz sorulmuyor, her şeyi en iyi onlar biliyorlar. Bu açıdan ben de YÖK ile ilgili yazdığım yazıda, biz de rektörler olarak gidip hobi kurslarına yazılalım demiştim.
Her şeyi test çözer gibi cevaplayan bir gençlik oluştu?
İnsanı test usulü ile yaşama hazırlayamazsınız. Hayat sonuçlardan ibaret değildir, süreçler vardır. Hayatı anlamlandırmadan cevaplandırıyorsunuz tüm soruları oysa hayat anlamlı olduğu zaman güzeldir. Çocuklarımıza daha 6 yaşlarından itibaren soruyoruz: 'Evet mi, hayır mı ya da 4 şık var, seç birini' diyoruz. Üniversite bir sıralama sınavı. Öğrenciler lise 1'de bir seçim yapıyor ve sonra ona göre tüm hayatını düzenlemesi isteniyor. Üstelik bu sistem sonrasında başka büyük sorunları da getiriyor. Lisede iyi matematik çözüyorsa üniversitede sözel bölümlere giremiyor, kat sayılar düşük oluyor. Veya tam tersi, zaten lisede hangi konuda başarılı olup olamayacağını belirleyemez ki çocuk. İstediğiniz bölümü okuma şansınız yok oluyor. YÖK'ün ilk yapması gereken kanımca bu katsayı sistemini derhal kaldırmak. Öğrenci ister sözel ister sayısal okusun, sınavda istediği soruları çözmeli, üniversitede istediği bölüme yönlenebilmeli.
Neden eğitim sistemi değişmiyor peki, madem hepiniz aynı fikirdesiniz?
Bu konuda karar verenler, hepimizden daha iyi düşündüklerini sanıyorlar da o yüzden. Bence en büyük problem bu. Öğretim üyelerinin, okul kurucularının, rektörlerin hiçbir söz hakkı yok. YÖK'te vakıf üniversitelerinden gelen hiç kimse yok. YÖK'le bizim aramızda etkileşim yok, bizi toplantıya çağırmıyorlar. Hakkımızda nasıl olduysa oluşmuş bir kanaatleri var, o izde devam ediyorlar.
Yurtdışında çalışsaydınız hayat sizin için daha kolay olur muydu?
Sanırım daha kolay olurdu. Biz sorunlara karşı aşılıyız. Ama Türkiye'ye dışardan getirilen rektörlerin yöneteceği üniversitelerde durum ne olacak merak ediyorum. İnşallah başarılı olurlar. ABD'deki en başarılı rektörü getirip burada bir üniversitenin başına koysanız ne yapar bilemiyorum. Toplumu tanımayan, eğitim sistemimizin eksik ve fazlalarını, sistemi bilmeyen, YÖK ile tanışmamış bir kişinin bu toprağın düzenine adapte olması oldukça zor.
Rektörlerimize sorduk?
1- Bir üniversiteyi yönetmek nasıl tarif
edilir sizce, evinizi ya da herhangi bir işi yönetmekle farkları nelerdir?
2- YÖK sizin işlerinizi kolaylaştırıyor mu?
3- Sistemde bir şey değiştirmek şansınız olsa, ilk olarak ne yapardınız?
4- Kadın rektör olmak daha mı zor ve siz öğrenciyken bu yeri hayal ettiniz mi?
5- Eğitim ve kadın rektör olmak konusunda sizce önemli olan bir şey var mı?
Üniversiteyi yönetmek evi yönetmekle aynıdır
İstanbul Bilim Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay
- Kaç yıldır Bilim Üniversitesi'nin başındasınız?
3 yıl oldu, zaten kuruculardanım. Türkiye'nin ilk ve tek sağlık üniversitesiyiz, fen-edebiyat fakültemiz ve ayrıca psikoloji bölümümüz var. Toplamda 1000 küsur öğrencimiz var.
- Üniversiteyi yönetmek nasıldır, başka bir işi yönetmek veya ev idare etmekle kıyaslarsanız eğer?
