On yıl kadar önce, üç dört Türk arkadaş, ABD’nde, bir üniversitenin bahçesinde, Amerikalı bir arkadaşımızla sohbet ediyoruz.
Amerikalı arkadaşımızla İngilizce, kendi aramızda da Türkçe konuştuğumuzu fark eden üniversite hocasının, Amerikalı arkadaşımıza şaka yollu ettiği bir laf, bunca yıldır aklımdan hiç çıkmaz:
“Bak dostum, üç tane Türk bir araya gelmiş ve kendi aralarında fısır fısır Türkçe konuşuyorlarsa, ne isterler biliyor musun?”
Hepimiz, hem bu müdahaleye şaşırmış, hem de meraklanmıştık; hemen sorduk:
“Ne isteriz”?
Gözlerini kocaman açarak, korkmuş gibi yaptığı ses tonuyla verdiği cevap, hala kulaklarımdadır:
“Bizden, daha fazla ‘toprak’ almak isterler!”
* * *
Son yıllarda yaşadıklarımızı gördükçe; Türk Ulusu’nu böylesine güçlü ve yayılmacı olarak bilen ve gören o Amerikalı hocamıza, buradan içten bir teşekkür etmek gerekiyor herhalde?
Demek ki; Türkler onun kafasında, daima yeni ülkelere giden, fetihler yapan; çağ kapatıp, çağ açan; yeni yerleri kendine “yurt” edinmeyi huy edinmiş bir millet olarak kalmış!
Oysa ki; içimizi bir bilse; değil yeni ‘ülkelere’ talip olmak, elimizdekine bile zar zor sahip çıkabildiğimizi hayretle görürdü!
* * *
1071 yılında Türklerle tanışan Anadolu; Türklerin, tam 800 yüz yıl boyunca, Kafkasya, Arap Yarımadası, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Doğu Avrupa’ya yayılmasına ve buralarda hüküm sürmesine şahit olmuştur.
Bu coğrafyadaki Türk olmayan tüm unsurlar, 800 yıl süren bu ilerlemenin bitmesini ve Türklerin geri çekilmesini adeta dört gözle beklemişlerdir.
Bunu sağlamak için geçmişte çok çaba gösterdikleri gibi; bugün de çabalarını gizli veya açıktan mücadelelerle sürdürmektedirler.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, kendi küllerinden doğan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin, eski imparatorluğun genişleme politikalarına prim vermemesinden de cesaretlenen bu “eski tebaa”, fırsat buldukları zaman kinlerini kusmaktan geri durmamışlardır.
Osmanlıdaki kapitülasyonlar ve Cumhuriyet dönemine bile sirayet eden Duyun-u Umumiye İdaresi gibi Türklerin aleyhine işleyen uygulamalarla şımaran Avrupalı bir güruh ise, Türklere bu coğrafyada yaşam hakkı tanımamak için ellerinden geleni yapmaya, bugün de devam etmektedirler.
* * *
Mesela; BM Yugoslavya Savaş Suçları Mahkemesi, geçen gün sessiz sedasız bir cezaya hükmetti:
20. yüzyılda Avrupa’nın göbeğinde sadece Müslüman ve “Türk” asıllı oldukları için öldürülen Boşnakları katletme emrini veren ve bu olayları yönlendiren Sırp asıllı general Dragomir Miloseviç, 33 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
1992-1995 yılları boyunca tam 44 ay süren planlı Boşnak katliamı devam ederken yapılamayan müdahale, ancak “etnik temizlik” belli bir aşamaya geldikten sonra yapılabilmişti!
Hatırlarsanız; o dönemde yakılıp yıkılan camilerin minareleri üzerine bile Boşnaklara hitaben “Defolun Türk xxxleri” şeklinde yazılar yazılıyordu!
Boşnaklar, Müslüman ve Türk soylu olmakla itham ediliyorlar ve bu yüzden katlediliyorlardı!
* * *
Amerika’da, ‘New America Media’ adlı kuruluş tarafından 2007 yılı Ağustos ve Eylül aylarında yaptırılan bir kamuoyu araştırmasının sonuçları geçen Çarşamba günü açıklandı.
