Allahım ömrümüzde bu günleri de mi görecektik
Türkiyenin Başbakanı, Türkiyenin başkentinde yabancı büyükelçilerden azar işitiyor!
Dün Başbakanlık Konutunda Başbakan Tayyip Erdoğan yanında Başbakan Yardımcısı, Devlet Bakanı ve danışmanlarıyla AB büyükelçilerine yemek veriyor. Elçiler de, üslup-u münasiple Tayyip Erdoğanı azarlıyorlar:
PKK teröristlerine karşı silahlı mücadele yapmayacaksın, ekonomik ve siyasi tedbirlere başvuracaksın. Fener Rum Patriğinin Ekümenik sıfatının tanınması sizin için olumludur; tanıyacaksınız. Reformları aksatıyorsun; bak raporu olumsuz çıkartırız
Bu azarla da yetinmiyorlar, terörle silahlı mücadele konusunda bana bir şey söylemediler diyen Başbakanı da yalanlıyorlar.
Bu kadar ağır bir durum ne 1800lerde; 3. Selimin, 4. Mustafanın, 2. Mahmudun, Abdülmecidin, Abdülazizin, 5. Muradın, 2. Abdülhamidin, Mehmet Reşadın, ve ne de özellikle 2. Abdülhamitin devrinde olmamıştı.
Bu duruma benzer tek dönem Vahdettin ve Damat Ferit Paşanın dönemi.
Tayyip Erdoğan, kendisini Damat Ferit Paşaya benzeten Deniz Baykala kızmış, dava açacakmış. Doğrusu ortama, olanlara, Tayyip Erdoğanın güya yürüttüğü dış politikaya, ABD, AB münasebetlerine bakınca Deniz Baykal haksız mı diye düşünmeden edilemiyor?
*****
Cumhurbaşkanlığı seçimi meselesi gündeme geldi oturdu.
Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanını bu Meclisin seçeceğini söylemiş. CHP Grup Başkanvekili Ali Topuz cevap verdi: Cumhurbaşkanlığına bir molla oturtmak istiyorlar.
Ali Topuza da cevap Başbakanlık uçağının müdavimlerinden, Başbakanın yakını bir gazeteciden geldi:
CHP Grup Başkanvekili Ali Topuz AKPnin tek hedefi kaldı, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kendileri gibi bir mollayı oturtmak diyor.
Topuzun üslubu çirkin ama tespiti doğru. Mamafih böyle bir üslup CHP zihniyetine de yakışıyor. Çünkü bu zihniyet, din ile ilişkili her şeyi ve dindar insanları sürekli küçük görmüştür. Topuz, medrese öğrencisi, mecazi anlamda da dindar demek olan molla kelimesini elbette övmek için değil, hakaret anlamında kullanıyor.
Münakaşayı körükleyenlerin başında da eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel geliyor. Süleyman Beyin derdi de: Cumhurbaşkanını halk seçsin; Cumhurbaşkanını halk seçer, seçim de iki turlu olursa Süleyman Demirel tekrar aday olabileceğini, iki turlu seçimde Tayyip Erdoğanı yenebileceğini düşünüyor herhalde.
Süleyman Demirelin hesapları, niyeti nedir bilemem ama, bütün bu kısır çekişmelerden kurtulmak, Türkiyeyi daha iyi yönetilir bir hale getirmek, seçmenin dörtte birinin oyuyla iktidara gelen bir iktidarın hakim-i mutlak olmasını istiyorsak, Türkiyede kuvvetler ayrılığı prensibini getirmemiz, yürütme, yasama ve yargıyı tam olarak birbirinden ayırabilmemiz lazım. Bunun için de kısır çekişmeler yerine Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini ve yavaş yavaş Başkanlık Sistemine geçmeyi tartışmamız şart. Bu konuda merak eden okurlarıma 15.12.2004 tarihli yazımı okumalarını tavsiye ederim.
Şimdi boş çekişmelerden kendimizi kurtaralım ve Cumhurbaşkanını halkın seçmesi için gerekli Anayasa değişikliğini yapalım. Bunu Tayyip Erdoğan da istiyordu, Deniz Baykalın da böyle bir teklife hayır dememesi gerekir. Zaten, kimbilir iki turlu bir Cumhurbaşkanlığı seçiminde Deniz Baykalın da asgari Tayyip Erdoğan kadar, hatta ondan daha fazla şansı olabilir.
