Ara Güler'in babası, bir gün oğluna çıkışıyor. "Röportajlar yapıyorsun, fotoğraflar çekiyorsun ama bir gün alıp da beni memlekete, doğduğum yere götürmeyi düşündün mü?" Güler, köyünden çocukken ayrılmış babasını alıp Şebinkarahisar'ın Yaycı köyüne götürüyor. Yaşlı adam, çocukluğunu geçirdiği evi, çeşmeyi, harman yerini sorup buluyor, saatlerce dövene biniyor, hatta dayanamayıp ağlıyor. İstanbul'a döndüklerinde ise "En önemli şeyi unuttuk, köyün yemişlerinden almadık" diye hayıflanıyor. Yaşlı baba, bir süre sonra ölüyor.
Cenazesinin kalkacağı gün, ellerinde bir tahta kutuyla Yaycı köyünden iki kişi kapıyı çalıyor. "Babanız geldi köyünü gezdi, ama yemişlerini almadan döndünüz. Biz de gelirken ona yemiş getirdik" diyorlar. Güler, küçük naylon torbalara dut kurusu, pestil, erik kurusu koyuyor, babasının tabutuna yerleştiriyor. Bu, daha çok fotoğrafçı olarak tanıdığımız Ara Güler'in "Babil'den Sonra Yaşayacağız" adlı hikâye kitabından bir ayrıntı.
Sözgelimi Ara Güler, Türkçe gazete ve dergilerde fotoğrafçılığıyla ün salarken, hikâyelerini, öteki Ermeni yazarlar gibi Ermenice yayınlarda yayınlamayı seçmiş. Sanırım bunun tek istisnası, 1960'lı yıllarda "Yalnızlar" adlı romanını yayınlayan Zaven Biberyan'dı. Bu eserleri belki bize 1990'ların postmodern atmosferi getirdi ama hayıflanmamak elde değil;
http://www.suryaniler.com/msgcontent.asp?ID=4627&GroupID=1