21
Mart
2026
Cumartesi
ANASAYFA

Vahdettin’ten sonra bir ilk: Başbakan, Başkentte azar işitti...

Allah’ım ömrümüzde bu günleri de mi görecektik…



Türkiye’nin Başbakanı, Türkiye’nin başkentinde yabancı büyükelçilerden azar işitiyor!



Dün Başbakanlık Konutunda Başbakan Tayyip Erdoğan yanında Başbakan Yardımcısı, Devlet Bakanı ve danışmanlarıyla AB büyükelçilerine yemek veriyor. Elçiler de, üslup-u münasiple Tayyip Erdoğan’ı azarlıyorlar:



PKK teröristlerine karşı silahlı mücadele yapmayacaksın, ekonomik ve siyasi tedbirlere başvuracaksın. “Fener Rum Patriği’nin Ekümenik sıfatının tanınması sizin için olumludur”; tanıyacaksınız. Reformları aksatıyorsun; “bak raporu olumsuz çıkartırız”…



Bu azarla da yetinmiyorlar, terörle silahlı mücadele konusunda “bana bir şey söylemediler” diyen Başbakanı da yalanlıyorlar.



Bu kadar ağır bir durum ne 1800’lerde; 3. Selim’in, 4. Mustafa’nın, 2. Mahmud’un, Abdülmecid’in, Abdülaziz’in, 5. Murad’ın, 2. Abdülhamid’in, Mehmet Reşad’ın, ve ne de özellikle 2. Abdülhamit’in devrinde olmamıştı.



Bu duruma benzer tek dönem Vahdettin ve Damat Ferit Paşa’nın dönemi.



Tayyip Erdoğan, kendisini Damat Ferit Paşa’ya benzeten Deniz Baykal’a kızmış, dava açacakmış. Doğrusu ortama, olanlara, Tayyip Erdoğan’ın güya yürüttüğü dış politikaya, ABD, AB münasebetlerine bakınca Deniz Baykal haksız mı diye düşünmeden edilemiyor?



*****



Cumhurbaşkanlığı seçimi meselesi gündeme geldi oturdu.



Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanını bu Meclisin seçeceğini söylemiş. CHP Grup Başkanvekili Ali Topuz cevap verdi: “Cumhurbaşkanlığına bir molla oturtmak istiyorlar.”



Ali Topuz’a da cevap Başbakanlık uçağının müdavimlerinden, Başbakanın yakını bir gazeteciden geldi:



“CHP Grup Başkanvekili Ali Topuz ‘AKP’nin tek hedefi kaldı, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kendileri gibi bir mollayı oturtmak’ diyor.



Topuz’un üslubu çirkin ama tespiti doğru. Mamafih böyle bir üslup CHP zihniyetine de yakışıyor. Çünkü bu zihniyet, din ile ilişkili her şeyi ve dindar insanları sürekli küçük görmüştür. Topuz, ‘medrese öğrencisi’, mecazi anlamda da ‘dindar’ demek olan molla kelimesini elbette övmek için değil, hakaret anlamında kullanıyor.”



Münakaşayı körükleyenlerin başında da eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel geliyor. Süleyman Bey’in derdi de: “Cumhurbaşkanını halk seçsin”; Cumhurbaşkanını halk seçer, seçim de iki turlu olursa Süleyman Demirel tekrar aday olabileceğini, iki turlu seçimde Tayyip Erdoğan’ı yenebileceğini düşünüyor herhalde.



Süleyman Demirel’in hesapları, niyeti nedir bilemem ama, bütün bu kısır çekişmelerden kurtulmak, Türkiye’yi daha iyi yönetilir bir hale getirmek, seçmenin dörtte birinin oyuyla iktidara gelen bir iktidarın “hakim-i mutlak” olmasını istiyorsak, Türkiye’de kuvvetler ayrılığı prensibini getirmemiz, yürütme, yasama ve yargıyı tam olarak birbirinden ayırabilmemiz lazım. Bunun için de kısır çekişmeler yerine Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini ve yavaş yavaş Başkanlık Sistemine geçmeyi tartışmamız şart. Bu konuda merak eden okurlarıma 15.12.2004 tarihli yazımı okumalarını tavsiye ederim.



Şimdi boş çekişmelerden kendimizi kurtaralım ve Cumhurbaşkanını halkın seçmesi için gerekli Anayasa değişikliğini yapalım. Bunu Tayyip Erdoğan da istiyordu, Deniz Baykal’ın da böyle bir teklife hayır dememesi gerekir. Zaten, kimbilir iki turlu bir Cumhurbaşkanlığı seçiminde Deniz Baykal’ın da asgari Tayyip Erdoğan kadar, hatta ondan daha fazla şansı olabilir.



