Tam anlamıyla bir saltanat sonu dönemi yaşayan Fransa yalpalayan bir tekne görünümü veriyor. Dümen kimde belli değil, teknenin çarpacağı yeri kestirmek kolay değil.
Gelecek yıl Fransa’nın başına geçebilecek olan Sosyalist parti durduk yerde Ermeni dosyasını, hele bu zamanda, yeniden açtı. 18 Mayıs’ta Parlamento’nun gündemine “Ermeni soykırımı”nın reddini suç sayan ve cezalandıran bir yasa tasarısı sunacak. Eğer tasarı Parlamento, Senato ve Cumhurbaşkanlığı onayı sonucunda yasalaşırsa soykırımın reddi, suçun boyutuna oranla ağır hapis ve para cezaları öngörüyor.
Fransız sosyalistlerinin oldum olası bir “Ermeni soykırımı” politikası vardır. Eski savunma bakanlarından Charles Hernu meselenin azimli bir savunucusuydu. Sosyalist Parti’nin, Ermeni Daşnak Partisi’ni sosyalist zannederek geliştirdiği ilişkiler ve Cumhurbaşkanı adayı Ségolène Royal’in eşi, Sosyalist Parti Birinci Sekreteri François Hollande’ın safiyane yaklaşımı Ermeni meselesini sosyalistlerin gündeminde tuttu.
Tasarı yasalaşırsa Fransa Ermeni meselesi tartışmasını halletmiş olacak! Ama bu belki de hayırlı bir gelişme.
Tuzu kuru diaspora Ermenileri, bulundukları Batı ülkelerindeki Musevî soykırımından kaynaklanan suçluluk duygusunu ve yaygın Türkiye karşıtlığını gayet usturuplu kullandılar ve kullanmaya devam ediyorlar. Olayların cereyan ettiği zaman ve mekana olan uzaklıkları kimliklerinin parçası haline gelmiş olan bu faciaya olan yaklaşımlarını birebir etkiliyor. Onlarla Ermeni meselesinin bugününü konuşmak, hâlâ bu topraklarda yaşayanları birebir ilgilendiren yapıcı bir tutum beklemek çok zor. Bu mesele birgün çözülürse Türkiyeli Ermeniler, Ermenistan ve Türkiye ile çözülecek. Fransa, İsviçre veya Amerika ile değil.
Bu anlamda, Fransa’da Ermeni meselesinin konuşulmasını yasaklayan yasa tasarısı sayesinde Fransa’daki bu bitmez tükenmez ve sonuçta hiçbir yapıcı öğe içermeyen kısır tartışma ortamından ilelebed kurtulacağız.
Ama kendi Cezayir sorununu çözemiyor
Epeyi bir zamandır Fransa, zengin Cezayir’le arasını düzeltmeye çalışıyor. Yıllardır Cezayir’e karşı Fas’ı destekleyen politikasını dengelemeye çabalıyor. İlişkileri “Dostluk Antlaşması” adı verilecek sağlam bir temele oturtmak istiyor. Hatta yakın zamanda Dışişleri bakanları Cezayir’e, bize teklif edilen “ayrıcalıklı ortaklık” gibi ne idüğü belirsiz bir “istisnaî ortaklık” teklif etti.
Ancak bu yeni dönem eski dönemin sorgulanması ile mümkün. Çok kanlı ve acılı bir savaş sonunda Cezayir’in bağımsızlığını tanıyan Fransa’nın toplumsal belleği Cezayir ile ilgili envai çeşit hatırayla dolu. 1830’da ülkenin fethi ile başlayan sert bir müstemleke dönemi; 1870’te Fransız Bakan Crémieux’nün Cezayir musevîlerine Fransız vatandaşlığı veren ve oraların huzurunu bir daha geri gelmeyecek şekilde bozan kararı; 1954’te başlayan kan ve acıyla dolu Cezayir savaşı; 1961’de bağımsızlık sonrasında orayı terkeden kolon ve Fransız ordusu için savaşmış “harki” diye anılan Araplardan oluşan bir milyon insan...
Fransa, tıpkı Türkiye gibi, bu sorunlu dönemleri sorgulamaya yanaşmıyor. Ne zaman Cezayir’de bir yetkili veya Fransa’da bir aydın çıkıp bu dönemle ilgili resmî tezin dışına çıkan bir laf etse resmî tekzip geliveriyor. Cumhurbaşkanı Buteflika'nın daha geçenlerde “bize 1830 ile 1962 arasında kimlik soykırımı uyguladınız; Berberî mi, Arap mı, Avrupalı mı, Fransız mı ne olduğumuzu bilmiyoruz” demesi Fransa’da büyük tepki uyandırdı.
Bırakalım sağlıklı bir bellek karşılaştırmasını Fransa 23 Şubat 2005’te, içinde müstemlekeciliğin olumlu yönlerinden söz eden bir yasayı kabul etti.
“Sizinle aynı düşünceyi paylaşmıyorum, ama düşüncenizi ifade etmeniz için hayatımı feda edebilirim” diyen Fransız filozof Voltaire’in kemikleri sızlıyordur...
Esasında konu Ermeni meselesi değil, Fransız-Türk ilişkileri
Fransa’nın Ermeni meselesindeki tavrını “gelecek yılki seçimlerde 280 bin Anadolu kökenli Ermeni Fransız’ın oyunu almak için harekete geçen politikacıların işi” diyerek açıklamak mümkün değil. Her Ermeni asıllı Fransız’ın seçmen olduğunu varsaysak dahi toplam 41 milyon Fransız seçmeni arasında bu nüfus %1 dahi etmiyor. Kaldı ki Ermenilerin topyekûn bir partiye oy attıkları varit değil. Toplu cemaat oyları daha çok Amerika’da olan bir şey.
