Şırnak Uludere’de, “terör güzergâhında 35 kaçakçı vatandaşın Hava Kuvvetleri uçakları tarafından öldürülmesi” neresinden bakarsanız vahim bir olay. Türküleri ömürler boyu sürecek ve ülkemizin üzerine çökecek!
***
Bu tür olaylar, savaşlarda, hele böyle kirli bir savaşta maalesef olası. Hem, unutulmasın, belki de PKK tarafından kandırılmış bu 35 gencimiz o “terör güzergâhında”, PKK’nın geçiş yollarında kaçakçılık yapıyorlardı. Ne kaçırdıkları, kime hizmet ettikleri malum değil. Gerçekler herhalde tahkikat sonunda ortaya çıkar, çıkmalıdır!
Şimdi olayın esası bir tarafa bırakılmış, istihbaratın kimin tarafından verildiği mesele haline getiriliyor... Uludere olayı, iktidara ve TSK’ya vurmak için malzeme yapılıyor!.. Hangi hükümet, hangi ordu kendi insanlarını böyle vurur!.. Korkarım; alavere dalavere, sonunda faturayı yine TSK’ya çıkaracaklar!..
Olayın esasından ziyade bu “kaçakçıları vurmak” için istihbaratın kimden geldiği soruluyor ve türlü komplo teorileri üretiliyor... Hatta bir “PKK-ABD-derin Ankara” işbirliğinden söz edenler var! Eğer böyle komplo teorileri olacaksa benden de bir tane: PKK-BDP, bu olayı iç savaşı tahrik etmek için tezgâhlamış olabilir!
Bu teori akla daha yakın; çünkü BDP bu olaydan sonraki eylem ve sözleriyle Demirtaş ve Leyla Zana, Türkiye’nin artık iflah kabul etmeyecek derecede bölündüğünü, “Büyük Kürdistan’ın” kurulacağını açıkça ilan ediyorlar...
Bazı malum yazarlar olaya hemen “katliam” yaftasını yapıştırdılar... “Katliam” sözü ucuzladı; işportaya düştü; “Katliam kültürümüzde varmış” diyenler çıktı.
“Özür dilemek” de moda oldu! “Ermenilerden, Hrant Dink’ten, Dersim’den” özür dileyeceğiz; hatta bütün dünyadan!!! “Ağlama Duvarı’ndan” özür dileyeceğiz.. Büyük Türk milletini “özürlü” yaptılar. Ancak “baş sağlığı dilemek” başka ve farz olsa da, Devlet ve millet olarak kimseden özür dilenemez!..
Bu savaş-operasyon hatası üzerine, Devletin başından askerine kadar, bir operasyon hatasından dolayı herkesten “özür” dilense de yetmez; daha fazlasını isterler!
***
Bu kayıplar karşısında insan olarak üzülmemek mümkün değil... Yakınlarına başsağlığı dilemek de insanlık vazifesi. Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar ve Genelkurmay bu insanlık vazifesini hemen yaptılar... Ancak olayı gerçek boyutlarından çıkarıp, artık fazla abartmamak gerek... Tevazumuzu, insanlığımızı anlamıyorlar ve zafiyet telâkki ediyorlar... İnsanlığımızı anlamadıkları hemen belli oldu...
Bombardımanda ölen 35 kişi için taziye ziyaretinde bulunmak üzere Gülyazı köyüne giden Uludere Kaymakamı Naif Yavuz, ziyaret sırasında bir grubun taşlı ve yumruklu saldırısına uğradı!.. Hastanelik oldu... Onların insanlığı da işte bu!..
Farkında mıyız?.. Uludere olayı üzerine salya sümük dökenler bu saldırının anlamını ve asıl hedefinin “Devlet” olduğunun farkındalar mı?..
Devleti, Cumhurbaşkanını ve memuru olduğu hükümeti temsil eden Kaymakam Naif Yavuz’a atılan tekme ve yumrukların, asıl Türkiye Cumhuriyeti devletine atıldığının ve nelere yol olacağının farkındalar mı?..