Şimdi zaman başörtülü hanımı olan Çankaya’ya çıkardı, çıkamazdı kavgasının zamanı değil. Şimdi zaman sistemi daha iyi çalıştırırız diye düşünme zamanı. Bunun da çaresi Cumhurbaşkanını halkın iki turlu seçimle seçmesi.



Hodri meydan Tayyip Erdoğan.



****



Başörtüsü meselesi için dilimizde tüy bitti. Vallahi doğrusu bu garip gerginlik beni bir taraftan üzerken, bir taraftan da memnun etmiyor değil. Memnun oluyorum zira “bazıları” senelerdir söylediklerimizin haklılığını yavaş yavaş idrak etmeye başladılar. Bir tarafta laikperestler, diğer tarafta dinciler ortamı gerip duruyorlar. Edilgen, muktedir olmayan hükümet de meseleden siyasi bir rant çıkarmak için bekleyip duruyor. Başbakanlık uçağı müdavimleri de hükümete akıl veriyorlar:



“Önce Anayasayı bu şekilde değiştirip, sonra da halkoyuna sunmak bir çözüm. Fakat bugünkü şartlarda, Tayyip Erdoğan gerginlik yaratmak istemez.



Beklenen bu değişikliklerin, 2007 seçimlerinden sonra gerçekleşeceğini umuyorum. Bir kere, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna, halkın değerlerine yakın, gözü pek bir insan oturmalı. İkinci şart, 2007 seçimlerinde, AK Parti’nin, en az yüzde 40 civarında oy alarak iktidarını perçinlemesi.



Bu 2 gelişmeyi takiben Anayasa’nın gerek siyasi partilerin kolayca kapatılmasını öngören 69. maddesinin, gerek laikliği tarif eden 24. maddenin, gerek Cumhurbaşkanının seçilmesi şartlarının ve yetkilerinin değişmesi mümkün olabilir.



Zaten bir takım insanların Cumhurbaşkanlığı seçiminin üzerinde bu kadar durmasının sesebi, sonradan ortaya çıkacak gelişmeleri görmeleridir. ‘Seçkinler yönetimi’ giderek, ‘milletin yönetimine’ dönüşecek, azınlık tahakkümü son bularak rejim normalleşecek.”



Bir başka Başbakanlık uçağı müdavimi şunları yazmış:

“Siz bu işten bir şey anlıyor musunuz Allah aşkına? Cumhurbaşkanlığı seçimine neredeyse iki yıl var; Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi 2007 yılının mayıs ayında doluyor. Seçim süreci de aynı yılın nisan ayında başlayacak. Bilindiği ve kulağa geldiği kadarıyla bu takvimin erkene çekilmesi için herhangi bir ’mücbir’ sebep bulunmuyor. Gerçek bu iken, neden CHP ve destekçisi çevreler ısrarla bu konuyu gündemde tutuyor ve adaylığını deklare etmemiş isimler üzerinden kampanya yürütüyorlar?

CHP, bugünkü çıkışlarıyla, Ak Parti’nin hareket alanını daraltarak, Çankaya’ya halka değil de çok daha dar bir çıkar çevresine hoş gelecek birini çıkarmanın mı peşinde acaba?

Oysa, ülkenin yararına olan, Çankaya ile hükümet arasında anlayışa dayalı bir ilişkinin varlığıdır. Bu tür bir ilişki sağlanamadığı zaman, yürütme darmadağınık oluyor, yasama faaliyetleri aksıyor, yargı bile bu bölünmüşlükten nasibini alıyor. Cumhurbaşkanının Meclis çoğunluğu içinden çıkması veya onların onayladığı bir isim olması, sistemi rahatlatacak, ülkeye sıçrama yaşatacak yeni bir başlangıç olabilir.

CHP’nin aleyhine olacağı çok açık bir kampanyayı erkenden başlatmasının sebebi herhalde bu: Gerilim, özellikle başörtüsü eksenli bir gerilim, CHP için aleyhte sonuç veriyor; ancak gerilimden uzak bir Türkiye’de de bugünkü yapısıyla CHP varlık sebebini bütünüyle yitirebilecektir.

Kendini yenileyip çağa uygun bir siyasî çizgi tutturmak ve bu yolla siyasî hayatta kalıcılık kazanmak varken ülkenin önünü tıkadığı geçmişte görülmüş gerilim politikalarından medet uman bir muhalefet... Evet, biraz garip kaçıyor, ama galiba bugünün Türkiye’sindeki CHP gerçeği bu...

