Düşlerimizi gerçekleştirdiğimiz uçsuz bucaksız bir plato olarak tasarlanan televizyonun vaatleri, bizleri bir ömür boyu oyalayacak güçtedir. Paketlenen imajlar asla elletilmez
Sabah: Türk kahvemin son yudumunu, yurdumun dört bir yanında açılan Amerikan kıraathanelerinin inadına içiyorum. Bir yandan da ayılmaya çalışıyorum. Çok yorgunum. Karar verdim: Bugün evden çıkmıyorum. Tekli koltuğa çakılıp televizyon seyrederek beni dışarıdan ayıran ya da benim öyle sandığım evimden dünyaya açılmayı planlıyorum ve düğmeye basıyorum. Korkunç bir çığlık! Hani ağlamakla gülmek, acı çekmekle zevk almak arasında. Tonu son derece muğlak bu sesin belirsizliğini, birkaç saniye içinde ekrana gelen görüntü “ortadan kaldırıyor” neyse ki. İki çocuğu feci şekilde katledilen bir anne, faillerin yakalandığını söyleyen sarışın uzun saçlı sunucuya sarılıyor. Acılı anne, faillerin görüntüleri ekrana geldikçe daha çok bağırıyor. Sarışın kadın, canı çok yanan anne bağırdıkça mutlu oluyor, çünkü...
Birkaç saat sonra: Kahvemi tazeledim. Görüntüde bir başka sarışın kadın... Kendisi gibi olmak için can atan kadınların tam karşısında oynuyor... Bir anda el hareketiyle orkestrayı durduruyor. Arkadaki kadına sesleniyor ‘Söyle, anam!’. Sıradan kadın ‘Sultanım, çocuğum olmuyor, çok çaresizim’ diye haykırıyor. Sarışın kadın, ‘herifi bırakıp buralara geleceğine...’ diyor ve orkestraya işaret ediyor, müzik başlıyor, sarışın kadın oynamaya devam ediyor, çünkü...
Öğlen: Düğme beni başka bir kanala taşıyor. Kanal deyince aklıma seneler önce yayınlanan Güzel ve Çirkin dizisinin efsanevi kahramanı Vincent geliyor. Burada gördüklerim “şekil itibariyle” Vincent’ı feci halde aratıyor. Bu kez sarışın olmayan sunucu kadın ekranda ağlıyor. Neden mi? Bilmiyorum. Zaten kendisi de hadiseyi çok uzatmadan hemen toparlanıp mutfak şeklinde dekore edilen bölüme geçiyor. Bu bölümün gündemini elmalı zencefilli tatlı oluşturuyor. Sunucunun, dört başı mamur kadın imajını yerle bir eden gerilimi, elmaların oyulma işleminde hemen hissediliyor. O arada kadının yanında bir adam duruyor. Ben adamın görevini, “işte tatlıyı tadacak talihli” şeklinde yorumlarken, canlı bağlantıyla programa katılan hanımın sunucudan işittiği azar beni kendime getiriyor. Malum elmaların format gereği yayına yetişmesi gerekiyor. Sunucu bu nedenle gerildikçe geriliyor ve geriyor. Telefondaki ses sorusuna geçerken, sunucu kadın araya girip elmaların artık kızartılabileceğini müjdeliyor. Konumu kafamda hâlâ tam olarak netleşmeyen adamın sesine kızgın yağa atılan elmaların görüntüsü eşlik ediyor. Adam telefondaki kadına, bu şartlarda hiçbir hak iddia edemeyeceğini söylüyor. Şartlar ne, hangi haklar? Aman ne önemi var! Elmalar yayına yetişti ya, gerisi bundan böyle ben dahil ekranları başındaki hiç kimseyi çok fazla ilgilendir(e)miyor.
İkindi: Elmalar pişti, kanal değişti. Bu kez konsept diğerlerinden farklı. Birilerinin yuvası yapılıyor. Bu projede çalışabilecek dişi kuşlar; evi, arabası, emekliliği olan bir erkek kuş arıyorlar. Tahammül edilir gibi değil. Düğmeye basıp oradan hızla uzaklaşıyorum. Ortayaş üzeri bir kadın... Hikâyesinin bilinen yüzü son derece trajik. Bilmediğimiz bir yanı kaldı mı diye soracaksınız? Varmış. O, aynı zamanda bir çöpçatanmış. Sanki başına gelenlerin hiçbiri yaşanmamış. Sanırım üçüncü kahvenin şekeri fazla kaçmış.
