İkinci Dünya Harbinin sonunda, Alman ordusu Paris’ten çekilirken, an ve Hitler’in, Alman Komutana şehri terk etmeden Paris’i ateşe vermesi emrine rağmen, komutan, vicdanın sesine uyarak, bu muhteşem şehri yakmamıştı… Bu olay ve o günlerde direniş hareketinin faaliyeti, Larry Collins ve Domınıqe Lapierre tarafından yazılan ve sonra da film olan ““Paris Yanıyor Mu?” kıtabının konusuydu. ….
O zaman, Paris yakılmamıştı, ancak sonra 1968 Mayıs’ında, Fransa’da yaşanan gençlik başkaldırılarında, Paris’te bu sefer binalar, otomobiller otobüsler ateşe veriliyor. 1968 Mayısında, ben de, adeta kuşatma altında kalan Paris’te görevli idim. Biz şehrin burjuva semti Neuilly’de oturuyorduk, olayların merkezi olan Sorbon’dan sol kıyısından uzakta idik, ama öğrenci genç kızımız, gençlerin arasında ve yanında idi. Uzaklarda patlayan krimojen bombalarının, örgencilerle, CRS denilen toplum polislerinin çatışmalarını uzaktan duyuyor ve yüreğimiz ağzımıza geliyordu. Olaylar, De Gaulle’ün Paris’e gelmesi ıle sona erince, derin bır nefes almıştık.
VE ŞİMDİ...
Şimdi 2005 yılında“Paris neden yanıyor?” Başbakanımız, Almanya’ya giderken uçakta artık gelenek olan “mini basın konferansında”, Taha Akyol’a, bu acı olaydan ve “kıssadan” hemen hisse çıkarmış; özetle, Arap,Cezayirli, Faslı Müslüman göçmenlere türban dayatması yapıldığı için yabancılaştırılmış olduklarından etrafı yakıp yıktıklarını söylemiş; bence, bu dayatma ve yabancılaştırmanın- ülkemizde de tehlikeli neticelere açabileceğini ima ediyor! Bu tartışılmaya değer, fakat aynı zamanda da tehlikeli de bir yorum ve işaret!
Fransa’da,İngiltere’de, ”göçmenlerin”’in çoğu , sömürgeciliğin kötü mirasları; bır bakıma bu ülkeler bu “göçmenleri” kabullenmekle günahlarının bedelini ödüyorlar. Fakat, özellikle Fransa’ya ve Almanya’ya çalışmak için gelen be gene bu ülkelerin naçar katlandıkları, “göçmenler “de var. Çoğu Müslüman olan bu insanlar örf, adet ve kılıklarıyla, içinde yaşadıkları topluma uyum sağlayamadıkları ve de sağlamak istemedikleri için, problem oluyorlar. Bu göçmenlerin, kendi geleneklerine ve değerlerine, sadık kalmaları olağandır da , kılık ve kıyafet ve türban konusunde direnmeleri, en azından tartışmalıdır; kendilerini toplumdan ayrı tutmak güdüleri olarak tefsir edilir. Ancak, o zaman, bu ülkelerin yerli halklarının da, kendilerini topluma uyduramamakta direnenleri yadırgamaları ve onlara karşı tepki göstermeleri de tabii olur!
Bu olay, netice itibariyle, Avrupa Birliği üyelerinin ve Avrupa halklarının, genellikle yabancı ve Müslümanlara ve özellikle Türkiye’nin üyeliğine karşı dirençlerini ve karşı olmalarının kökenlerini de gösteriyor. Fransa İçişleri Bakanı Sarkozy, tavır ve sözlerinden dolayı kınanıyor ama, Avrupa’da, Fransa’da ve Almanya’da, çoğunluk onun, esasta haklı çıktığına inanacak, ve genellikle Avrupa’da, bu olaylar tam üyeliğimize karşı koz ve gerekçe olarak da kullanılacaktır ve Başbakanımızın türban konusundaki yorumu da ters tepki yapacaktır. “Uygarlıkların İttifakı” ideal olarak güzel de, maalesef bugünden yarına gerçekleşemeyecek. Hem, bu “ittifakta” hangi uygarlığın üste çıkacağı da tartışmalı oldukça!
Türbanlı ve tesettürlü bir Türkiye’nin , bırakınız Atatürk’ün çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak hedefine uymamasını , bunun ,İktidarın, AB’ ne tam üye olmak çabalarına da engel olacağı aşikar. .
“Paris ,şimdi neden yanıyor?” sorusuna cevap verirken , kuruların yanında yaşların da yanmamasına dikkat gerek!