23
Şubat
2026
Pazertesi
ÇANAKKALE

“YOKSA GENE GELİBOLU’YA MI ÇIKARMA YAPACAĞIZ ?”

Baştan söylemekte yarar var, okuyacağınız bu yazı karamsar öğeler taşımaktadır. Çünkü I.Dünya Savaşının Çanakkale Cephesinde yapılan şiddetli çarpışmalar ve dökülen onca kan, kaybedilen yüz binlerce canın hatırası sadece sembolik bir değerden başka hiçbir şey ifade etmemektedir. Bunu 89. su düzenlenen Anzac Günü anma törenlerinin gölgesi altında çarpıcı bir biçimde idrak ettim ve hislerimin beni nasıl bir kandırmacanın içerisine sürüklediğini biraz geç de olsa anladım. Nasıl mı?
Hürriyet yazarı Tufan Türenç’in ifadeleriyle “Bu törenin en etkileyici yanı kinden uzak olması, 89 yıl önce yapılan yanlış için özür dilenmesi, Türk insanına sevgi, barış eli uzatılması…Ve o gece, o koyda tüm ruhların en kutsal insani duygularla yıkanıp temizlenmesi…” Çok doğru. Fakat 1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun ortadan kaldırılması için emperyalist güçlerin sömürge ülkelerinin askerlerini kullanarak bütün güçleriyle dayandıkları Çanakkale’den yeterince ders aldıklarını ya da barış kültürünün faziletini anladıklarından söz etmek mümkün müdür ? Evet, belki halklar arasında dostluk ilişkilerinin kurulmasında ve İngiliz sömürgesi mazlum milletlerin bağımsızlık için mücadele bilinci edinmelerinde yararı olmuştur. Ama İngilizlerin Amerikalılara öğrettiği sömürgeleştirme ! ; siyasetinde ve küresel hegemonun yapısında bir değişiklik olduğunu ifade etmek mümkün değildir. Bu nedenle 89. yıl önce acı öğretinin aynısı bugün Irak topraklarında cereyan etmekte ve o zaman olduğu gibi insanların yaşamlarını cehenneme çevirmektedir.
Şimdilerde Anzac Koyunda Mehmetçiklerle koyun koyuna yatan Johnyler’in torunları birer ikişer biraz ötemizdeki Irak topraklarında hayatlarını kaybetmektedirler. Üstelik bu defa karşılarında hoşgörülü ve kinden uzak, soylu bir ruha sahip bir millet bulunmamaktadır. Çünkü bu savaşta bizde olmadığı biçimde düşmanlık ve nefret var. Bunun sorumlusu da egemenlik koşullarını sadece öldürmeye dayandıran ve aslında içerisinde bulunduğu çıkmazdan nasıl kurtulacağını kestiremeyen, dramla komedi arasında bocalayan, girdiği bataklıktan çıkmak için daha fazla asker ve paraya ihtiyaç duyan ABD yönetimidir. Hatta bu uğurda ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’in neleri göze alacaklarını çok iyi özetlediği “Yoksa gene Gelibolu’ya mı çıkarma yapacağız ? Biz bu filmi gördük, bu olamaz” (zikreden: Bob Woodward, Plan of Attack, 2004, s! ayfa 324) sözleri de değerlendirildiğinde tarihin tekerrür etmekte olduğu ve Türkiye’nin de bu yeni yapılanmada hedef ülke olduğu kolayca anlaşılacaktır.
Powell’in düşüncesini daha anlaşılır kılmak için ABD’nin Türkiye`yi İran ve Suriye planları çerçevesinde kullanılabilir noktaya getirme amaçlarına bakmak gerekir ki, 9. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel`in dediği gibi `fitneyi işletecektir` ve işletmiştir de. Artık `fitne` dönemi bitmiş ve yerini çok daha planlı uzun vadeli bir senaryo almıştır.
 Biraz daha ileri gitmek gerekirse kimi uzman görüşlere göre sırada 2004`ün sonlarına doğru ucunu gösteren yeni bir ekonomik kriz dalgasının iyice derinleştirilmesi ve toplumun iyice yıpratılması vardır. Bu dayatmaları kabul etme yönünde devlet mekanizması üzerindeki baskı arttırılırken; toplumsal çalkantılar toplumsal/sosyal dönüşüm mekanizmalarını da kolaylaştıracaktır.
O halde ne yapmalı ? Birincisi, 21. yüzyılda bilgi teknolojisine ve yeni ekonomiye odaklanmış İngiliz politikalarının takipçisi olanların savaşla dolu geçmişleri iyi bilinmelidir. İkincisi, İngiliz-Amerikan piyonu uydu devletlerin (Avustralya-Yeni Zelanda) bakanlarının, atalarının mezarı başında attıkları nutuklarda dile getirdikleri “dostluk, barış ve kardeşlik  içinde kalkınma” söylemlerine kanmamak gerekmektedir. Buna inanmamızı istiyorlarsa da önce Irakta ellerinde tuttukları silahı bırakmalı, uluslararası turizm hareketlerinde bizlere karşı olumsuz ekonomik etkileri gittikçe artan ‘Türkiye’ye gitmeyin’ uyarılarına son vermeli ve toplumsal, kültürel, ekonomik ilişkilerini geliştirmek için projeler yaratmalıdırlar.
Üçüncü ve son olarak ise; güçlü ülkelerin küreselleşme adına daha az güçlü ülkelerden istedikleri bilinmelidir: … sermayenin serbest dolaşımına engel olan devlet, organizasyonlar ve bürokrasinin kaldırılması, uluslararası sermayenin muhatabının devlet kurumları değil; yerel yönetimler ve özel kuruluşlar olması ve sermayenin serbest dolaşımına engel olan ulusal devlet anlayışının bertaraf edilmesi....
Conk Bayırında Atatürk heykeli önünde ‘Haka’ dansı yapan Yeni Zelandalıları seyrederken Büyük Komutanın “…onlar artık Türk Milletinin bağrında” sözleri gözümün önüne geldi ve ABD’li bakanın geleceğin savaş planlarını yaparken Gelibolu’yu anımsayıp “Biz bu filmi gördük, bu olamamalı” dileğine katılır gibi oldum. Fakat ne olur, ne olmaz, belirtmek lazım: Türk Milletinin bağrı yanık ve geniştir.
 
 
 
Deniz DÖNERTAŞ
Yayın Tarihi : 1 Mayıs 2004 Cumartesi 12:49:03


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?