Bugün ettikleri lafların ne manaya geldiğini bilemeyen bazı eski dostların, bazı cümlelerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu kişiler, acaba, doğru tespitler mi yapıyorlar yoksa, ya çeşitli psikolojik etkiler, hatta korkular veya bazı menfaatler çerçevesinde konuları böyle yorumlamak işlerine mi geliyor?
Okuyalım:
****
“Ulusal cephe adı altında oluşturulmaya çalışılan dalganın sınırları belli değil. Hedefi, niyeti ve çağrı yaptığı hassasiyetleri farklıdır. Kemiksiz, kimliksiz ve hedefsiz bir dalga. Her açıdan manipülatif bir organizasyon olduğu belli. Ama sancılar olacaktır, bunlar aşılacaktır.”
Sözlerin sahibi Fethullah Gülen. Hani, ülkesinde 6 aydan fazla kimseyi barındırmayan ABD’nin, 6 senedir misafir ettiği Fethullah Gülen…
Yurtdışında teşviki ile açılan okullarda Türkçe tedrisat yapılırken, tedrisatı İngilizce’ye çevirip, Türkçeyi iki saatlik ‘yabancı dil’ haline getiren Fethullah Gülen…
Papa’nın, “dinlerarası diyalog, kilisenin bütün insanları kiliseye döndürme amaçlı misyonun bir parçasıdır. Bu misyon aslında mesihi ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir” diye takdim ettiği dinlerarası diyaloğun öncüsü ve sözcüsü Fethullah Gülen…
18.11.2004 tarihinde verdiği, “Türkiye’de kan gövdeyi götürecektir” beyanatını sorguladığım için cemaatini üzerime salan Fethullah Gülen…
Yazık…
Ne kadar üzülüyorum bilemezsiniz…
Keşke, yurtdışında Türkçe tedrisat veren, Türk kültürünü yayan, kardeşlik köprüleri kurmaya çalışan okulları teşvik eden Fethullah Gülen olarak kalsaydı da, biz de kendisini aynı takdir ve sevgiyle kucaklamaya devam etseydik.
*****
Güncel konudan, geriye doğru giderek bir başka eski dostumun yazdıklarına bakalım:
Yazının tarihi, 25.10.2005…
“YÖK ve rektörler Van’a gittiler; anlaşılmaz bir hareketlenmeydi bu... Kendilerini yola düşüren Van rektörünün ‘yolsuzluk’ iddiasıyla tutuklanıp cezaevine konulmasıydı... YÖK başkanı Erdoğan Teziç, “Van rektörünü savunmak Cumhuriyet’i savunmak demektir” açıklamasını yapınca kafalar karıştı...
‘Yolsuzluk’ iddiasını soruşturan ‘Cumhuriyet savcısı’ unvanını taşıyor; tutuklama kararı veren yargıç da Cumhuriyet’in yargı organının bir neferi... YÖK başkanı Cumhuriyet ile Van rektörü arasında doğrudan irtibat kurarak ne demek istedi acaba? Kulis’te, bu soruya cevap arıyorum.
Gözümü açan, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne (TSK) ilgisiyle temayüz etmiş Mehmet Ali Kışlalı’nın yazdıkları oldu. Bir yazısının altına düştüğü ‘REJİM NOTU’ başlıklı cümle şuydu: “Asker ‘Nasıl olsa ordu var!’ demeyin diyor. Başta Cumhurbaşkanı ve onunla el ele üniversite görev üstleniyor.” Kışlalı, ertesi gün de, bu notunu açan başka bir yazı ile çıktı okur karşısına. YÖK iktidardan rahatsızmış ve rektörler bu yüzden hareketlenmişler... Mehmet Ali Bey, 1960 öncesi şartları ile bugün, DP ile Ak Parti arasında da irtibat kuruyordu. “Hangi asker o mesajı vermiş acaba?” sorusu ise, beni, 18 Ekim günü Cumhuriyet’te çıkan Doğu Silâhçıoğlu’nun “Nasıl olsa asker var!” yazısına götürdü. Ardından Richard Perle ve hempalarına değinmem gerekti...
