Psikolog Jülide Aral, '68 hareketinin önemli kadın figürlerinden biri. 20 yaşında idamla yargılandı, gazetelerde 'Telefoncu Kız' diye afişe edildi. O yıllarda evlendiği eşiyle tam 40 yıldır birlikte. Şimdi ise kadın hareketinde gönüllü çalışmalarıyla yer alan bir aktivist. "41 kere maşallah!" dediği 68'i, 41 yıl sonra bu kez kadın gözüyle, biraz da eleştirerek değerlendiriyor
'68, aradan geçen 41 yıla rağmen üzerinde hâlâ konuşulan, tartışılan, hakkında kitaplar yazılan bir hareket. Bu söyleşinin konuğu ve kendisi de bir 68'li olan Psikolog Jülide Aral'ın deyimiyle "41 kere maşallah!" dedirtiyor kendisine '68 hareketi. Gazeteci Nadire Mater'in kaleme aldığı ve Metis Yayınları tarafından yayımlanan Sokak Güzeldir- 68'de Ne Oldu? adlı kitap da bu maşallahın ürünlerinden biri. Kitap 68'in önde gelen isimleriyle yapılan söyleşilerden oluşan bir tanıklıklar belgesi. Kitapta yer alan her bir isim, kendi 68'ini anlatıyor ama en öne çıkan, kadınların anlatıları. Jülide (Zaim) Aral da 68'in önde gelen kadınlarından biri. Üniversite hayatı, dünyayı değiştiren o yılda başlamış Aral'ın, 1968'de. 1969'da tam 40 yıldır birlikte olduğu Fahri Aral'la tanışmış, ardından bütün gençliğin kapıldığı rüzgâr, TİP'li yıllar, Dev Genç'le açılan yeni dönem ve onun tabiriyle 'Cephe'li yıllar', yani THKP-C hareketinin doğuşu. Yaklaşık 10 yıl önce merkezi Diyarbakır'da olan KaMer'de (Kadın Merkezi) gönüllü olarak çalışmaya başladıktan sonra kendisine gönül rahatlığıyla 'feminist' diyen Jülide Aral'la, ondan iki kuşak küçük bir kadın olarak o yılları, bu yılları, geleceği konuştuk.
- 68'den önceniz nasıldı?
- Öncelikle belirteyim ki, ben 68'i yaşamış onlarca, yüzlerce kadından sadece biriyim. CHP'li bir ailede büyüdüm, babam Kemalistti ve karakola hiç işinin düşmemesiyle övünürdü. Ailemin politikayla tek ilgisi seçimden seçime oy vermekti. Ürkeklerdi, sanırım bunun kökeninde muhacir olmaları yatıyordu. Babamın ailesi Balkan Savaşı'ndan sonra Bulgaristan'dan göç etmişti. Devletle karşı karşıya gelmemeye, mazbut yaşamaya çok dikkat etmişlerdi. Nihal Atsız, babamın Edirne Lisesi'nden öğretmeniydi ve ondan 'tabutlukları' öğrenmişti kendisi hiç karışmasa da. Babam müteahhitti, Amerikan üslerini, havaalanlarını yapardı. Beni özel bir lisede okuttular, çok hoş bir okuldu, Rahmi Duman velilere ve öğrencilere cinsel eğitim içeren konferanslar verirdi, Bedri Rahmi Eyüboğlu gelip resim sanatını anlatırdı.
- 68'in içinde nasıl buldunuz kendinizi?
- Benim üniversiteye girdiğim yıl 68. İlk dönem adapte olduktan sonra, ikinci dönem Çınaraltı'na gitmeye, farklı arkadaşlıklar kurmaya başladım. Liseden klasikleri okuyarak gelmiştim zaten. TİP konuşuluyordu, TİP'lilerden bahsediliyordu. Sonra işgal başladı, ikinci gün işgalin içindeydim. İşgalde müzik yayını yaptığımızı ve Edith Piaf çaldığımızı anımsıyorum. İşgalden eve geldiğim akşam annem 'Nereden geliyorsun?' diye sordu. 'İşgalden,' dedim. 'Yarın kek mi börek mi gönderelim?' demişti annem karşılık olarak, o yıllarda öğrenci hareketleri kamuoyundan tepki almıyordu henüz.