Şimdi zaman başörtülü hanımı olan Çankayaya çıkardı, çıkamazdı kavgasının zamanı değil. Şimdi zaman sistemi daha iyi çalıştırırız diye düşünme zamanı. Bunun da çaresi Cumhurbaşkanını halkın iki turlu seçimle seçmesi.
Hodri meydan Tayyip Erdoğan.
****
Başörtüsü meselesi için dilimizde tüy bitti. Vallahi doğrusu bu garip gerginlik beni bir taraftan üzerken, bir taraftan da memnun etmiyor değil. Memnun oluyorum zira bazıları senelerdir söylediklerimizin haklılığını yavaş yavaş idrak etmeye başladılar. Bir tarafta laikperestler, diğer tarafta dinciler ortamı gerip duruyorlar. Edilgen, muktedir olmayan hükümet de meseleden siyasi bir rant çıkarmak için bekleyip duruyor. Başbakanlık uçağı müdavimleri de hükümete akıl veriyorlar:
Önce Anayasayı bu şekilde değiştirip, sonra da halkoyuna sunmak bir çözüm. Fakat bugünkü şartlarda, Tayyip Erdoğan gerginlik yaratmak istemez.
Beklenen bu değişikliklerin, 2007 seçimlerinden sonra gerçekleşeceğini umuyorum. Bir kere, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna, halkın değerlerine yakın, gözü pek bir insan oturmalı. İkinci şart, 2007 seçimlerinde, AK Partinin, en az yüzde 40 civarında oy alarak iktidarını perçinlemesi.
Bu 2 gelişmeyi takiben Anayasanın gerek siyasi partilerin kolayca kapatılmasını öngören 69. maddesinin, gerek laikliği tarif eden 24. maddenin, gerek Cumhurbaşkanının seçilmesi şartlarının ve yetkilerinin değişmesi mümkün olabilir.
Zaten bir takım insanların Cumhurbaşkanlığı seçiminin üzerinde bu kadar durmasının sesebi, sonradan ortaya çıkacak gelişmeleri görmeleridir. Seçkinler yönetimi giderek, milletin yönetimine dönüşecek, azınlık tahakkümü son bularak rejim normalleşecek.
Bir başka Başbakanlık uçağı müdavimi şunları yazmış:
Siz bu işten bir şey anlıyor musunuz Allah aşkına? Cumhurbaşkanlığı seçimine neredeyse iki yıl var; Ahmet Necdet Sezerin görev süresi 2007 yılının mayıs ayında doluyor. Seçim süreci de aynı yılın nisan ayında başlayacak. Bilindiği ve kulağa geldiği kadarıyla bu takvimin erkene çekilmesi için herhangi bir mücbir sebep bulunmuyor. Gerçek bu iken, neden CHP ve destekçisi çevreler ısrarla bu konuyu gündemde tutuyor ve adaylığını deklare etmemiş isimler üzerinden kampanya yürütüyorlar?
CHP, bugünkü çıkışlarıyla, Ak Partinin hareket alanını daraltarak, Çankayaya halka değil de çok daha dar bir çıkar çevresine hoş gelecek birini çıkarmanın mı peşinde acaba?
Oysa, ülkenin yararına olan, Çankaya ile hükümet arasında anlayışa dayalı bir ilişkinin varlığıdır. Bu tür bir ilişki sağlanamadığı zaman, yürütme darmadağınık oluyor, yasama faaliyetleri aksıyor, yargı bile bu bölünmüşlükten nasibini alıyor. Cumhurbaşkanının Meclis çoğunluğu içinden çıkması veya onların onayladığı bir isim olması, sistemi rahatlatacak, ülkeye sıçrama yaşatacak yeni bir başlangıç olabilir.
CHPnin aleyhine olacağı çok açık bir kampanyayı erkenden başlatmasının sebebi herhalde bu: Gerilim, özellikle başörtüsü eksenli bir gerilim, CHP için aleyhte sonuç veriyor; ancak gerilimden uzak bir Türkiyede de bugünkü yapısıyla CHP varlık sebebini bütünüyle yitirebilecektir.
Kendini yenileyip çağa uygun bir siyasî çizgi tutturmak ve bu yolla siyasî hayatta kalıcılık kazanmak varken ülkenin önünü tıkadığı geçmişte görülmüş gerilim politikalarından medet uman bir muhalefet... Evet, biraz garip kaçıyor, ama galiba bugünün Türkiyesindeki CHP gerçeği bu...
Ak Partinin yapması gereken, bu tuzağa düşmeyip ülkeyi gerilimden uzak tutacak politikalar üretmektir. Bugünün işini yarına bırakmak yanlış, ama yarının işini bugüne taşımanın iler tutar bir tarafı bulunmadığı da çok açık...