“Kışlalı yazmışsa, ne olmuş?” Böyle düşünenler de vardır. Ancak, bir çok olumlu-olumsuz gelişmenin gazeteler dikkatle okunursa öngörülebileceğine inanırım ben. 28 Şubat o inancımı pekiştirdi... “
****
Yine aynı eski dostumun 03.10.2005 tarihli köşesinde yazdıkları:
“Hatırlayacaksınız, iki hafta önce Washington'da nabız tutmaya çabalarken, Yasemin Çongar'ın, "Amerikan başkentinde Türkiye'de darbe döneminin kapanmadığını düşünenler var" tezli bir yazısı yayımlandı. "Bu ihtimali dile getirenler kim?" sorusuna cevap ararken, sonunda 'Perle Çetesi' denilebilecek bir grupla yüzyüze geldim: Robert Pollock, Michael Rubin ve Frank Gaffney gibi yazdıklarını yayımlatabilecek durumdaki American Enterprise Institute'de yuvalanmış tipler, Ak Parti hükümeti aleyhine tezvirat yapıyorlardı...
Biri, o günlerde, kulağıma, "Mustafa Süzer ve oğullarına dikkat" diye fısıldadı. Bir başkası ise, "Murat Demirel adına çalışanlar da var" iddiasındaydı. Son zamanlarda ABD'ye giden bir bakan, "Kongre üyeleri, karşılaştığımızda, 'Kentbank'a neden el koydunuz?' diye soruyor, 'Demirel'in bankasının amcası yüzünden mi hedef seçildiğini' ciddi ciddi öğrenmeye çalışıyordu" dedi bana...
Konuyu buraya taşıdığımda, Washington'u avucunun içi gibi bilen bir dostum, "Tam isabet" demek için aradı.”
Burada da hayretler içerisindeyim. Bu satırların yazarı Fehmi Koru’ya ciddi bir korku gelmiş. Bir taraftan ABD’den Richard Perle ve adamları, diğer taraftan Türkiye’deki üniversite hocaları ve Cumhurbaşkanı hep beraber bir darbe yapacaklarmış, modern veya postmodern bir darbeyi hazırlıyorlarmış!..
Sevgili eski dostum Fehmi Koru hiç korkmasın, Türkiye’de darbe marbe olmaz, olmayacak. Hükümetin görüntüsü Nisan 1960 görüntüsünü verse bile, çare postmodern veya fiili darbelerle değil, demokratik yoldan bulunacak.
Fehmi Koru kadar akıllı bir insan böyle yazmaya başlayınca da insan, “acaba Fehmi Koru ters bir psikolojik harekatın içine mi girdi?” demeden edemiyor. Fehmi Koru zekasındaki bir insanın, AKP politbürosunun davranışları ile, çalışmaları ile, bir çok insana hakiki bir korku saldıklarını ve bu insanlar içinde bu korkunun temelleri olduğunu görmemesi imkansız.
****
25.10.2005 tarihli Genel Kurul’da Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın söyledikleri de oldukça kayda değer.
Sayın Bakan Genel Kurul’da İzmir depremi ile ilgili Hükümete yöneltilen eleştirilere cevap veriyor:
“Ben, bütün inceliğimle, bütün rafineliğimle konuşmaya çalışıyorum, arkadaşlarımı da suçlamıyorum”…
Vay, vay, vay, bu nasıl kendini değerlendirme….
****
Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanının Üniversite rektörlerini 29 Ekim resepsiyonuna davet etmesi üzerine sorulan soruya, davetin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı olduğunu unutarak, “ Bakın bu sorunun muhatabı ben değilim. Soruyu muhatabına sorarsanız iyi olur bir. İki; adama derler ki bayram değil seyran değil” demiş…
Sonra da değerlendirmeden vazgeçmiş.
Tayyip Erdoğan bu ara o kadar tutarsız, o kadar yalan yanlış laflar ediyor ki değerlendirmek abesle iştigal.
Yayın Tarihi :
26 Ekim 2005 Çarşamba 18:55:15
Yorumlarınız
murat çavga IP: 88.254.194.xxx Tarih : 23.07.2008 02:49:57
Cemaatini üstüme saldı demişsiniz. Cemaat size ne şekilde zarar verdi?