Kurtarma ve önlem paketleri, küresel kriz sayesinde her ülkenin gündemine girmiş vaziyette. Başta ABD olmak üzere, hemen her ülkede kriz şartlarının ağırlaşmasıyla otomotivden finansa birçok alanda kurtarma paketleri açıklanıyor. Devletler, doğrudan yardımlar ya da teşviklerle özel sektörü ayakta tutmaya çalışıyor.
"Kapitalizmin krizi" tartışmalarını da körükleyen bu durum artık kaçınılmaz hal aldı. Ancak öyle bir sektör var ki, yardım paketleri kapsamına alınıp alınmayacağı başlı başına bir tartışma konusu. Tartışma yaratan soru ise şu: Krizde zora düşen gazetelere de devlet yardımı yapılmalı mı?
Geçen kasım ayında Business Week'te yayımlanan bir makaleyle bu konu ABD'nin gündemine taşındı. Yazıda, gazetelerin diğer özel sektör şirketlerinden farkı bulunmadığı ve kurtarma planına dahil edilmesi gerektiği vurgulanıyordu.
ABD'deki gazetelerin yıllık maliyetlerinin 45 milyar doları bulduğu ancak kriz dönemindeki reklam gelirlerinin yaklaşık 15 milyar dolar civarında olduğu düşünülürse bu istek makul karşılanabilir.
ABD basınında bu öneriye ekonomik ve etik açıdan farklı şekilde yaklaşanlar oldu. Etik açıdan yöneltilen eleştiriler, devlet yardımının gazetelerin bağımsızlığını etkileyeceği yönünde. Böyle bir "kurtarma planı"nın gazetelerin yayın politikasında değişiklik yapmaları anlamına geldiği ve ABD içinde bir "yandaş basın" tartışmasının başlayacağı düşünülüyor.
Basılı basın batsın!
"Gazeteleri kurtarma planı"na ekonomik açıdan yöneltilen eleştiriler ise kapitalizmin ruhuna daha uygun. Özellikle basılı gazetelerin biyolojik ömrünü tamamladığı görüşüne sahip internet basını, bu "şirketlerin" batmaya mahkûm olduğu ve olası bir yardım paketinin parayı sokağa atmak anlamına geleceğini iddia ediyor.
Konuya farklı bir açılım Pulitzer ödülünü iki kez kazanan gazeteciler Donald L. Barlett ve James B. Steele'den geldi. Bu ikili, yayımladıkları bir yazıyla araştırmacı gazeteciliğin desteklenmesinin demokrasi açısından gerekliliğini oldukça ikna edici örneklerle ortaya koydu. ABD'de hükümet değiştiren "Watergate Skandalı"ndan Vietnam Savaşı'na kadar araştırmacı gazetecilerin etkisini anlatıp, "Demokrasi için araştırmacı gazeteciliğe destek şart" dediler.
Oldukça gürültü çıkaran, gazetelere devlet desteği konusu sonunda ABD Kongresi'nin gündemine kadar geldi. Ama bu konuda kafaların hâlâ karışık olduğunu söylemek gerek. Amerikalılar gazetelerin de otomotiv sektöründe faaliyet gösteren şirketler gibi değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine henüz karar verebilmiş değil.
Oysa Avrupa'da bu kararı çoktan vermiş ülkeler bulunuyor. Gazeteleri kurtarma paketine dahil eden Fransa, destek için 600 milyon euroluk bir paket hazırlarken farklı bir uygulama da yapıyor. Buna göre 18 yaşından büyük her Fransız vatandaşı, bir gazeteye ücretsiz olarak abone olabiliyor, bu para da devlet tarafından karşılanıyor.
Türkiye ne yapacak
Tabii gazete okumayı bir sosyal hak olarak gören ve gazete okuma işini ABD'deki kadar serbest piyasa şartlarına bırakmak istemeyen Fransızlar açısından bu uygulama doğal karşılanabilir.
Peki ya Türkiye? Her şeyden önce başbakanının gazeteleri boykota çağırdığı bir ülkede böyle bir yardım paketinin kabul edileceğini düşünebilmek için iyimserlikten fazlası gerekiyor. Hem halihazırda herkesin birbirini "yandaş"lıkla itham ettiği bir medya yapılanmasında olası bir devlet yardımının ülkeyi savaş alanına çevireceği öngörüsünde bulunmak bir kehanet olmasa gerek. Zaten Türkiye'nin bu konudaki tarihi tecrübelerinin de çok farklı sonuçlar doğurmadığı görülüyor.
Türkiye'de gazetelere devlet desteği, Demokrat Parti döneminde pek de hayırlı olmayan bir şekilde gündeme gelmişti. 1957 yılında Demokrat Parti'nin kâğıt ithalatını devletin tek elden sağlamasına yönelik çıkardığı yasa, bazı gazeteler için iyi, bazıları için ise kötü haber anlamına geliyordu. Kanunla birlikte devlet gazetelere kâğıt tedarik eder hale gelmiş, ancak bu "yardım" kısa sürede politik sonuçlar doğurmuştu. Demokrat Parti'ye yakın gazeteler kâğıt sübvansiyonundan yararlanırken bu konuda kısıtlamaya takılan birçok muhalif gazete maliyeti çıkartamadığı için kapanmak zorunda kalmıştı.
Aynı dönemde yapılan başka bir "devlet yardımı" da benzer sonuçlar doğurmuştu. İlanların devlet eliyle dağıtılmasına karar verilen bir yasayla Zafer gibi dönemin iktidarına yakın gazeteleri ilana boğulmuş, muhalif gazeteler ise hiç ilan alamaz duruma düşmüştü. Sonuçta 1960 darbesine kadar gazetelere devlet yardımları, politikanın bir tezahürü olarak kalmıştı.
Bugüne döndüğümüzde, basındaki ortamın Demokrat Parti döneminden çok da farklı olmadığı söylenebilir. Gazetelere olası bir devlet yardımının durumu daha da kötüleştireceği kesin. Gazete okumaya Fransa kadar "sosyal" bakmadığımız ortada. Devlet yardımının ise ABD'deki gibi, etik ve ekonomik açıdan tartışılmayacağı da öyle. Yine de Türkiye'deki tecrübelere bakıldığında bu konuda tamamen "serbest piyasacı" düşünmek herkes için en hayırlısı olacaktır.