Geçen sene Türkiye’yi ziyaret etmekte olan ve ırkçı ve bölücü faaliyetleri dolayısıyla kapatılan eski Flaman Bloğu hareketini desteklediğini gizlemeyen bir Belçikalı ile tanışmıştım.
Türkleri insan olarak sevdiğini ama Avrupa’da asla görmek istemediğini söylüyordu.
Ona göre Türkler Avrupa’da kalmamalı, işleri bitince Türkiye’ye dönmeliydi.
Çünkü buradaki hayatlarını orada aynen devam ettirmeye çabalıyorlar, ‘Türkleştirdikleri’ kendi mahallelerinde yaşıyorlar, çocuklarının Flamanca ve Avrupa kültürünü öğrenmelerine karşı çıkıyorlar ve hatta alışverişlerini bile sadece Türklerden yapıyorlardı.
O ve onun gibi düşünenler için Türkler ve diğer yabancı göçmenler artık engellenmeliydi.
Tabiî ki o, siyasi görüşü dolayısıyla, bardağın boş tarafını görüyordu ama o ve onun gibilerin taşıdığı ve Avrupa’da gittikçe yayılan bu düşünce akımının sonuçlarına bir süre önce tanık olduk:
Avrupa ülkeleri ardı ardına yeni “göçmen yasalarını” yürürlüğe koydular.
Buna göre; artık Avrupa’da yaşayan biriyseniz, bir Türk vatandaşı ile evlenebilmeniz için bu kişinin konsolosluklarda yapılacak olan yazılı ve sözlü sınavları geçmesi gerekiyor.
Yani ‘kanun gereği’ eşinizi artık “severek” değil, “seçerek” alacaksınız!
* * *
Avrupa’da bugün yaklaşık 4 milyon Türk yaşıyor.
Bir kısmı “entegrasyon” sorunlarıyla boğuşmakla birlikte, bir çoğu bulunduğu yere adapte olmuş durumda.
Ticarette, siyasette, bilimde ve sanatta yavaş yavaş Avrupa’daki yerlerini alıyorlar.
Avrupalılar Türkler’in ‘kalıcı’ olduğu gerçeğini artık kabullenmiş durumdalar.
Türkler’in Avrupa’nın geleceğindeki ‘belirleyici’ rolünün ortaya konmasında ise Türkiye’ye ve dolayısıyla hükümetlere büyük iş düşüyor.
* * *
Yurt dışında ve özellikle Avrupa’da yaşayan Türkler’e yönelik özel bir ilgi alanı oluşturmak AB üyeliği hedefleyen Türkiye’nin olmazsa olmazlarındandır.
Avrupa’da yaşayan Türkler ülkemizin menfaatleri doğrultusunda örgütlenmeli, devletin idari yapısına göç eden Türklerle ilgili yeni birimler eklenmeli ve bunların etkin olarak faaliyet göstermeleri sağlanmalıdır.
Yurt dışında “gurbet” ve “sıla” kavramları arasında gidip gelen yurttaşlarımız, kendilerini yalnız hissetmemeli; kaderleri çeşitli dini veya siyasi vakıf ve derneklerin eline bırakılmamalıdır.
* * *
Unutulmamalıdır ki; Türkiye’nin Avrupa Birliği’ndeki menfaatlerini orada yaşayan ve artık Türk asıllı Avrupalılar olmuş olan “Turco-Europeans” dan daha fazla kimse koruyup kollayamaz.
Tabi ki devletimiz tarafından bu işe emek ve para harcanır ve iyi ve etkili bir örgütlenmeye gidilirse?
* * *
Bundan daha güzel ve etkili bir lobicilik faaliyeti olabilir mi?