Üniversiteyi yönetmek evi yönetmekle aynıdır; eşinizi ve çocuklarınızı çok iyi yönetiyorsanız, görümcenizi ve kayınvalidenizi, kendi annenizi, annenizin sülalesini idare edebiliyorsanız, okulu da idare edersiz. Şu sebeple söylüyorum; Türkiye'de kız çocukları küçücük yaştan itibaren büyük sorumlulukla büyütülürler, erkekler gibi değillerdir. Evde sofra kurulur, abisinin, babasının suyu getirtilir, mutfakta iş verilir, daha 3-4 yaşındayken mesuliyet verilir. Sonra okul zamanı gelir, derslerin sorumluluğu, büyüyünce adet görülür onun sorumluluğu, toplum içinde nasıl davranması gerektiğini öğrenir, sonra erkek arkadaşını, nişanlısını, sevgilisini idare eder, ailesini idare eder ve bütün bunlar kız çocuğunu erken olgunlaştırır. Bu arada evlenirse evini ve işini idare eder. Eğlencesini, sporunu da idare eder ve hatta ev idaresini ele alır.
- Hatta ev idaresini ele alan kadın mucizeler yaratır değil mi?
Doğru, hatta bana kalırsa hiç alınmasınlar ama hükümeti kadınlar idare etse sorunumuz kalmaz. İdare etmek konusunda kadınlar çekirdekten yetişiyor. Ev hanımları en tecrübeli ve becerikli, yoktan var eden birer ekonomisttir bu açıdan.
- Tansu Çiller örneği var diye, hayat boyu kadınlara şans vermeyecekler gibi?
Bir Tane Tansu Çiller varsa, 10 bin tane de erkek var, onları neden saymıyorlar? Bugüne kadar hepsi erkekti ne oldu, Tansu Çiller'in eline su dökemezler kusura bakmasınlar. Politika yapmıyorum, Tansu Çiller hep erkeklerle çalışmak zorunda kaldı ayrıca. Beğenirim beğenmem konu bu değil.
- Acaba kadınlarla çalışsa farklı olur muydu?
Tek başına bırakmadılar ki, kemikleşmiş bürokrasinin içine soktular. Bütün birimlerde kadınlardan söz ediyorum ben. Bakın İngiltere, kadınların yönettiği şirketlerde ekonomik krizin zarar vermediğini açıkladı, buna ne diyecekler?
- Siz siyasette yer almak ister miydiniz?
İstemezdim, hiç alakam yok ben sağlıkçıyım, eğitimciyim. Sağlık ve eğitim çok önemli, insanın eğitilmesi çok önemli. Küçük yaştan itibaren insana yatırım çok önemli.
- Politik bir cevap verdiniz ama Hocam?
(Gülüyoruz) Yok, hayır ben gerçekten de çocukken verilecek eğitimin her şeyden önemli olduğunu düşünüyorum. Toplumun kalkınması için şart, bizde eksik maalesef. Ama eğitim derken hayat boyu olan eğitimi kast ediyorum. Zaten eğitim ana rahminde başlar. 80 yaşında bir insanın hayatındaki 4 yıllık eğitim çok önemliymiş gibi gösteriliyor ama öyle değil. Problem, sanki buymuş gibi sunuluyor. Oysa hem devletin hem de imkanı olan vatandaşların, eğitimi küçük yaştan başlatmaları lazım. Ayrıca bütün dünyada olduğu gibi 18 yaşına kadar mecburi olmalı. Şimdi 5 yaşında anaokulu deniyor ama o bile geç, 3-4 yaşında başlanıp 18'e kadar mecburi olmalı. 21. yüzyılda biz neyi konuşuyoruz, ayıp vallahi.
- Aileden iyi eğitim alan bir çocukla almayan arasında üniversiteye başladığında bir fark gözlenir mi?
Şöyle söyleyeyim, üniversiteye başlayan çocuklar maalesef hiç gelişmemiş oluyorlar. Olgunluk diye bir şey yok. Bizim eğitim 6 yıl tıp olduğu için, öğrenci 3. sınıfa geldiğinde ancak üniversiteye başlayacak olgunluğa gelmiş oluyor. Bilhassa ÖSS sistemi çocukları dumura uğratıyor. ÖSS'yi konuşacak olursak, bana göre çocuklara okumasınlar diye bir engel. Çünkü biz okuyamayacakları eliyoruz ÖSS ile oysa bir devletin veya diğer kurumların görevi, halkına olan yatırımdır. Her türlü çocuğa kendi kabiliyetine göre imkan vermek zorundayız. Daha az zeki olanını, özürlüsünü, hepsini bir arada eğitmeliyiz. Araba fabrikalarına yapıldığı kadar eğitime yatırım yapılmıyor.
- Ne yapılmalı sizce, herkes nasıl okuyacak?