Ak Parti’nin yapması gereken, bu tuzağa düşmeyip ülkeyi gerilimden uzak tutacak politikalar üretmektir. Bugünün işini yarına bırakmak yanlış, ama yarının işini bugüne taşımanın iler tutar bir tarafı bulunmadığı da çok açık...

“Yanılıyorlar…



Bu işi bugün yapmak lazım… Anayasa değişikliğini getirsinler, bağımsızların ve muhtemelen DYP’nin oylarıyla bu anayasa değişikliği çıkar ama mesele üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek ve bu gerginlikten siyasi rant sağlamak.



Bu konuyu da merak edenler şu 26.04.2005 tarihli yazımı okuyabilirler…



*****



PKK azdı. ABD’nin, Türkiye’yi sömürge zanneden AB elçilerinin tavrı, teröriste cüret veriyor…. Üstüne üstlük Genelkurmay 2. Başkanımız ABD’ye kadar gidip, “Biz bir şey yapamıyoruz. Lütfen Kandil Dağı’ndaki teröristi siz yakalasanız” deyip, Amerikalı’dan “terörle yalnız silahla mücadele edilmez, ekonomik ve siyasi çareler de düşünün!” “ diye cevap alınca, bu cüret daha da artıyor.



Kendini artık iyiden iyiye bağımsız bir devlet gibi gören Barzani hiçbir kanuna, iç hukuka dayanmadan Kerkük’te Türkmenleri tevkif edip hapse atıyor. Buna karşı tek çare, Abdullah Öcalan’ı Suriye’den almak için Ateş Paşa’nın yaptığı çıkış gibi bir çıkışla, devletin de bütün organlarıyla Cumhurbaşkanından Başbakanına kadar desteklediği bir şekilde duruma el koymak. Bunun için TBMM tatile girmeden önce, icap ettiği taktirde Kuzey Irak’a askeri müdahale yapılabilmesi için bir tezkere çıkarılması konusunda Başbakana müracaat ettim.



Konuya ilgi duyanlar için yaptığım basın açıklaması ve verdiğim soru önergesinin tam metnini aşağıda sizinle paylaşıyorum:.



Hoş, TBMM’nin kolay kolay tatil yapabileceğini de zannetmiyorum. Zira, IMF’nin verdiği ödevler var. İki tane kocaman TBMM’nin asgari 1 ay çalışmasını gerektirecek kanun çıkarılması lazım…



IMF demişken size bir anekdot nakledeyim; bugün öğleyin Devlet eski Bakanı Sayın Ufuk Söylemez ile yemek yiyordum. Kendisi Refahyol Hükümeti’nde Ekonomiden sorumlu Bakandı. Refahyol Hükümeti de ekonomi açısından son on senenin en iyi hükümeti idi. Kendisi hatırlattı; “bizim iktidardan ayrıldığımız senenin ertesi senesi; 1998’de IMF ile ilk anlaşmayı yaptılar. Şimdi bu son anlaşmanın da bitiş süresi 2008. Yani biz görevi bıraktıktan sonra Türk ekonomisini 10 sene IMF idare etmiş olacak. Bu bir dünya rekoru! Ama kötü bir dünya rekoru. İşsizliğin, KOBİ’lerin, esnafın, ziraatçinin durumu ortada. Bu 10 senede ihya olanlar sadece rantiyeler, lobiciler ve hükümet yandaşları” dedi.



Haksız değil; değil mi?

*****

Bugün yaptığım basın açıklamam:







"Mesud Barzani’nin Kuzey Irak’ta sanki “Kürdistan” cumhurbaşkanı gibi seçilmesi, arkasından Irak’ın her türlü kanunlarını çiğneyerek Türkmenleri, sanki merkezi hükümet otoritesi kullanıyormuş gibi tevkif etmesi, PKK- Kongra-Gel’in faaliyetlerini arttırması, Türkiye’nin tekrar iç yoğunluklu bir savaş ortamına doğru sürüklenmesi, Genelkurmay 2. Başkanı İlker Başbuğ’un Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekete geçmesi yerine ABD’den Irak’taki Kandil Dağı’ndaki teröristler için tedbir almalarını istemesi Türkiye’yi büyük bir zafiyete sürüklemektedir.



Ortam, hiçbir şekilde kullanılma ihtiyacı olmaması temennisiyle, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a müdahale edebilmesini temin edebilecek bir tezkerenin TBMM’ye sevk edilmesini ve çıkartılmasını gerektirmektedir.



Bu nedenle, ilişikteki sorularımı ve talebimi Sayın Başbakana ilettim."