Fransa’nın gelecek Perşembe ayın 18’inde Meclis’te görüşeceği yasa tasarısını Ermeni meselesinden ziyade Fransa-Türkiye ilişkileri bağlamında anlamaya çalışmak belki daha anlamlı.
Şizofren ilişkiler
Fransa-Türkiye ilişkileri tamamen şizofrenik bir şekilde cereyan ediyor. Ekonomi cenahında Fransız şirketleri her sektörde Türkiye’de yatırım yapıyor. Banka evlilikleri, satın almalar, yeni yatırımlar ardı ardına gerçekleşliyor. Özellikle İstanbul’da hatırı sayılır bir Fransız profesyonel çalışıyor. Eğitimde asırlık pek çok kurum hizmet veriyor. Sanat-kültür konularında pek çok ortak proje hayata geçiyor, yenilerinin hazırlığı yapılıyor. Ülkemizde özellikle tarih, arkeoloji ve şehircilikte kayda değer bilimsel çalışmalar yürüten Fransız kuruluşlar var. Fransız turist sayısı her daim gözle görülür rakamlarda seyrediyor.
Fransa’da ise nispeten sorunsuz 340 bin civarında bir Türk nüfus var. Bunların aralarında sanat, edebiyat ve bilim dünyasında isim yapmış pek çok kişilik bulunuyor. Hatırı sayılır bir öğrenci nüfusumuz Fransa’da yüksek öğrenimde.
Bütün bunlara karşılık siyaset cenahında ilişkiler genelde berbat. Fransız siyasetçiler 1970’lerin başından beri Ermeni meselesinde Türkiye’deki resmî duruşun aksi yönünde girişimlerde bulunuyor veya bu tip girişimleri destekliyorlar. Asala örgütünün terör faaliyetlerini doğrudan desteklemeseler de bunların ardında haklı bir dava olduğunu imâ eden bir tavır içerisinde oldular. Keza Kürt sorununda Cumhurbaşkanı Mitterrand zamanında kısır bir Kürt politikaları mevcuttu. Fransız siyasetçi ve kamuoyunun Türkiye’nin siyasî sorunlarına bakışı daima azınlıklar üzerinden olmuş ve onlara duyulan sempatiyle sınırlı kalmıştır. Ülkenin genelinin yaşadığı sorunlar, örneğin 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında oluşan totaliter ortam hiç bir zaman Fransa’da yankı bulmadı, empati yaratmadı.
Fransız siyasetçinin Türkiye fobisi
Fransız üst düzey politikacılar Türkiye’yi ziyaret etmekte her zaman çok zorlandılar. 1968’te Charles de Gaulle ve 1992’de iktidarının son yıllarında François Mitterrand dışında Cumhuriyet tarihinde başka bir ziyaret bilinmiyor. Daha yakın zamanda Türkiye’nin AB ilişkisinde Cumhurbaşkanı Chirac’ın adaylığımızı teslim eden 1999 Helsinki kararının alınmasında oynadığı olumlu rolün dışında kayda değer bir olumlu gelişme olmadı. Bilakis Fransız politikacıların ezici çoğunluğu farklı nedenlerden de olsa sonuçta Türkiye’nin üyeliğine karşı. 2004’ün başından itibaren şekillenen ve yapısallaşan bu tutum artık Türkiye’nin AB ilişkisini belirleyen bir etken halini aldı. Geçtiğimiz yedi aylık müzakere döneminde Fransız bürokrasisi Brüksel’de bu karşıtlığı teknik düzlemde somutlaştıran girişimleri sürdürdü.
Ancak bu politika o denli basiretsiz ki bugün bir Fransız şirket Türkiye’de yatırım yapıyorsa bu, AB üyeliğine hazırlık sürecinin getirdiği istikrar sayesinde. Eğer Fransa’nın başını çektiği muhalefet Türkiye’yi AB yolundan çıkartırsa bu gelişme yatırımcı Fransız şirketinin de zararına olacak. Türkiye’nin üyeliğine karşıt olan diğer ülke Avusturya’nın hiç olmazsa burada yatırımı, dolayısıyla kısa vadede kaybedecek bir şeyi yok!
Türkiye ise özellikle Kürt ve Ermeni meseleleriyle ilgili Fransız girişim veya yasaları gündeme geldiği zaman sert beyanlarda bulunmakta. 2001’de Fransız Meclisi’nin kâbul ettiği soykırımı tanıma teklifi yasalaştığında verilen beyanlar ve savrulan tehditlerin aynıları bugün de carî. Bunların retorikten öteye geçmeleri ve yukarıda adı edilen olumlu ilişkileri uzun vâdede zedelemeleri kolay değil. Ama bu şizofren ilişkiyi ilânihaye sürdürmek de kolay değil.
O yüzden Fransa-Türkiye ilişkileri üzerine siyaset, bürokrasi, işdünyası, sivil toplum, her düzlemde ortak platformlar oluşturmak ve uzun soluklu ortaklıklar ve politikalar geliştirebilmek her zamankinden daha acil gözüküyor.
Yayın Tarihi :
17 Mayıs 2006 Çarşamba 12:49:05