Konunun önemi dolayısıyla, 17 Aralık yaklaşırken bıkmadan usanmadan tekrar edeceğim:
AB, 2005 senesinden itibaren Türkiye’den istediği nitelikte senede asgari 100 bin işçiyi aileleri ile beraber almaya başlasın. Biz de, kendi talebimizle AB ile özel statü anlaşması yapalım ve tam üyelikten; 2005’ten itibaren asgari 15 sene müddetle, asgari senede 100 bin işçi alınması anlaşması karşılığında vazgeçelim....
Bir taraftan ancak kolonileşerek kurtulabileceğimizi düşünenler bastırırken, diğer taraftan bıktırıcı baskılar bazılarımızı düşünceye sevk etmeye başladı:
- Zana ve arkadaşlarının, Abdullah Öcalan talimatıyla ortaya koydukları, ileride Öcalan’ın tabiri ile “ulus devleti reddederek”, ilk etapta özerklik, sonra da Irak, Suriye ve İran Kürtlerinin konferedasyonunu istiyorlar, Avrupa’daki bazı mahvillerden de kendilerine müthiş bir destek var. İlk etapta Öcalan’ın serbest bırakılması, hatta kendisinden özür dilenmesi filan falan da işin cabası.
- Patrik, ekümenikliğini ilan etti! Bu ilan uluslararası alanda kabul görmeye başladı. Bu tavır içerideki bazı gazeteciler, Fethullah Gülen’in Abant Platformu’nu idare eden profesörlerden de destek görüyor. Hiç merak etmeyin ekümenikliğin arkasından halifelik de gelecek.
- Geleceğinin işaretini Güler Kömürcü’nün yazısın son paragrafında görüyoruz. Gülerce Zeyno Baran ile görüşmüş. Zeyno Baran diyor ki:
“Yeni Osmanlı modeli Türkiye için ideal bir modeldir, bu çerçevede, Türkiye, İslam dünyasına ’Hilafet’ kurumunun tekrar canlandırılmasıyla önderlik edebilir. İslam dünyasında şu anda yaşanan çok seslilik-her kafadan çıkan farklı görüşü toparlayıcı olacak tek kurum ’yüksek İslam konseyinin oluşturulması’ ya da hilafettir, neden olmasın?”
Yazılarımı, televizyon konuşmalarımı ve televizyon konuşmalarımı takip edenler bu konunun ne kadar uzun bir zamandır üstende durduğumu bilirler.
- Kofi Annan yeni bir Kıbrıs planı ortaya koyacakmış... Bu arada, yine Gülen Cemaatinin gazetesine göre Rauf Denktaş’a da sahip çıkanlara (bırakın sahip çıkmayı, dinlemeye gidenlere) ‘şüphe’ ile bakılacakmış”...
- Bunun yanı sıra, Tayyip Erdoğan’ın “fırsat bu fırsattır” diyerek çıkaracağı “Ankara’yı by-pass, hatta yok etme” yasaları...
Basındaki, özellikle ekonomi basınındaki nadir seslerden Yiğit Bulut 10.12.2004 tarihli yazısında, “Gümrük Birliği bizi yiyip bitiriyor, bu AB meselesini kesip atalım” diyor ve Türkiye’nin ekonomik durumuna, yaldızlarla parlatılan, pembe gözlüklerle bakılan duruma değil de, hakiki ekonomik duruma hemen hemen her yazısında yaptığı gibi değiniyor.
Hakikaten Türkiye’nin ekonomik durumu bir numaralı güvenlik sorunu haline geldi. Yazılarımı takip edenler bilirler; ben bu konuya, müteaddit defalar değindim.
Hukuk kadar, ülke meselelerine de kafa yoran Avukat Selim Sarıibrahimoğlu, MGK Genel Sekreteri Yiğit Alpogan’a bir mektup yazmış. Altına benim de kolaylıkla imza atabileceğim ve desteklediğim bu mektubu size kısaca özetliyorum.
“Basında yer aldığı üzere, ülkemize karşı olabilecek olası tehditler için ilgili kurum ve kuruluşlarca “Milli Güvenlik Siyaset Belgesinin” yeniden gözden geçirildiği ve güncelleme çalışmalarının bugünlerde başladığı anlaşılmaktadır.