Herkes okumasa da sporcu olabilir, tamirci olur, elektrikçi olur. Kurumlar ve devlet imkan sağlamalı. Dünya listelerine giren zenginler ve yatırımcılar bir şeyler yapmalı. Fabrika kuracaksa, okul da yapmalı zorunlu olarak. 21. yüzyılda okulların camları yok, tezek yakılıyor, genç öğretmenler öldü sınıfı ısıtmaya çalışırken. Gelmiş geçmiş bütün hükümetleri sorumlu tutuyorum. Ülkenin her yerini biliyorum, 67'de Antep'te bir köy okulunda tuvalet yoktu, biz yaptık. Orada Halep ve Şam radyoları çıkardı. Geç ulaşıldı Doğu'ya. Ya da ulaşılabildi mi?
Yozgat Bozok Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İnci Varinli
Üniversitelerde kızlara pozitif bir ayrımcılık yapılmalı
1- Üniversiteler bilimsel bilginin ve teknolojilerin üretildiği en yüksek kurumlardır. Bilginin en önemli sermaye olduğu, bir ülkenin gelişiminin ürettiği bilgi ile ölçüldüğü bir dünyadayız. Böyle bir dünyada üniversitelere biçilen rolün farkında olmamız gerekmektedir. Bu farkındalıkla ancak üniversite yönetimi hakkında fikir sahibi olabiliriz. Misyonumuz, vizyonumuz, değerlerimiz ve politikalarımız nasıl bir yönetim anlayışı ve sorumluluğu ile hareket etiğimizi ve yönetimimizin nasıl olması gerektiği konusunda bir alan oluşturmaktadır. Zaten, bilimsel bilginin olmasa olmazı belli bir yöntem ve kuramla ulaşılan bir süreçten geçmesidir. Üniversitelerden de beklenen belli kurallarla belli hedefleri gerçekleştirmek üzere yönetilmesi, bu yönetiminde toplumun ilerisinde aydınlanmacı bir anlayışının olması gerekir. Oysa evimizi ya da herhangi bir işi yönetmenin bu tarz kaygılarla yapıldığı söylenemez. Çok farklı kurumsal yapılardan söz ediyoruz.
2- YÖK'ün temel görevi üniversitelerarası eşgüdümü sağlamaktır. Bu görev de devlet bürokrasisinin işleyişi ile ilgili genel eleştirileri akla getirir. Biz yeni kurulan bir üniversite olmamız nedeniyle personel ihtiyaçlarımızı karşılayacak yeterince kadroya sahip değiliz. Bu konuda bürokratik engeller söz konusu olabilmekte, bu sorunu aşmanın çözümü yine bürokrasiden geçmektedir. Sadece ve sadece YÖK'ün bürokrasisi hakkında bir eleştiri yapmak eleştirinin sığlığı konusunda görüşleri gündeme getirebilir. Oysa devlet bütünüyle bir organizasyondur ve YÖK bunlardan sadece bir tanesidir. Dolaysıyla YÖK'ün yapısının diğer kurumların ve ülkenin genel durumunun dışında değerlendirilmesi doğru olmayacaktır. Üniversitelerimizin bilime ve teknolojiye katkıda bulunması ancak ve ancak özerk bir yapıyla mümkündür. Özerk bir yapı da kendi yönetimini seçen bir seçim sistemiyle olmaktadır.
3- Üniversitemiz eğitim-öğretim ve akademik faaliyetlerini imkanları ölçüsünden en iyi biçimde yapmaya özen göstermektedir. Tabii ki yüksek öğretim sistemimiz hiçbir aksağı olmadan yürümektedir demek çok zor. Ulusal bir yüksek öğretim politikamız var ancak öğrencilerimiz programlarımıza gerekli nitelikleri ve becerileri kazanarak gelmiyorlar. Bu yüksek öğretim bakımından önemli bir eksiklik. Bu nedenle üniversiteye giriş sınavının tartışılması ve dönüştürülmesi gerekmektedir. Öncelikle üniversitelerin milli gelirimizden daha büyük bir pay almaları gerekmektedir. Bilimsel araştırmalar ve projelerin desteklenmediği ülkelerin çağının gerisinde kaldığı aşikardır.
4- Kadın ve erkek arasında fizyolojik farklar dışında büyük bir farkın olduğunu düşünmüyorum. Yani kadınların bütün meslekleri başarıyla icra edeceklerini biliyorum. Atatürk ilkeleri ve Cumhuriyet'in nitelikleri ile hareket eden çağdaş Türk kadınının başarılı olmaması için bir neden göremiyorum. Ancak, toplumsal yapı kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği derinleştirmeye uygun bir zemin oluşturuyor. Basın v e yayın organlarından üzüntüyle takip ediyoruz; kadına uygulanan toplumsal bir şiddet söz konusu. Şiddeti fiili darp şeklinin ötesinde tanımlamalıyız. Şiddet kimi zaman işyerindeki cinsel ayrımla olabildiği gibi kimi zaman da toplumun bütünü tarafından kabul edilen kuralların dayatılması ile de olabilmektedir. Bu nedenle toplumumuzda ve özellikle üniversitelerimizde kızlarımıza pozitif bir ayrımcılık yapılmasından yanayım. Bilim insanlarının çalışmalarında cinsel ayrımın yapılmasının anlamlı olmadığı düşüncesindeyim.
