Çanakkale Deniz Zaferinin 89. yılında Gelibolu Tarihi Yarımadası yine eksilmeyen bir coşkuyla on binlerce vatanseveri şehitlerinin kanla suladığı topraklarında kabul etti. Bu defa yeni bir çehreyle güzel bir makyaj yapmışçasına gururla Abide ve sembolik şehitlikler 50 yıl sonra projelerine uygun olarak tamamlanmalarının heyecanını da hissettiriyorlardı.
Bu yıl savaş edebiyatına ilişkin ortaya konan eserler ve tarihi gerçekleri yansıtmaya çalışan toplantılara ilaveten ulusal bilince en anlamlı hediyeyi İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencisi 22 yaşındaki Kürşat Kızbaz verdi. Kendi deyimiyle sıfır maliyetle fakat on binlerce dolar değerindeki yardım ve destekle meydana getirdiği “Çanakkale Destanı” belgeselini Atatürk’ün “ Uzak memleket diyarlarında evlatlarını harbe gönderen analar, dindirin göz yaşlarınızı, evlatlarınız bizim bağrımızda uyumaktadır” sözünden hareketle I. Dünya Savaşının Çanakkale cephelerinde savaşan, yaralanan ve hayatını kaybeden tüm askerler ve aileleri anısına armağan etti.
Çanakkale Savaşı gerçekten bilinmezliklerle dolu. Cesaretin kahramanlığa dönüştüğü bu hikaye dünyanın gördüğü en kanlı olaylardan olmasına karşın barış, dostluk ve kahramanlıkla sonuçlanmaktadır. Bu yüzdendir ki son yüz yılın ‘Centilmenler Savaşı’ ve dehasıyla ünlü İngiliz devlet adamı Churchill’in en büyük oyunu olan ‘Dardanel Kumarı’nı kaybettiği olay olarak tarihteki önemini pekiştirmektedir.
Bu durum bile başlı başına göstermektedir ki savaşın nedenleri doğal, kaçınılmaz, sonsuza dek sürecek nedenler değildir. Ama nedenlerinin başında ‘Yaşam Savaştır’ (sözde) gerçeği yer almaktadır. Yani bu sözü söyleyenler, bu söze inananlar, savaş nedenlerinden birini oluşturmaktadırlar. Bu sözü günümüzde de haykıra haykıra söylemeye devam eden Endüstrileşmiş Batılılar, hem “barış endüstrileri” (turizm-seyahat) ve “savaş endüstrileri” için yeni hammadde arayışında, hem de yapılmış mallarını satmak için pazar kapışmalarında yerli halklar kadar birbirleriyle savaşa giriştiler, girişmektedirler. Bireysel, sınıfsal, ulusal çıkar amaçlarıyla giriştikleri bu savaşları dinsel, etik amaçlar örtüsü altında gizleyip savunmak zorunda kaldılar, kalmaktadırlar.
18 Martın ardından binlerce kefensiz yatanı ziyarete gelen binlerin adımlarını sayarken ister istemez savaşın gerekliliği/gereksizliği ve canlarını feda edenlerin son dakikalarında neler düşündükleri üzerine yoğunlaştım. Galiba onlar tüm bu yaşadıklarının bir doğa yasası olduğunu düşünüyorlardı. Ama sonuçta Büyük Savaşın içerisindeydiler. Boyutunu anlamak için sanıyorum savaşın özgül tanımına inmek gereklidir: Savaş, insan topluluklarının, barışçı yollarla ulaşmak istemedikleri amaçlarına ulaşmak için, karşılarında engel olarak gördükleri topluluklara, topraklarını, mallarını ve canlarını ele geçirmekten yok etmeye dek varabilen örgütlü şiddet yoluyla iradelerini dayatarak (boyun eğdirerek) ulaşma yolunda kurumlaşmış bir tutumdur. (Adam Şenel, Bilim ve Gelecek Dergisi, Mart 2004, 1/37, “Savaşın Antropolojisi”)
Tanımı oluşturan kurumsallaşmış tutum belli ki insan olarak varlığımızın ilk aşamalarından toptan yok oluşumuzun sonuna kadar devam edecektir. Organik evrimimizden otoburluğa, Kültürel evrime geçişle birlikte etoburluğa, Leşyiyicilikten avcılığa, Avcılık ve toplayıcılıktan çiftçiliğe, Çiftçilikten çobanlığa ve nihayet Çobanlıktan askerliğe varana kadar savaştık, savaşacağız.
Dünya tarihinde Normandiya Çıkarmasına kadar yapılan en büyük kara, deniz ve hava harekatının yaşandığı bu topraklarda Çanakkale Savaşı ne ilk ne de son olacak. Tarih akan zamanda başka savaşları da sayfalarına kaydedecektir. Nasıl ki Romalı devlet adamı Caton’un ünlü haykırışı “Kartaca yıkılmalıdır!” Romalıları 3. Pön Savaşına kışkırttıysa, muhtemelen Akhilleus’un “Troya yakılmalıdır” emri Tahta At tuzağını hazırlamış, İngiliz generalin “Çanakkale boğazı mutlaka geçilmelidir” dayatması da yüz binlerin yaşamına mal olmuştur. Ve bugün 3. bin yılın başında Batılı emperyalistin “Irak yıkılmalıdır” çığırtkanlıklarına tanık oluyoruz. Benzeri yıkımların ilerde de olmaması için bizlere düşen sorumluluk savaş çığırtkanlarına cevap vermektir. Onlara her fırsatta karşı çıkmaktır. Böylece kafalarda beslenen yaşamın bir savaş olduğu düşüncesi yıkılmaya başlayacaktır.
Başaramayacağını anlayarak Anzac Koyu’nu sağ kalanlarla birlikte sessiz ve gizlice arkasına alıp Ege sularına açılan İngiliz generalin düşündüğü gibi “Bu savaşta eksik bir şeyler vardı. Bu savaşta NEFRET yoktu.” Evet, öfke duygusunun kişileri kavgaya, toplulukları da savaşa yönlendirmesindeki gerçeği yadsınamaz. Ama ateşin kesik olduğu zamanlarda siperler arasında çikolata, bisküvi, sigara, su alışverişinin yapıldığı ‘Centilmenlerin Savaşı’nda insanın amaçları karşısındaki engellerin yaratıp biriktirdiği, kavgaya, öldürmeye dek varan varabilen şiddet yollarına başvurabilmesine yol açan bir sabırsızlık tepkisi yoktu. Bu savaşta ilk insandan bu yana içimizde beslediğimiz KORKU vardı.
Biz onlardan daha fazla korkmuştuk. Bundan dolayı korkunun kaçmaya değil korkulana saldırmaya yol açan “güvensizlik” duygusu, Yüzyılın Dahisi’nin düşünme, örgütleme ve saldırı kararını vermesiyle birleşmiş ve bir devri sona erdirmiştir.
Zaferin 89. yılında tüm Mehmet’lerin ve Johny’lerin aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. Huzur içerisinde yatsınlar.
“Savaş insanların kafalarında başlar. Öyleyse, barışın savunma siperlerinin de insanların kafalarında kurulması gerekir.” UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) Kuruluş Sözleşmesinin ilk tümcesi (16.11.1945’te)
Deniz Dönertaş