Araştırma sonuçlarına göre; o coğrafyada hep birlikte yaşamak zorunluluğunun farkında olunmasına rağmen, bugün ABD’nde yaşamakta olan her bir etnik gurup, diğerine şüpheyle yaklaşmakta; onların hayat tarzını ve varlığını benimsemekte zorlanmaktadır.
Yani; sorunlarını en aşmış görünen ülkelerde bile; ‘din ve etnik köken’, sosyal ilişkilerde hala önemli ‘referanslar’ konumundadır.
Bu araştırma sonuçları ışığında Türkiye-AB ilişkilerine bir göz atacak olursak; toplumsal yapısını bizden tamamen farklı dini ve etnik ‘referanslar’ üzerine inşa etmiş bir guruba; Müslüman Türkler olarak, hemen ve koşulsuz olarak kabul edileceğimizi düşünmek, ancak tatlı bir hayal olabilir.
Çünkü; Avrupalı’nın kafasındaki 800 yıllık “Türk” imajını ve çekingenliğini silmek, bir 800 yıl daha gerektirebilir!
* * *
Avrupa Birliği, özetle; vatandaşları için insanca yaşama standartlarını belirlemiş ve bunları büyük ölçüde uygulamaya geçirmiş bir ‘üye devletler’ bütünüdür.
Yıllarca birbirleriyle savaşan ve güç kaybeden irili – ufaklı Avrupa ülkelerinin; ABD, Rusya, Japonya ve Çin gibi ülkelerle ekonomik ve siyasi olarak mücadele edebilmek için yaptığı, gerçekten de “son yılların en büyük barış projesidir”.
Ancak; araştırmacı-yazar Robert Kaplan’ın “Büyük Güçlerin Yükselişleri ve Çöküşleri” kitabında da belirttiği gibi; dünya üzerinde sözü geçen (küresel) büyük bir güç olmak için, savaş gücüne sahip büyük bir orduya ve bu orduyu finanse edebilmek için de, o oranda büyük bir ekonomiye sahip olmak gereklidir.
Bu bıçak sırtı denge, büyük devletlerin başındaki “Demokles Kılıcı” gibidir. Denge bir bozulursa; o büyük devlet artık çökmeye mahkumdur.
Türkiye’nin AB üyeliğinin ana tezlerinden birisi de bu husustur: Türkiye, ekonomik yönden çok güçlü, ancak askeri yönden zayıf olan AB’nin “güçlü ordusu” olmayı teklif etmektedir. Yani; Türk Ordusu AB Ordusu’nun belkemiğini oluşturacak ve AB’ne ABD küreselleşmesi karşısında rekabet şansı sağlayacaktır.
Bu durum, tarihi sebeplerden dolayı, Avrupalılarda “kurda kuzu teslim etmek” şeklinde algılanır mı bilemeyiz ama; şu ana kadarki gelişmelerden, Türkiye’nin AB üyeliğine pek de sıcak bakılmadığı ancak; Türkiye’nin tamamen dışlanması Avrupa sınırlarının güvenliği açısından ciddi bir sakınca yaratacağından, bu durumun Türkiye’ye açık açık söylenmediği görülmektedir.
AB’nin adeta kaynayan kazanlar olan İran, Irak ve Suriye ile ‘sınır komşusu’ olmak istemediği defalarca dile getirilmiştir.
‘Türkiye’nin AB adaylığını’ desteklediğini her fırsatta açıklayan ABD’nin, kendisine ciddi bir rakip yaratacak böylesi bir durumu, gerçekten arzu edip etmeyeceği de başka bir tartışma konusudur?
Böylesine çetrefilli bir durumda bile, AB üyeliğimize dair Andersen’den masallar, malum “yurttan sesler” korosu ve sıfatlarını artık bellediğimiz yabancı masalcılar tarafından hala kulağımıza okunabilmektedir.
Televizyonlardaki fındık reklamında da dedikleri gibi:
“Yersen!”
* * *
Avrupa’da meydana gelen iktidar değişiklikleriyle, sürekli pompaladıkları umutlarla Türkiye’yi ‘idare etme’ yolunu tercih eden ‘romantik’ liderler gitmiş, yerlerine sert ve milliyetçi liderler gelmiştir.