5- Eğitimin ailede başladığını biliyoruz. Çocuk anne-baba ilişkileri düşünüldüğünde annenin tartışılmaz bir ağırlığının olduğunu söylemeliyiz. Eğitim eğer davranış değiştirme süreci ise bu süreçte anne önemli roller üstlenmekte. Yani kadının toplumun eğitiminde önemli bir yeri var. Bu perspektiften bakıldığında yüksek öğretimde kadın bir rektörün bulunmasının malumun ilanı şeklinde değerlendiriyorum. Olması gereken de budur. Ailenizde çocuğunuzu yetiştireceksiniz ama üniversitede yönetici olarak eğitime yön veremeyeceksiniz diye bir düşünceden söz edemeyiz. Ayrıca erkeğin baskıcı bakış açısı ile uygulanan yönetimin karşısında, kadın yönetiminin daha katılımcı, daha demokratik ve daha yaratıcı olduğu kanaatindeyim. Bu bakış açısıyla yeni olan üniversitemizi büyütmek gayretindeyiz. Amacımız ülkemizin dahi iyi yarınları için nitelikli bireyler yetiştirmek.
Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Semra Öncü
Her kademede görev üstlendim
1- Bütün işlerin ve örgütlerin yönetiminde yararlanılan evrensel ilkeler ve bilgiler vardır. Ancak üniversite, ortak ve genel yönetim mantığının ötesinde, eğitime, araştırmaya, yayına ve toplumsal gelişmeye katkı sağlayacak şevki, heyecanı ve birikimi oluşturmak ve sürdürmek durumundadır. Bu bakımdan üniversite yönetiminin temel vizyonu, ana motivasyonu destekleyecek özgür düşüncenin yaşatılması olacaktır.
2- YÖK, stratejik ve bürokratik yönleri bulunan bir üst yapı organıdır. İşlevlerini toplumsal ve hukuki çerçeveler içinde yerine getirir. Bu yüzden üniversite organlarının dokulandırılmasında, işlemlerin tanımlanmış süreçlere göre yürümesi söz konusudur.
3- Hızla güncellenmek. Hedeflerin yapılanmasında, kaynakların artırılması, çeşitlendirilmesi ve kullanımında, doğal olarak kaynak kullanımı açısından üstlenilecek hesap verilebilirlik anlayışının değiştirilmesinde hızla güncellenmek.
4- Üniversitemizde 483 kadın akademisyen çalışıyor. Bu yeri hayal etmedim. Ancak akademik yaşamımın ilk yıllarından itibaren her kademede yönetim görevi bana verildi. En son olarak da Rektörlük görevine atanmamın onurunu taşıyorum.
Kadın olmanın zorluklarıyla karşılaşmadım
1- Öncelikle 'yönetmek' temelde hep aynı şeydir. Planlamak, koordine etmek ve takip etmektir. Bu konuda kadın ve erkek arasında bir fark görmüyorum. Bunun bilgi, donanım, yetenek, istek ve azimle doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyorum. İster ev, ister üniversite yönetmek olsun bu hep böyledir. Özellikle üniversite yönetmek bu alanlarda daha güçlü olmanızı gerektirir. Bunlara ilaveten kadınların yüksek duyarlılıkları, iyi iletişim kurma, ayrıntıyı yakalama becerileri ve anne olmalarından kaynaklanan yüksek şefkat duygularının onları üniversite yönetiminde daha başarılı kıldığına inanıyorum.
2- Hiçbir kurumdan işlerimizi zorlaştırma gibi bir engelle karşılaşmadığım gibi, YÖK'ten de böyle bir zorlaştırma görmedim. Örneğin YÖK, yasal ve haklı taleplerimizin hiçbirinde bize sıkıntı çıkarmadı. Bu, biraz da bizim YÖK'le olan diyaloğunuz, uyumlu çalışmanız ve sıkıntılarınızı uygun bir biçimde dile getirmenizle de ilişkilidir. Haklı taleplerimiz hep karşılık gördü. Özellikle kadın olduğum için özel bir muamele görmediğimi de söylemek isterim.
