21
Şubat
2026
Cumartesi
ÇANAKKALE

AVRUPALI’NIN “TABU”SU: TROYA

“Troy Filminin Ardından” başlıklı yazımızın devamı niteliğinde olan bu yazımda öncekini sonlandırırken belirttiğim gibi Troya çevresinde yürütülen Avrupa Uygarlığının kökenleri sorusuna yanıt  aramayı ve devam eden tartışmalara son noktayı koymak gerektiğini düşünüyorum. Bunu yaparken de arkeoloji ve tarih bilimlerinin elimize verdiği bilgilerden yararlanılması faydalı olacaktır.
Türkiye ile bağları ailesinin geçmişine dayanan Alman yönetmen Petersen’in gişe rekorları kıran filmi “Troy” ile başlayan kökenler tartışmalarına girmeden önce  şunu söylemek lazımdır ki, milletçe filmin ilk karesinde yer alan haritada ‘Greece’ olarak gösterilen yerin karşısına ilişkin herhangi bir açıklama getirilmemesine bir hayli içerlemiş bulunmaktayız. Buna ilaveten M.Ö. 3200 tarihi konusunda da kesin verilere ulaşmak ya da anlatılan olayı ‘gerçekten olmuştur’ diye nitelendirebilmek için eldeki veriler somut bir biçim almamıştır. Ama her şeye rağmen Avrupa yazın sanatının hatta Avrupa’nın ortak tarihinin başlatıldığı Homeros’un İliada’sını sadece bir masal olarak yorumlamamak gerekiyor.
Fatih Sultan Mehmet’in tercüme ettirip Topkapı Sarayında ilham aldığı büyük ozanın kozmik bir bilinmezliğin ortasında hayatına anlam bulmaya çalışan insanlığın sesi olan eserini yazdığından bu yana bu topraklardan niceleri gelmiş geçmiştir. Fatih bu nedenle Papa II. Pius’a yazdığı mektupta “...nihayetinde hep birlikte ortak bir kökenden gelmekteyiz” demiş ve bir belgeye göre de 1462’de dolaştığı Troya yıkıntıları üzerinde “Bu kentin ve halkının intikamını almayı Allah bana nasip etti” diye gururlanmıştır. Atatürk’ün de Dumlupınar’da “Troya’nın intikamını aldık.” demesi, aynı Anadolu bilincini göstermektedir. Tüm bunlardan sanırım asıl algılanması gereken Anadolu Türklüğünün ırkçı ve İslamcı zihniyetin hakimiyetinde olan etnik temelli değil, kültürel özellikli olduğu gerçeğidir. Avrupalının da kavraması gereken budur. Onun yerine Troya kazıldıkça ortaya çıkan yerli Anadolu halkının kültürü ile karşılaşıldığında bunu küçümsemeye ya da değerini tartışma konusu yapmaya çalışmakla bir yere varılmayacağının görülmesi gerekmektedir. Esas sorun da burada.
Çağdaş arkeolojinin 200 yıllık geçmişiyle bütünleşen “Helen kimliği” öylesine köklü önyargılar yaratmış ki Anadolu’nun bundan ayrı bir tarihsel kimlik taşıdığı gerçeği karşısında aynı Helen bağlılığı adeta tabulaşmaktadır.  
İster bilin, ister bilmeyin, isteyin ya da reddedin, Avrupa uygarlığı Greko-Latin ve Judeo-Hıristiyan uygarlıkların etkisiyle Akdeniz'de doğmuştur. Yaşayan en iyi Homer araştırmacısı Prof. Dr. Joachim Latacz’ın da dediği gibi “Avrupa’nın yaratıldığı kent Atina değil Milet’tir...” 
Sadece Hektor, Aşil ve Agamemnon'un kahramanca dövüştüğü Troya’nın nerede bulunduğu değil de; Tarihin babası Bodrum'lu Heredot nerede yaşıyordu? Eski çağların en büyük coğrafyacısı Strabon'un ülkesi neredeydi? Ya da La Fontaine'in hayvan hikayelerinin ilhamcısı Ezop nerede yetişmişti ? Fransa’nın en büyük yemek yeme uzmanı Lucullus nerede yaşamıştı?, Antik çağın en büyük zengini Harun, zenginliğini nerede yapmıştı?, Milet'li Tales neredeydi? Pompe'ye kafa tutan Mitridat nerede yaşamını sürdürmüştü? Marsilya kentine adını veren Foça nerede bulunuyor ? Fransız devriminin ve çağdaş Fransız cumhuriyetinin simgesi Marian'in kırmızı şapkasına model olan Phyrigie nerede yer almakta?... diye uzayıp gitmekte olan sorulara da yanıt aradığımızda tüm Avrupa uygarlığının beşiği olan “Anadolu”ya ulaşmaktayız.
Troy filminde yer alan haritanın diğer tarafına döndüğümüzde ise Yunan uygarlığının oluşumu üzerindeki etkileri gözlemlemiş oluruz. Troya surları önünde Agamemnon’un Hektor’a saldırmama karşılığında yaptığı askeri gücü Yunanlıların emrine verme teklifi kabul edilseydi tarihin akışı nasıl değişirdi bilemiyorum ama Yunan’nın sonradan eleştirel akla dayanan ve gözlemle denetlenen doğa bilimini, onun beraberinde bilimsel düşünceyi ve toplumsal yaşamda vatandaşın özgürlüğü kavramını ve demokrasiyi icat etmesiyle ile gerçek zaferi elde etmiştir. Bu mucizeyi gerçekleştirenler de Anadolu’nun batısında yaşayan, Yunanca konuşup yazan İyonya halkının ta kendisidir.  Yunan uygarlığının bilime, sanata, toplum yaşamının pek çok öğesine temel sağlayan buluş ve becerileri doğudan öğrendiği doğrudur. Fakat doğunun da binlerce yıldır tekdüzeliğin ötesine geçtiğini  söylemek mümkün değildir. Toplum yönetiminde hep despotluklar olmuştur. Özgürlük olmamıştır. Bilim ise hiç olmamıştır. Bu durumda eleştirel aklı bütünüyle Yunan’a teslim etmek gerekmektedir.
Günümüzün doğu karakterli Türkiye’sinde de durumun farklı olduğunu söyleyebilir miyiz? Söylemesek iyi olur. Çünkü şimdi önemli olan Troy filminin gösterildiği ve buluntuların sergilendiği salonların, ören yerlerinin halkımızla dolup dolup boşalmasıdır. Bu sayede Anadolu bilincimiz güçlenir ve kimliğimize yönelik Avrupa çarpıtmalarına karşı direnç kazanabiliriz.
 
Deniz Dönertaş
turizmtoplulugu@comu.edu.tr
Yayın Tarihi : 23 Mayıs 2004 Pazar 20:42:19


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?