Bu saldırı, bu “Uludere Olayı” , kaçakçıların öldürülmesinden çok daha vahim ve anlamlıdır. Oradaki saldırganlara hedef gösteriyorlar, devlete meydan okuyorlar... Hasip Kaplan bakanlara “Sakın ha oraya gitmeyin. Herkesin üzerinde silah var” diyor!.. Düşünün; devlet hükümet oralara gitmeyecek, gidemeyecek; çünkü orası Kürdistan!..
Böyle bir durumda Mustafa Kemal ve İsmet Paşa ne yaparlardı?.. Oraya hemen giderlerdi! Ve gereğini yaparlardı! Çünkü yapmasalardı bütün olacaklara daha o zaman yol açılırdı...
Şimdi de Uludere’de bölücüler, PKK ve BDP’ye fırsat çıktı... Bu olayı kanatana kadar kaşıyacaklar... “Kan” demek, iç savaş demek ve bunu da açıkça söylüyorlar. Çünkü Türkiye’yi bölüp “yabancı yardımıyla Büyük Kürdistanın” yolu bu!
***
“Düşük Yoğunluklu” savaş artık çok “Yüksek Yoğunluklu”; 35 kişinin ölüsü üzerinden, 75 milyonumuzun kaderi söz konusu! ..
Dünyanın bir yerinde bir ülke düşünün.
Bu ülkenin nalbantları; sabah akşam kendilerinin ve benzerlerinin durumuna aldırmaksızın, at binicilerini savunuyor olsunlar.
Sababhtan akşama kadar, ateşin önünde nala şekil veren kendileri. Atı nallarken, at tarafından tekmelenme riski olan kendileri. Bu risk olmadığında bile, atın kokusunu çeken yine kendileri. At sahibi tarafından paylanan kendileri. Düşük bir kazançla hayatlarını idame ettirmek zorunda olan kendileri.
Ama ısrarla at binicilerini savunuyorlar.
At binicilerinin tuzu kuru. Az emek ile idame edilen bir yaşam. Gelecek endişeleri yok. Her şey onlar için seferber.
Böyle bir durum olabilir mi? Diyelim ki gerçekten oldu. O ülkenin nalbantlarının ruh sağlıklarının doğru olduğu iddia edilebilir mi?
Denebilir ki; bu nalbantların tek geçim kaynakları at nallamak. Bu nedenle at binicilerini savunmalarının arkasındaki ana fikir; müşterilerini kendilerine karşı duyarlı tutumak.
Peki nalbantların yerine su sakaları (sırtında su taşıyanlar), kendi konumlarına bakmaksızın, at binincilerini savunsalar, bu daha patalojik olmaz mı?
Türkiyede asker savunucularını çoğunun yaptığı; yukardakinden pek de farklı değil. Üstelik o kuruma en büyük zararı yine bu tür insanlar veriyorlar.
Her meslek erbabı, ülkesi ve insanlık adına kendi mesleğini savunmalı, yaptığı işleri en üst seviyeye taşımalı. Başka mesleklerin avukatlığına soyunmamalı.
Bir kere samimi görünmüyor, ikincisi kurumun geldiği durum düşünüldüğünde, bu gönüllü avukatların niyetleri şüphe yaratıyor.
Fayda yerine zarar verdikleri aşikar değil mi?
Saygılarımla. K. Mükremin BARUT
Aziz Nesin'in, "yüzde altmış" (daha sonraki düzeltmesiyle yüzde yetmiş) varsayımı ile, Türk milletini değil, hangi kesimlerin özürlü olduğunu ortaya koyması böylelikle anlaşılmış oluyor ! (açıklama: bu orantılama, Anadolu'nun yüzde doksanı Türk olanları kapsamamaktadır ve pekaka melunlarını kastetmektedir; ayrıca Kürt vatandaşlarımızı da tenzih ederim)