MGK Genel Sekreterliğince hazırlanan ve ilgili kurumlara görüşlerini almak üzere iletildiği anlaşılan güncelleme taslağı hakkında son şekli verilmeden ve Bakanlar Kurulunun onayına sunulmadan önce kanımca bu taslağa ivedilikle ekonomik konjonktür ışığında ülkede ki ekonomik güvenlikle ilgili ilaveler yapılması ve hatta taslağın ekonomik güvenliğe vaki muhtemel tehditlerinde yer aldığı bir dizi çalışma ve sonuçlarının ve bunların sorumlularının da (yani ekonomik güvenliğin tehdit altında olmasına sebebiyet verecek kurum ve kişilerin) belirlendiği ve benimsendiği, böylece ulusal güvenliğin her yönüyle ele alındığı, uygulanabilirlik koşullarının da açıklandığı bir programın ortaya çıkarılmasının, ülkemizin toprak bütünlüğü ve vatandaşların da ekonomik açıdan güvenliğine yönelik olarak büyük yararlar sağlayacağı hususu göz ardı edilmemelidir kanısındayım.
Şöyle ki; günümüz dünyasında ulusal güvenlik de başta olmak üzere artık eşdeğer düzeyde düşünülmesi gereken ve ekonomik olarak her kesimin beklediği ve ulaşılmasını istediği Ekonomik Güvenliğinde ile ilgili Devlet ve kurumları tarafından tam ve tatmin edici olarak sağlanması gerekmektedir. Ekonomik Güvenliğin bireylerin tek tek Sosyal Güvenlik kuruluşlarından aldığı hizmet ve bunların getirdiği muhtelif bir kısım garantiler şeklinde algılanmaması lazımdır. Zira ülke ve vatandaşların güvenliği için sadece askeri ve siyasi kararlar değil, ekonomik güvenliğin de gerçekleşmesi ülkenin ve vatandaşlarının geleceği için önemlidir.
Ekonomik karar ve tedbirler doğal olarak ve her halükarda siyasi otorite tarafından alınmakla birlikte şayet bunlar hem yanlış alınmış ve hem de değişik politik nedenlerle alınmış kararlar ise bunlar sonuçta ekonomik zaafa ve güvensizliğe yol açabilecektir. Alınan ya da alınacak olası yanlış kararların yol açacağı ekonomik çöküntü ve güven eksikliğine değişik ekonomik faaliyetler ve sektörler yönünden farklı pek çok örnek verilebilir. Ancak kanımızca, mühim olan bu acı ve kötü örneklere hiçbir zaman yol açmayacak ekonomik tedbirlerin (sadece hükümet politikaları ve bir kısım uluslararası finans ve kredi kuruluşlarının kendi çıkarlarını gözeten politika ve uygulamaları doğrultusunda değil), ülke güvenliğinin bir bütün olarak görüşülüp, konuşulduğu, tavsiye niteliğinde de olsa bir kısım kararların alındığı MGK’da da tartışılması ve böylece Milli Güvenlik kavramının ekonomik güvenlik ile birlikte düşünülmesi ve belirlenmesinin, ülkemiz için yararlı olacağı düşünülmektedir.
Günümüz dünyasında “milli güvenlik” kavramının yerini “ekonomik güvenlik” kavramı aldığına göre yanlış siyasi içerikli ekonomik kararlarla ülkenin geleceğini karartanların özel bir suçun konusunu teşkil etmeleri gerekmektedir. Bu nedenle, yanlış siyasi kararla ülke ekonomisini zaafa uğratan ve güvenliğini tehlikeye atanların ülke çıkarlarına ve güvenliğine aykırı davranmaktan yargılanmalarına imkan veren yeni bir hukuki ortam yaratmak ve özelleştirmenin özel tekeller yaratmasını önlemek de ortak çalışma konularından olmalıdır.
Bu nedenle, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi güncelleme çalışmalarında, Milli Güvenlik kavramı ile eşdeğer anlam ve önem taşıyacak “Ekonomik Güvenlik” kavramının taslakta işlerliği de bulunacak bir şekilde yer alması ve bundan sonraki tüm çalışma ve değerlendirmelerde de vazgeçilmez bir unsur şeklinde görülmesi kanımca çok yararlı olacaktır."
****
3 Kasım seçiminde parlamentoya giremeyenlere, “eskimiş, tasfiye edilmiş siyasetçi” demek moda oldu. Hakikaten bir çoğu da öyle. Ama istisnalar yok değil. Bu istisnaların bir tanesi de Ufuk Söylemez. Ufuk Söylemez iki dönem milletvekilliği ve ekonomi bakımından son 15 yılın en başarılı hükümeti olan Refahyol Hükümeti’nde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı yaptı.
Söylemez, “Bu arada gençlik moda oldu; Tayyip Erdoğan’ın gençliği beğeniliyor. Halbuki Tayyip Erdoğan benden 4 yaş büyük, üstüne üstlük biz çok daha tecrübeliyiz” diyor.