Fransız Sarkozy ve Alman Merkel gibi liderler, Avrupa’yı kendi milli menfaatleri doğrultusunda şekillendirme işine girişmişlerdir.
Anlaşılan o ki; eskiden olduğu gibi, Türkiye’nin yeni bahanelerle kandırılarak bekletilmesi fikri onları fazlaca ilgilendirmemektedir!
Kartlarını açık oynamışlar ve bize gerçeği göstermişlerdir!
Bu durumda; hayal kırıklığına uğradığımız her aşama sonunda “bu sefer böyle oldu ama şu şu tavizleri de verirseniz bir dahaki sefere belki bu işi düzeltebiliriz” diyerek yeni yeni tavizler peşinde koşan, Avrupa’da kimsenin itibar etmediği kasaba politikacıları ile onların yerli işbirlikçileri de, o şaşkınlıkla, bir anda ortadan kayboldular?
Herhalde bir süre daha Diyarbakır’da ‘ekmek aramaya’ devam ederler?
Sarkozy ve Merkel’e kızmak yerine, aksine, dürüstlükleri için teşekkür etmeli ve bundan böyle kendi ayaklarımız üzerinde durmanın yollarını aramalıyız!
Aslı olmayan pembe tablolar çizerek, niyetini açıkça belli eden Sarkozy’i “hastalıklı” gösterme telaşına düşen medyamız da bu “ezgin” tavrını bırakmalı ve insanımızı gerçekler konusunda aydınlatmalıdır.
Boş hayaller peşinde koşmanın kimseye faydası yoktur!
* * *
Her ne sebeple olursa olsun, Türklerin ‘yuvasını yapma’ telaşında olanlar her zaman var olacaktır.
Dışarıdakilere “düşman”, içimizdekilere de “hain” der geçeriz.
Burada bize düşen, milli menfaatlerimiz doğrultusunda yeni açılımlar belirlemektir.
Soğuk savaş döneminden kalan “ona olmazsa, buna döneriz” şeklindeki dışa bağımlılık önermeleri içeren sakil ve kompleksli saplantılarımızdan kurtulmalı ve kendi yolumuzu çizmenin telaşına düşmeliyiz.
Dünya dengeleri çok önemlidir ve mutlak şekilde gözetilmelidir ama; Türkiye’nin bugüne kadar, uzun vadeli ve gerçekçi “milli politikalar” üretememekten dolayı, her zaman edilgen ve mağdur bir duruma düştüğü de bir vakıadır.
Kendi yaşadığı teröre bile, denizaşırı başkentlerde çare arar hale gelmiştir.
Türklere Anadolu’dan başka bir yurt olmadığını, bunu da asla paylaşmayacağımızı; ama burada bizimle birlikte yaşamak isteyene de gönlümüzün her zaman açık olduğunu herkesten önce biz özümsemeliyiz ki; dost – düşman herkes de bunu hazmetsin.
Ünlü yazar Oscar Wilde’ın da dediği gibi; “Milliyetçilik, ancak kötü insanlar tarafından bir ‘erdem’ olarak görülebilir.”
Yani; “milliyetçilik”, ‘iyi insan’ olduğuna inanan herkesin doğasında vardır.
Sadece bazı kimselerin söyleminde veya birilerinin tekelinde kalamayacak kadar da önemli ve asil bir duygudur!
Bu dünya üzerinde yaşayan herkesin olduğu gibi; Türklerin de vatanını, milletini ve devletini önemseme ve sevme hakkı vardır!
Bu doğal hakkı, kendince bir takım sebeplerle, “tu-kaka” göstermeye çalışan; içte, dışta ve bir kısım ‘köşelerde’ mevzilenmiş arkadaşlara buradan saygıyla duyurulur!
GÜZEL İNSAN MERHABA VE KOLAY GELSİN
çok güzel bir yazı olmuş. Bir solukta okudum. Sizi tebrik ediyor ve sag duyulu yazılarınızın devam etmesini istiyorum..
birazdağa polis sorunlarına eğil abi ayrıca yazın çok hoşuma gitti başarıların devamını diliyorum yazın çok guzel olmuş eski meslektaşın