Yanılıyorlar
Bu işi bugün yapmak lazım
Anayasa değişikliğini getirsinler, bağımsızların ve muhtemelen DYPnin oylarıyla bu anayasa değişikliği çıkar ama mesele üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek ve bu gerginlikten siyasi rant sağlamak.
Bu konuyu da merak edenler şu 26.04.2005 tarihli yazımı okuyabilirler
*****
PKK azdı. ABDnin, Türkiyeyi sömürge zanneden AB elçilerinin tavrı, teröriste cüret veriyor
. Üstüne üstlük Genelkurmay 2. Başkanımız ABDye kadar gidip, Biz bir şey yapamıyoruz. Lütfen Kandil Dağındaki teröristi siz yakalasanız deyip, Amerikalıdan terörle yalnız silahla mücadele edilmez, ekonomik ve siyasi çareler de düşünün! diye cevap alınca, bu cüret daha da artıyor.
Kendini artık iyiden iyiye bağımsız bir devlet gibi gören Barzani hiçbir kanuna, iç hukuka dayanmadan Kerkükte Türkmenleri tevkif edip hapse atıyor. Buna karşı tek çare, Abdullah Öcalanı Suriyeden almak için Ateş Paşanın yaptığı çıkış gibi bir çıkışla, devletin de bütün organlarıyla Cumhurbaşkanından Başbakanına kadar desteklediği bir şekilde duruma el koymak. Bunun için TBMM tatile girmeden önce, icap ettiği taktirde Kuzey Iraka askeri müdahale yapılabilmesi için bir tezkere çıkarılması konusunda Başbakana müracaat ettim.
Konuya ilgi duyanlar için yaptığım basın açıklaması ve verdiğim soru önergesinin tam metnini aşağıda sizinle paylaşıyorum:.
Hoş, TBMMnin kolay kolay tatil yapabileceğini de zannetmiyorum. Zira, IMFnin verdiği ödevler var. İki tane kocaman TBMMnin asgari 1 ay çalışmasını gerektirecek kanun çıkarılması lazım
IMF demişken size bir anekdot nakledeyim; bugün öğleyin Devlet eski Bakanı Sayın Ufuk Söylemez ile yemek yiyordum. Kendisi Refahyol Hükümetinde Ekonomiden sorumlu Bakandı. Refahyol Hükümeti de ekonomi açısından son on senenin en iyi hükümeti idi. Kendisi hatırlattı; bizim iktidardan ayrıldığımız senenin ertesi senesi; 1998de IMF ile ilk anlaşmayı yaptılar. Şimdi bu son anlaşmanın da bitiş süresi 2008. Yani biz görevi bıraktıktan sonra Türk ekonomisini 10 sene IMF idare etmiş olacak. Bu bir dünya rekoru! Ama kötü bir dünya rekoru. İşsizliğin, KOBİlerin, esnafın, ziraatçinin durumu ortada. Bu 10 senede ihya olanlar sadece rantiyeler, lobiciler ve hükümet yandaşları dedi.
Haksız değil; değil mi?
*****
Bugün yaptığım basın açıklamam:
"Mesud Barzaninin Kuzey Irakta sanki Kürdistan cumhurbaşkanı gibi seçilmesi, arkasından Irakın her türlü kanunlarını çiğneyerek Türkmenleri, sanki merkezi hükümet otoritesi kullanıyormuş gibi tevkif etmesi, PKK- Kongra-Gelin faaliyetlerini arttırması, Türkiyenin tekrar iç yoğunluklu bir savaş ortamına doğru sürüklenmesi, Genelkurmay 2. Başkanı İlker Başbuğun Türk Silahlı Kuvvetlerinin harekete geçmesi yerine ABDden Iraktaki Kandil Dağındaki teröristler için tedbir almalarını istemesi Türkiyeyi büyük bir zafiyete sürüklemektedir.
Ortam, hiçbir şekilde kullanılma ihtiyacı olmaması temennisiyle, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kuzey Iraka müdahale edebilmesini temin edebilecek bir tezkerenin TBMMye sevk edilmesini ve çıkartılmasını gerektirmektedir.
Bu nedenle, ilişikteki sorularımı ve talebimi Sayın Başbakana ilettim."