3- Üniversiteme daha çok yatırım yapmam, daha çok öğretim üyesini üniversiteme çekmem ve burayı her açıdan bir cazibe merkezi haline getirmem, önünü daha çok açacak sistem değişiklikleri aklıma geliyor.
4- Kadın olmanın zorluklarıyla karşılaşmadım. Üniversitemde şu anda toplam 370 kadın akademisyen görev yapıyor. Yaşamım boyunca hep bu ülkeye hizmeti düşünmüşümdür. Bunu düşündüğüm içindir ki, ben makamları değil, makamlar gelip beni bulmuştur. Ben de hizmetten hiçbir zaman kaçmadım.
5- Eğitim ve kadın rektör olma konusunda en önemli olan, konuya bir anne duyarlılığı ile yaklaşmanız. Üniversitenizde öğrenim gören tüm öğrencileri kendi çocuğunuz gibi bilmeniz ve onların sorunlarına aynı duyarlılıkla çözümler bulmanızıdır. Bu benim hem derdim, hem de mutluluğumdur. Ben derdimi seviyorum. Çünkü derdim aynı zamanda benim dermanımdır.
Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Candeğer Yılmaz
Sorgulayan gençler yetiştirmeliyiz
1- Çok yönlü, çok karmaşık ve aşırı sorumluluk gerektiren bir kurumu yönetmektir. Aldığınız kararlardan çeşitli uygulamalara kadar sürekli bunu göz önünde bulundurmak zorundasınız. Her ne kadar 'biz büyük bir aileyiz' tanımları kullansak da, aile özel yaşamımızın gerçekleştiği bir alandır. Dolayısıyla orada duygusal ilişkiler ve özel tercihler daha belirleyicidir. Oysa ki üniversiteyi yönetirken, bir kamu görevini yerine getirmektesiniz. Resmi kurallar, gelenekler ve kurumun yararını gözetmek zorundasınız. Duygusallık ve özel tercihleri en aza indirmeniz gerekir. Diğer pek çok işten de farklı bir anlayış gerektirir üniversiteyi yönetmek. Çünkü burada sadece bireysel kariyeriniz ve/veya şirketin karını en üste çıkarmaktan farklı kaygılar taşımak zorundasınız. Üniversitenizin bilimsel araştırma kapasitesi ve eğitim kalitesini artırmaktan altyapı sorunlarına kadar çok geniş yelpazede bir yönetim anlayışı ortaya koymak zorundasınız.
2- YÖK'ün işlerimizi kolaylaştırıp, zorlaştırması konusunda kategorik bir ifade ile 'evet' ya da 'hayır' demek zor. Ülkemiz koşulları dikkate alındığında, üniversiteler için merkezi bir organizasyonun gerekliliği konusunu tartışmıyorum. Ancak, bu organizasyon aşırı derecede merkeziyetçi bir yapıya büründüğünde ister istemez, üniversitelere bütüncül bakmak zorunda kalıyor. Oysa üniversitelerimizin sorunları ve sorunların çözümleri, çoğu zaman genel kurallar ve kararlarla düşünülmemeli. Bu çerçevede YÖK yeni üniversitelerin sorunları ve beklentilerini öne çıkardığında, bu durum bizim gibi üniversitelerin işini zorlaştırabiliyor. Rotasyon buna en güncel örneklerden biridir.
3- Kadın rektör olmanın daha zor olduğunu düşünmüyorum. Pratikte de böyle bir zorlukla veya yadırgama ile karşılaşmadım. İzmir'de ve Ege Üniversitesi'nde olmanın bunda payı olabilir, ama çevre üniversitelerimizde de kadın rektörlerimiz oldu. Cumhuriyetimizin kadının statüsü ile ilgili hedefleri açısından en iyi mesafe aldığımız kurumlar belki de üniversiteler. Öğrencilik yıllarımda bu yerle ilgili hayalim en iyiyi başarmak, bu kuruma bana verdiği eğitim, kültür ve birikimin karşılığını verebilmek, yararlı olabilmekti.
4- Ülkemizde eğitim önemli ve başta gelen sorun olarak sürekli konuşuluyor. Bizler belli ölçüde öğretim/eğitim almış gençlerle karşılaşıyoruz. Eğitimin bütünlüğü anlamında ilköğretimden başlayarak olayı bütüncül görmek, araştıran, sorgulayan, ülkesini seven, toplumsal sorumluluk sahibi gençler yetiştirmek temel ortak hedefimiz olmalıdır.