- Sonra rüzgâra mı kapıldınız?
- Biraz öyle oldu. Edebiyat Fakültesi'nde okuyordum ve tamamen sol bir ortamın içindeydim. Önce FKF'li oldum, ailemin durumu iyi olmasına rağmen 'ekonomik özgürlük' adına şehirlerarası santralda çalışmaya başladım, 1969'da da TİP'li oldum. O yıllarda şehirlerarası ve milletlerarası telefonlar, PTT'den bağlatılırdı ve 12 Mart'ta bu yüzden 'Telefoncu Kız' olarak ünlendim. '68 yazı çok hareketliydi, bir Yankee'nin kafasından şapkasını almıştım Taksim'de. Kış boyunca da İstanbul'u boydan boya yürüdük.
- 19 yaşınızdan beri eşiniz Fahri Aral'la birliktesiniz. Bu ilişkiyi yaşama biçiminizi anlatır mısınız?
- Evet, 1969'da tanıştık, 19 yaşımdaydım ve 40 yıldır birlikteyiz. Tabii bu uzun bir süre ve iyisiyle kötüsüyle, kolaylığıyla zorluğuyla düz bir çizgi değil. Düzlük, bir ölüm halidir zaten çünkü hayat inişli çıkışlıdır. Biz Fahri'yle beraber büyüdük, en temel özelliğimiz o. Aynı şeylere inandık, aynı şeyleri savunduk, aynı şeyler için çok şeyi göze aldık. İkimiz de farklı farklı geliştik ama baktığımız çerçeve ana hatlarıyla aynı kaldı. Bugün beraberliği sürdüren kısım da o çerçeve. Hâlâ heyecan duyabilmek güzel bir şey, elbette tartışırsın da kavga da edersin. Bir insan beraberliği süresince ben olarak, biz olabilmelidir.
- '68'de kadınların daha lojistik bir unsur gibi kullanıldığını anlatıyorsunuz...
- Kadınlar lojistik sağladı zaten de bunu beklediler. Bizim erkek arkadaşlarımız, kocalarımız, sevgililerimiz konuştukları zaman her biri eşitliği, kadın haklarını bizden daha iyi savunurlardı belki ama önemli olan bunu günlük hayatta nasıl kavradıkları ve içselleştirdikleriydi. Yani mum dibine ışık vermiyordu. 68'de biz bunu sorgulamıyorduk bile, bizim sosyalizm diye bir şemsiyemiz vardı ve o şemsiye her şeyi içeriyordu. Kadın meselesi çok küçük burjuvaca bir talepti, sosyalizm nasıl olsa o meseleyi de çözecekti. Toplumsal cinsiyet rollerinin bizi ne duruma soktuğunu, bunun nasıl hayata geçtiğini, nesilden nesile nasıl aktarıldığını sorgulamaktan geçiyordu bunun yolu. Ben o yıllarda da kelle hesabıyla 'Fahri ne ise Jülide de odur,' muamelesine karşı çıktım.
- İçinizde bir şeyler o günlerde de isyan etmiş olmalı ki, kafanız Milli Demokratik Devrim (MDD) tezine yattığı halde, sırf Fahri Bey'le aynı görüşte görünmemek için, Sosyalist Devrim tezini savunmuşsunuz...
- Amfide tartışmalar oluyordu, Doğan Avcıoğlu'nun kitabı okunuyordu, feodalizm, Asya tipi üretim tarzı, kapitalizm gibi kavramlar tartışılıyordu. Aslında aklım MDD'ye yatıyordu ama sırf o kelle hesabından dolayı Sosyalist Devrim'ci oldum. İnsanlar giderek 'Sen ne diyorsun?' demeyi öğrendi.
- Buradan 'bacı' kavramının yerleşmesine doğru yol alırsak, neler söylemek istersiniz?