*****



Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a yönelttiğim sorular:



16.06.2005 tarihli Sabah Gazetesi’nde, The Washington Post gazetesine dayanılarak verilen bir haberde aşağıdaki ifadeler kullanılmıştır:



“Savaşın bitmesinden sonra yaşanan etnik gerilim endişeleri, Kuzey Irak’ta da yeniden alevlendi. ABD’nin prestijli gazetesi Washington Post, Kürtler’in, Kerkük kentinde yüzlerce Türkmen ve Arap’ı tutuklayarak gizlice başka kentlerdeki cezaevlerine gönderdiğini yazdı. "Kürt yetkililer adam kaçırma olaylarına göz yumuyor" başlıklı gazete manşeti haber, Amerika Dışişleri Bakanlığı’nın Beyaz Saray, Savunma Bakanlığı ve Bağdat’taki büyükelçiliğe gönderdiği iç yazışma metnine dayandırıldı. Gazetenin haberinde şöyle deniyor:




"Kürt siyasi partilerin öncülüğünde ve Amerikan güçlerinin desteğiyle polis ve güvenlik birimleri, Kerkük sokaklarında Türkmen ve Araplar’ı tutukladı. Ve onları Kürtler’in kontrolündeki başka kentlerin hapishanelerine gönderdi. Kerkük’te ya da ABD-Irak güçlerinin ortak baskınlarında sokaklarda yakalanan bu adamlar, Irak yasalarını ihlal ederek gizlice Kürt kentleri Erbil ve Süleymaniye’deki hapishanelere gönderildi. Bu transferlerden bazen ABD güçlerinin de haberi vardı. Aralarında tüccarların, aşiret aileleri ve askerlerin akrabalarının dahi olduğu tutuklular bazen aylarca kayıptı. Bırakılan tutuklular ve Kerkük polis şefinin verdiği bilgilere göre kimilerine işkence de yapıldı. Amerikan askerleri 180 tutuklama olayı yaşandığını ileri sürerken, Arap ve Türkmen politikacılar sayının 600’den fazla olduğunu açıkladı". "Dışişleri Bakanlığı’nın iç yazışmasında yasadışı tutuklamaların Kürt siyasi partilerin Kerkük’te otoritesini uygulamak için kışkırtıcı bir tavırla planlı ve yaygın girişiminin parçası olduğu ifade edildi. 5 Haziran tarihli dokuz sayfalık belgede Kerkük bölgesinden sorumlu 116’ncı Amerikan Tümeni, Kürt yetkilileri bu uygulamalara son vermeleri konusunda uyardı. Etnik dengeyi değiştirmek için devrik lider Saddam döneminde Kerkük’ten Kürtler sürüldü, yerlerine Araplar yerleştirildi. Irak’ın işgalinden sonra çok sayıda Kürt kente döndü ve kent üzerindeki kontrolünü artırdı. Öte yandan Türkiye Dışişleri Bakanlığı bölgede yaşayan Türkmenlerin durumundan endişe duyarak Ankara’daki ABD Büyükelçiliği yetkililerinden konuyla ilgili bilgi istedi.”



Bunun yanı sıra Kuzey Irak’ta barınmakta olan silahlı PKK-KADEK militanlarının Kuzey Irak’taki otorite boşluğundan yararlanarak faaliyetlerini arttırdıkları, hatta Kuzey Irak, gerek işgal güçlerinden müzaheret gördükleri, Türkiye’ye sızmaya başladıkları ve Güneydoğu Anadolu’nun tekrar düşük yoğunluklu savaş ortamına girmeye başladığı gözlemlenmektedir. PKK-KADEK militanları, daha geçtiğimiz günlerde Türkiye’de 200 başlık bir koyun sürüsünü almış ve bu sürüyü Kuzey Irak’a geçirmiştir. Bu basit örnek bile sınır güvenliğinin ne halde olduğunu göstermektedir.



Yine Kuzey Irak’ta Barzani’nin yarı resmi Kürt devleti başkanlığına seçilmesi, kendisinin Türkiye aleyhtarı beyanlarını arttırması ve nihai hedefin bağımsız bir Kürt Devleti olduğunu söylemesi de dikkatleri çekmektedir.



Soru:



Yukarıda sebepleri dikkate alarak, Anayasa’nın 117 ve 92. maddeleri çerçevesinde, gerektiği hallerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a müdahale etmesi için, TBMM’ye bir tezkere sevk etmeyi ve TBMM’nin tatilde de olacağı süre zarfında Hükümetin elini kuvvetlendirecek şekilde TBMM’den izin almayı düşünüyor musunuz?


Yayın Tarihi : 16 Haziran 2005 Perşembe 18:21:03
Güncelleme :16 Haziran 2005 Perşembe 18:23:04


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?