“Matbuat, Basın derken Medya “ Bedii Faik’in anılarının bu başlığı, aslında “Dördüncü Kuvvet” denilen “erk”in evrimini ifade ediyor… Bu “evrim” sadece isim değişikliği midir, şekil değişikliği midir, yoksa “tekâmül” müdür, “gelişmek” midir? Yoruma bağlı – en azından tartışmalı!
Eskiden, sadece yazılı “matbuat” vardı. Sonra adı “basın” oldu. Ve radyo çıktıktan sonra,” Basın – Yayın” oldu…
Şimdi de TV ve internetle birlikte, “Medya”! uydular aracılığıyla, dünyanın her tarafına aynı anda ulaşan radyo sinyalleri, TV görüntüleri ve İNTERNET, insanlığı, Marshall McLuhan’ın öngördüğü gibi, “Gutenberg-matbuat” galaksisinden, “Global Medya Köyüne” sıkıştırdı… Bu, “şekil”, teknoloji ve adeta hudutsuz imkânları bakımından, aslında müthiş bir evrim.
Ya, “iletilenler”, muhteva ve muhtemel mahzur ve tehlikeleri? “Internet” sözde “sanal” alanında, Orgeneral Hilmi Özkök’ün de işaret ettiği tehlikeler?... Ve iletişim araçlarının, muayyen tekellerde ve büyük ülkelerde toplanası ve bu güçlerin bu araçları “kullanarak” özellikle gelişmekte olan ülkelere kültür- enformasyon baskısı yapmaları- “kültür ve enformasyon emperyalizmi” tehlikesi’!
İÇERDE…
Aynı sorunlar ve tehlikeler, mahzurlar, ülkelerin içinde de varit. Bununla birlikte, yazılı basında şekil, baskı ve dizgi teknolojisi, grafik düzeni, Televizyonculukta da, programcılık, görüntü bakımından, çok ileri düzeye ulaşan, medyamız içerik bakımından. Nerede ve nasıl?
“Dördüncü Kuvvet” - bağımsız “medya” demokrasinin işlemesinde de en önemli unsur! Ancak medyamız bu işlevi layıkıyla yerine getirebiliyor mu? Ve en önemlisi, gerçekten “bağımsız” mı?
Benim gazeteciliğe başladığım zamanlarda, matbuat- basında gazete sahiplerinin hemen hemen hepsi gazetecilik mesleğinden gelen kişilerdi. Fakat teknoloji geliştikçe ve pahallılaştıkça –büyük sermaye işi oldu ve medya holdingleşti. Gerçek şu ki bugün medya- basın, TV ve Radyolar, başlıca üç holding gurubunun “tek” ellerinde.
Dağıtım ve reklâmlar da onların “tek” ellerinde. Bunların karşısındaki “müstakil” bazı gazete ve TV kanallarının güçleri ve rekabet imkânları da kısıtlı, hatta büyük gurupların elinde! Bu şartlarda, İktidarlarla çıkar ilişkileri olan holding gazete ve TV’lerin, gerçekte tam bağımsız muhalefet ve denetim görevlerini yapmaları çok güç… Bu koşullara rağmen gene de yapıyorlarsa, bu da, yönetimdeki, gerçek gazetecilerin ve bazı köşe yazarlarının cesaretleri sayesinde…
Ancak onların da kaderleri holdinglerin iki dudakları arasında! Bu böyle olunca, demokratik işlevlerini, tam anlamıyla, yapan “bağımsız” bir medyadan söz etmek güç!
Ama İktidar ve Başbakan gene de bu medyadan memnun değiller… Medya köşe ve programların da tenkitler artıkça öfkeleri de artıyor. Medyayı “yabancı servisler tarafından manipüle edilmekle ve bir şeyler karşılığında” yazmakla suçluyorlar!… Herhalde holdingleri de sıkıştırmayı bile düşünürler.
Ne var ki, iktidarların, Başbakanların, medyayı böyle karşılarına almaları hep hüsranla sonuçlanır… 27 Mayıs 1960 öncesinde zamanının iktidarı patronlarla iyi ilişkiler kurarak, ”idare etmek” istemiş ve asıl gücün, son sözün çalışan gazetecilerde olduğunu anlamamıştı.
Ve sonunda Basına karşı hiddeti hüsranla neticelenmişti. Bugün de, iktidarın tutunu hayra alamet değil- bence bir somun başlangıcı… Ben bum filmi daha önce görmüş ve faturasını da şahsen ödemiştim!
MEDYAYI “KULLANMAK”
Nihayet, basının, medyanın “kullanılması”,”manipüle” edilmesi konusu… Mesleğimiz hakkındaki bu iddiaya hepimiz reaksiyon gösterdik, ama maalesef bazı gazetecilerin kullanıldıkları ve hatta satın alındıkları evinsel bir meslek sorunu.
En masum şekli, benim de, dış görevlerde basın ataşesi ve basın müşaviri olarak yaptığım, uygulama; bulunduğum ülkenin medya mensuplarını, , ülke davaları konusunda yönlendirmeye çalışmaktı, ama satın alarak değil. En fazlası yemeğe davet ederek ve yılbaşlarında hediye sepetleri göndererek! Fakat medyayı manipüle etmenin, kullanmanın en kötü örneği AB eski Türkiye temsilcisi Karen Fogg’un yaptıklar idi!
Ancak aynı yöntemler yabancılar, sözde Sivil Toplum örgütleri ve AB tarafından da, burslar, seyahat davetleri, sempozyumların finanse edilmesi şeklinde yapılmakta…Mesela, sormak gerek; acaba AB, hem de gizlemeye gerek görmeden “Çerkezlerin” kimlik arayışlarına ait bir kitabı neden finanse eder? Bunlara karşı çare, uyanık olmak ve “iyi dürüst gazetecilerin çürük elmaları köşelerinden ve medyadan “kovmaları” –en azından, onları “bastırmaları”!