- 'Bacı' kavramı bizde yok, bizden sonra görüldü. Çünkü 1978 kuşağında kadın-erkek ayrımı çok daha katı, çok daha şekilci bir şekilde yaşandı. Bizim o yaşlarımızla karşılaştırılınca, bizden sonra gelenler daha katı bir yapının içinde buldular kendilerini. O hareketler çok daha müdaheleci oldu.
- Daha sonra THKP-C'li oldunuz, hatta o davadan yargılandınız...
- Tabii önce TİP'li, sonra Dev Gençli oldum. Hatta Dev Genç'in Edebiyat Fakültesi'ndeki son öğrenci temsilcisiydim. O sıra da cephe (THKP-C) örgütlenmesi söz konusuydu, cepheden oldum. Ama çok absurd bir gerekçeyle hüküm yedim. Gerekçem şöyle belirtilmişti: '146-1'den yargılananlarla mahkeme süresi içinde aynı davranışı gösterdiği için, 146-3'ten hüküm giymesi uygundur.' Onun için ben 60 yaşında olduğumu çok rahat söylerim, çok da keyif alırım. Çünkü 21 yaşında idamla yargılanmışım. Gözaltındayken Siyasi Şube Müdürü olan Ilgız Aykutlu 'Seni bu camdan aşağı atsam kimse bana hesap sormaz,' demişti. Onlar beklemiyorlardı 60 yaşıma geleceğimi, ama geldim.
- Bu kadar çok okumanın bir nedeni de Marksist klasiklerin çok fazla çevrilmemiş olması herhalde...
- Evet, o zaman sol klasikler yeni yayımlanıyordu. Şimdiki kuşağın okumadığı söyleniyor ama öyle değil, şimdiki gençler o bilgiye o kadar kolay erişebiliyor ki. Biz sadece çıkan kitaplarla sınırlıydık.
BİZİM KADAR ŞİİR OKUYAN BİR KUŞAK OLMADI
- Ne tür hoşlukları vardı 68 kuşağının?
- Bizim kuşağın en temel özelliği çok fazla okumasıydı. Çıkan her yeni kitabı alır, çılgın bir aşkla okurduk. Çok şiir okurduk, bizim kadar şiir okuyan bir kuşak olmadı sonra. Romanlarla, edebiyatla iç içeydik. Tiyatro, sinema bizim için önemliydi. Tabii en büyük zenginliğimiz dostlarımız ve arkadaşlarımız. Her kuşak için bu söz konusudur ama 40 sene sonra bile çok sıcak, çok yakın, çok dolaysız kendimizi ifade edebileceğimiz, yanlarında yer bulacağımız dostluklarımız var.
CİNSİYETSİZ BİR HALE BÜRÜNDÜK
- Yargılandığınız duruşmadaki etek boyu çok hoş...
- O daha uzun hali eteklerimizin. Tabii giderek her şey farklılaştı, kılık kıyafetlerimiz değişmeye başladı. İstanbul işçi hareketinin de merkezi olarak özgün bir yerdi, sendikalara, grevlere gitmeye başladık. Etek boylarımız uzadı, makyajımız bitti ve cinsiyetsiz bir hale büründük.
- Cinsiyetsizlik, yadırganmamak için uyum sağlamanın sonucunda oldu yani...
- Bizden dolayı harekete laf gelmesin diye düşünüyorduk.
- O zamanki namus kavramının aslında bugünden çok da farkı yokmuş...
- Bugün de politika kadınların bedeni üzerinden yapılıyor, o zaman da böyleydi. Kadının oturması kalkması, eteğinin boyu, saçının şekli, makyaj yapıp yapmadığı sorgulanıyordu. Onun için de daha muhafazakârlaşan, daha mazbut, laf edilmeyen bir noktaya geldik.
- Maksinin moda olduğu dönemde, uzun etek boylu paltonuzu da bu uğurda mı kısalttınız?
- Evet, annemin diktiği bir paltoydu, o günlerde pek modaydı. Ve çok eleştirildim. Çünkü moda, kapitalizmin ve tekstil endüstrisinin pompaladığı bir şeydi. Güzelim maksi paltomu, diz boyuna kadar kesip öyle giymeye başladım.