*****
Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğana yönelttiğim sorular:
16.06.2005 tarihli Sabah Gazetesinde, The Washington Post gazetesine dayanılarak verilen bir haberde aşağıdaki ifadeler kullanılmıştır:
Savaşın bitmesinden sonra yaşanan etnik gerilim endişeleri, Kuzey Irakta da yeniden alevlendi. ABDnin prestijli gazetesi Washington Post, Kürtlerin, Kerkük kentinde yüzlerce Türkmen ve Arapı tutuklayarak gizlice başka kentlerdeki cezaevlerine gönderdiğini yazdı. "Kürt yetkililer adam kaçırma olaylarına göz yumuyor" başlıklı gazete manşeti haber, Amerika Dışişleri Bakanlığının Beyaz Saray, Savunma Bakanlığı ve Bağdattaki büyükelçiliğe gönderdiği iç yazışma metnine dayandırıldı. Gazetenin haberinde şöyle deniyor:
"Kürt siyasi partilerin öncülüğünde ve Amerikan güçlerinin desteğiyle polis ve güvenlik birimleri, Kerkük sokaklarında Türkmen ve Arapları tutukladı. Ve onları Kürtlerin kontrolündeki başka kentlerin hapishanelerine gönderdi. Kerkükte ya da ABD-Irak güçlerinin ortak baskınlarında sokaklarda yakalanan bu adamlar, Irak yasalarını ihlal ederek gizlice Kürt kentleri Erbil ve Süleymaniyedeki hapishanelere gönderildi. Bu transferlerden bazen ABD güçlerinin de haberi vardı. Aralarında tüccarların, aşiret aileleri ve askerlerin akrabalarının dahi olduğu tutuklular bazen aylarca kayıptı. Bırakılan tutuklular ve Kerkük polis şefinin verdiği bilgilere göre kimilerine işkence de yapıldı. Amerikan askerleri 180 tutuklama olayı yaşandığını ileri sürerken, Arap ve Türkmen politikacılar sayının 600den fazla olduğunu açıkladı". "Dışişleri Bakanlığının iç yazışmasında yasadışı tutuklamaların Kürt siyasi partilerin Kerkükte otoritesini uygulamak için kışkırtıcı bir tavırla planlı ve yaygın girişiminin parçası olduğu ifade edildi. 5 Haziran tarihli dokuz sayfalık belgede Kerkük bölgesinden sorumlu 116ncı Amerikan Tümeni, Kürt yetkilileri bu uygulamalara son vermeleri konusunda uyardı. Etnik dengeyi değiştirmek için devrik lider Saddam döneminde Kerkükten Kürtler sürüldü, yerlerine Araplar yerleştirildi. Irakın işgalinden sonra çok sayıda Kürt kente döndü ve kent üzerindeki kontrolünü artırdı. Öte yandan Türkiye Dışişleri Bakanlığı bölgede yaşayan Türkmenlerin durumundan endişe duyarak Ankaradaki ABD Büyükelçiliği yetkililerinden konuyla ilgili bilgi istedi.
Bunun yanı sıra Kuzey Irakta barınmakta olan silahlı PKK-KADEK militanlarının Kuzey Iraktaki otorite boşluğundan yararlanarak faaliyetlerini arttırdıkları, hatta Kuzey Irak, gerek işgal güçlerinden müzaheret gördükleri, Türkiyeye sızmaya başladıkları ve Güneydoğu Anadolunun tekrar düşük yoğunluklu savaş ortamına girmeye başladığı gözlemlenmektedir. PKK-KADEK militanları, daha geçtiğimiz günlerde Türkiyede 200 başlık bir koyun sürüsünü almış ve bu sürüyü Kuzey Iraka geçirmiştir. Bu basit örnek bile sınır güvenliğinin ne halde olduğunu göstermektedir.
Yine Kuzey Irakta Barzaninin yarı resmi Kürt devleti başkanlığına seçilmesi, kendisinin Türkiye aleyhtarı beyanlarını arttırması ve nihai hedefin bağımsız bir Kürt Devleti olduğunu söylemesi de dikkatleri çekmektedir.
Soru:
Yukarıda sebepleri dikkate alarak, Anayasanın 117 ve 92. maddeleri çerçevesinde, gerektiği hallerde Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kuzey Iraka müdahale etmesi için, TBMMye bir tezkere sevk etmeyi ve TBMMnin tatilde de olacağı süre zarfında Hükümetin elini kuvvetlendirecek şekilde TBMMden izin almayı düşünüyor musunuz?
Yayın Tarihi :
16 Haziran 2005 Perşembe 18:21:03
Güncelleme :16 Haziran 2005 Perşembe 18:23:04