Ufuk Söylemez bir kitap yazdı; kitabı dün piyasaya çıktı. “Onların oyunu deşifre oldu. Artık kendi oyunumuzu kurabiliriz” diyen Ufuk Söylemez’in kitabının adı, “Siyasette Merkezi Yeniden Kurmak”... Tatlı, akıcı bir üslupla anekdotlar anlatan, yakın siyasi geçmişimizin ana hatlarını analiz eden, ortaya fikir, model, teklif koyan, egoizmden uzak bir tavırla yazılmış güzel bir kitap; iyi bir çalışma. Okumanızı tavsiye ederim.
Ben işin büyüsünü bozmamak için kitabın özetini burada vermeyeceğim ama beğendiğim bir çok analizden, “Cumhuriyetperverlerin sıkıntılarını ve cumhuriyetçi zaafları” anlatan bir kısmını size özetleyeceğim.
Söylemez’e göre “Cumhuriyetçi merkez geleneğinin” sıkıntıları şöyle:
“Cumhuriyetçi merkez geleneği, Türkiye’nin kuruluşundan beri varlığını yok etmeyi hedefleyen iki organik tehdidin altında olduğunu vurgulamaktadır. Bunlardan ilki ve daha önemli olanı dinsel gericiliktir; ikincisi ise, zaman zaman dinsel gericilik kisvesine de bürünebilen etnik ayrıcalıktır. Bu tehditlere soğuk savaş döneminde, sosyalist ve/veya komünist hareketler de eklenmiştir. Ancak bu sonuncusu, Türk insanıyla kültürel bakımdan canlı bağlar yahut ilişkiler kurma kabiliyetinden yoksun olduğu için sınırlı, kolaylıkla kontrol altına alınabilir ve etkinsizleştirilebilir bir tehdit olarak görülmüş, belli olağanüstü dönemler dışında ilk ikisine göre daha az önemsenmiştir.
Bütün bu tehlikelerin belli kurucu değerler üstünde inşa edilen cumhuriyet için belli ve ciddi bir tehdit oluşturduğu muhakkaktır. Bu rejimin varlığını tehdit edebilecek siyasi akımlara karşı hassas olmasında karşı çıkabilecek hiçbir şey yoktur. Ancak cumhuriyetçi merkez güçleri bu hassasiyetin çapını çoğu kez olması gerektiğinden çok büyük tutmuşlar; kendi asıl niyetleri konusunda muhaliflerinin kolaylıkla yaygın şüpheler uyandırabilecekleri bir vasat için elverişli zemini hazırlamışlardır.”
Ufuk Söylemez, “Cumhuriyetçi merkez geleneğinin” karşı karşıya kaldığı sıkıntıları aktarıyor ama Cumhuriyetperverlerin bu sıkıntılara yaklaşımlarındaki zaafları sıralamayı da ihmal etmiyor:
“Cumhuriyetçilerin ilk büyük zaafı, tek boyutlu, tek paradigmalı siyasi söylemlerdir. Tek boyutlu, tek paradigmalı siyasi söylemle, cumhuriyetçilerin pozitif, geleceğe ve Türk insanının her türlü çeşitliliğine açık siyasi bir vizyon geliştirmek yerine, sürekli içine kapanmayı, dışlayıcılığı çağrıştıran ve bir tür koru(n)ma psikolojisini esas alan keskin karşıtlıklara dayalı bir siyasi misyon anlayışını dile getirmelerini kasdediyorum”.
Söylemez, bu tür politikanın cumhuriyetin ilk dönemlerinde geçerli olabildiğini ancak, bugün hala aynı siyaseti izlemenin cumhuriyetin kurucu değerlerini savunanlara zarar verdiğini de savunuyor ve diyor ki:
“Cumhuriyetçi merkezin rejiminin sürekli tehdit altında olduğu şeklindeki vurguları, onlara verilen desteğin artmasını sağlamamış, aksine tehdit vurgusu rakip seküler muhalifleri ve reaksiyoner karşıtları tarafından ustalıkla çarpıtılmıştır.
... Yeni merkez siyaseti, içine girdiğimiz bir konjonktürde, cumhuriyetçi merkez güçlerinin meşru siyasi alanda yapmaları gereken ilk şeyin tek boyutlu, tehdit söylemiyle şekillenmiş rejim kurtarıcılığı tavrını derhal ve zaman kaybetmeksizin değiştirmeleri olduğunu savunmaktadır. ”.
****
Yazımı Ufuk Söylemez’in bir sözü ile bitiriyorum:
“Değerlere dayanmayan pragmatizm döneminin bittiğini artık ilan etmenin zamanı gelmiştir”...
İyi haftasonları...
Yayın Tarihi :
10 Aralık 2004 Cuma 23:52:29
Güncelleme :11 Aralık 2004 Cumartesi 00:04:01