- Anneniz ne yapmıştı?
- Ne yapsın ki, kadıncağızın nutku tutulmuştu.
- Bir yandan özgürlük düşleri ve devrimcilik, bir yandan da mazbutluk-muhafazakârlık... Zor bir ikilem değil mi?
- Biz kendimiz için devrimci değildik ki, istediklerimiz kendimiz için değildi. İnsanların daha iyi hayat yaşaması için, kendimizden vazgeçmiştik. O zamanki seçimlerimizle birçok şeyi göze aldık, birçok şeyden vazgeçtik. Bazı arkadaşlarımız hayatlarını kaybetti, bazılarımız uzun yıllar cezaevlerinde yattı. Yaşanan diğer acılar ise, bu işin raconuydu.
- Çok eşlilik değil ama birden fazla kişiyle ilişki yaşayanlar kınanır mıydı sahiden?
- En hafif deyimle hoş karşılanmıyordu, çünkü ilişkilerde bile 'çirkinleşmemek' gerekiyordu. Harekete erkekler üzerinden değil, ama bizim üzerimizden söz geleceğine dair bir algımız vardı.
- Eteğinizin boyu, saçınızın şekli nedenlerle Fahri Bey'e şikâyet edildiğiniz zamanlarda aranızda bir tartışma olur muydu?
- Etek boyu nedeniyle şikayet edilmem, Alibeyköy'de bir işçi yürüyüşünde olmuştu. Bir kadın arkadaş gidip 'Jülide'nin de eteği kısa,' demiş. Fahri bana söyledi, ben de 'Gelip bana söylesinler,' dedim. Fahri de o yıllarda bile, toplumsal cinsiyet rolleri içinde beklenen erkek rolünü oynamadı. Dolayısıyla bizim aramızda o çelişkiler çok katı bir şekilde yaşanmadı.
HAYATI KADINLAR KURDU
- Kadınların katılımı ne düzeydeydi?
- 68'de her yerde vardık kadınlar olarak yürüyüşlerde, işgallerde, aynı tezgahlardan erkeklerle birlikte geçtik. Kadınların bu konudaki gösterdiği direnç, erkeklerden hiç az değildi, nazik olmam gerekirse. Sonra cezaevlerinden çıkıldı, yeni hayatlar kuruldu ve her yerde olduğu gibi kadınlar kurdu günlük hayatı. 80'de kadınların kendilerini sorguladıkları bir dönem daha yoğun geldi. Ve kadınlar Zümrüdü Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğdu. Kadın hareketinde dalgayı ilk yükseltenler sol geçmişi olan kadınlar oldu. Kadın olmanın toplumsal cinsiyet rolleri anlamında çok fazla bir farklılık getirmediğini, ancak bununla yüzleşerek bir şeyleri değiştireceğimizi gördük. Mesela ben Kamer'le çalışmaya başladıktan sonra kadının farkındalığının artmasının toplumu nasıl değiştirdiğini fark ettim.
- Ka-Mer'le çalışmaya başladıktan sonra mı kendinize 'feministim' dediniz?
- Ondan önce de feminist çevrelerin içinde oldum, örneğin Kaktüs dergisini çıkaranlar arkadaşımdı. O zamanlar 'feministim' dememiştim, şimdi artık diyorum.
- Peki, erkekler hiç değişmedi mi?
- Değişmek için birtakım şeyleri göze almak gerekir. Erkekler kadınların eşitliği için kitap yazabilirler, işkence bile görebilirler ama hayatın içindeki edinilen birçok şeyden vazgeçmeleri gerekiyor. Türk Dil Kurumu'nun deyimler sözlüğünde 'adam olmak' ve 'karı gibi olmak' tabirlerinin karşılıklarına bakın. Olumlu olan her şey erkek üzerinden konumlandırılırken, kadın gibi olmak olumsuzu çağrıştırıyor hep. Bunun farkına varıp, buradan çıkmaya başlamak gerekiyor. Sorgulamak kısmı çok önemli ve henüz oraya gelinmedi.