Akşam: Ana haber bülteni başladı; reklamlar, özetler... Sağ alt köşede bir kronometre: Hop! Uyuşturulmuş beyinlerimizle “canlı canlı” canlı yayındayız. Anchorman konuya girdi bile. Bu, aynı müzikle yayınlanan ikinci haber. Haberin içeriği ve onu daha dokunaklı hale getiren müzik çok tanıdık: Darren Aronofsky’nin 2000 yılında Hubert Selby Jr’ın aynı adlı eserinden sinemaya uyarladığı Bir Rüya için Ağıt’ın müziği. Filmi hatırlayınca, şuursuzca yaşadığım günün etkisinden arınıyorum yavaşça.
Mükemmel dünya
TV programlarındaki imajların sihirli bir değnekten korkunç bir kırbaca dönüşme sürecini gözler önüne seren Bir Rüya İçin Ağıt, “mükemmel dünya” sanrılarının sancılarını son derece çarpıcı bir dille işlediği için özeldir (Filmi izleyenler bilir, izlemeyenlere şiddetle tavsiye edilir). Kitle medyasının yarattığı yıkım ve bunalım, filmin kahramanı Sara Goldfarb’ın trajedisinde ince ince işlenir. Bağımlısı olduğu TV programından gelen bir telefonla hayata yeniden “bağlanan” Sara, o gün için giyinmeyi hayal ettiği kırmızı elbisenin yerine “beyaz bir gömlekle” yetinir. Ancak gerçek ve hayal öylesine içiçe geçmiştir ki kapatıldığı hastane odasında bile, zihni hâlâ bedenine kırmızı elbisenin içinde olduğunu hissettirir. Kitle medyasının manifestosunun birinci maddesi olan “rüyalarınız itinayla gerçekleştirilir” bir kez daha etkisini gösterir.
Düşlerimizi gerçekleştirdiğimiz uçsuz bucaksız bir plato olarak tasarlanan televizyonun vaatleri bizleri bir ömür boyu oyalayacak güçtedir. Paketlenip sunulan imajlar ise daimi gösterilip asla elletilmeyen cinstendir. Bedeni sıfırlamaya çalışırken aklınızdan olabileceğiniz, yalnızca ayaklarınızın yere sağlam bastığı, ateşin yaktığı zaman şiddetle acıttığı bu dünyanın gerçeğidir. Gerçeklerle yorulan aklınız, küçük bir pansumanla kablolu cennete göre yeniden tasarlanır. Düşlerinizdeki kırıklar aynı anda alçıya alınır. Örneğin, sizi terk eden sevgilinizin yerini sert ama şefkatli, yılmayan, yıkılmayan, Doğu’yu sırtında taşıyacak kadar geleneksel, Batı’yı kucaklayacak kadar evrensel insanüstü bir varlık alır. Bütün bunlara karşın sizden beklenen, kralın çıplak olduğunu söyleyecek çocuğa hiçbir şekilde inanmamanız olacaktır. Hoş, ‘Tele Harikalar Diyarı’nın sorumluları kendi yarattığı kahramanlardan başkasına kulak asmamanız için zaten ellerinden geleni yapacaktır.
Kırmızı elbiseyi beklerken kendisini beyaz gömleğin içinde bulanların ve bütün bunlara rağmen kendisini hâlâ kırmızı elbisenin içinde sananların acısına nasıl bir “reçete” yazılır bilmiyorum. Bildiğim tek şey, Jean Baudrillard’ın, bizi ve cam ekranın arkasından peri kızı, yargıç, polis gibi sayısız rolü şuursuzca görev edinenleri biraz olsun ayıltabileceğini umduğum, TV üzerine yaptığı özlü tespiti. Katılmak ya da reddetmek sizin tasarrufunuzda...
“Televizyon gece nedir bilmiyor. O, kesintisiz gündüz demek. TV karanlıktan, geceden ve nesnelerin arka yüzünden duyduğumuz korkunun simgesi. Hiç sönmeyen ışık, gece gündüz dönüşümüne son veren ve hiç sönmeyen bir aydınlatma”.(1)
NURGÜL ERYEŞİL: GSÜ, yüksek lisans
1. Baudrillard, Jean (1990), Siyah ‘An’lar, Çev. Ayşegül Sönmezay, İstanbul Ayrıntı Yayınları