3
Mart
2026
Salı
KİTAP

UYGARLIK BİRAZ DA MONOTONLUKTUR

Yeni romanında Türkiye'nin son birkaç senelik siyasi tarihine vatandaş cephesinden bakan Vivet Kanetti: ‘İnsanların ruhları bölünmüş durumda. Bir yandan AB'nin konforunu istiyor bir yandan uygarlığın monotonluğundan korkuyorlar'

AB Türkiye’ye ‘tarih verene’ kadar sürecek bir yarışma... Biri Bizi Gözetliyor evi gibi bir eve kapatılmış yarışmacılar...

AB sevdası uğruna yapılan bir tür insan hakları ihlali mi? Peki ya Kopenhag Kriterleri ne olacak? Bu insanların ihtiyarlayıp ellerinde bastonla bir odadan ötekine ağır adımlarla yürüyüşünü de görecek miyiz! “Bu gidişle evet!” diyor, yarışmanın internet sitesindeki foruma yazan ‘ziyaretçilerden’ biri. Bir başkası itiraz ediyor, AB yolunda her şey mübah... Vivet Kanetti’nin, Bana Modern Türk’ün Tarifini Yapabilir misin Kaan? isimli romanı, Avrupalılaşma yolundaki toplumsal çılgınlığımızı ironik, mizahi bir dille, tüm ‘gerçekliğiyle’ seriyor önümüze. Sadece o mu? Kanetti’nin romanı Türkiye’nin son birkaç yıllık siyasi tarihine ‘vatandaş cephesi’nden bakıyor. Eskiden kahvehaneler vardı, şimdi site forumları diye düşünmeden edemiyorum. Bir yarışma hakkında yorum yapmak üzere siteye giren o insanlar birden birer sosyolog, siyaset bilimci, ekonomist ve hatta yazar kesiliyor... Çağımızda kazanılmış bir hak bu. Kanetti, yalnızca toplumsal çılgınlıklarımıza, karmaşamıza yakından bakmıyor, ‘rejisör koltuğu’ gibi yazar koltuklarında kurulup oturmuş yazarlar olduğu gibi, o forumlara yazan yazarlar olduğunu da hatırlatıyor.

Vivet Kanetti, ‘en siyasi romanım’ diye tanımladığı bu eserinde klasik roman kalıplarının dışına çıkıyor. Toplumsal arayışlarımızla uyumlu bir biçem arayışının da ürünü bu roman. AB bizi kabul edene dek sürecek Eşsiz Ev yarışmasının site forumundaki tartışmalardan oluşan kitap, gözkırpmalarla, selam göndermelerle dolu. Dikkatli bir okurun rahatça farkına varacağı bu ayrıntılar, okumaya keyif katıyor. Kanetti’nin yüzüne daha yakından bakacak olursanız söylediği başka bir şeyler de olduğunu göreceksiniz. O göz kırpmanın ardında hınzırca bir gülüş olduğu ise muhakkak... Söyleyeceklerini söylemez gibi yaparak söylüyor Kanetti... Behçet Necatigil’in şiirindeki o sesi sık sık araya sıkıştırması da ondan: “Çok Çiğ Çağ”. Modern Türk’ün değil belki ama, modern çağın daha iyi bir tarifini biliyor musunuz?

Romanın ismi Bana Modern Türk’ün Tarifini Yapabilir misin Kaan? Zaten romanda yer alan sitedeki ziyaretçilerden birinin ötekine söylediği bir cümle bu. Bu cümle neyi anlatıyor?

Çılgın bir arzuyu. Mutluluğun tarifini, resmini yapmak isteği kadar çılgın ve imkânsız. Bu imkânsızlığın da altını çizmek istedim. Mutluluğun tarifi, aşkın tarifi... Çerkez tavuğunun tarifini vermeye benzemiyor. Ama insanı oyalıyor, hayatı dolduruyor bu çıkmaz sokak ve cevabı imkânsız, sorular... “Modern Türk nedir?” bizim temel varoluşçu sorularımızdan biridir. Çocukluğumda çok moda bir sıfat vardı mesela: Avrupai.

Kadınlara iltifat etme yollarından biri onu Avrupai olarak tanımlamakta sanıyorum...
Evet! Ajda Pekkan’ın bütün çıkışı bunun üzerinedir. Yüksek bir beğeninin, yüksek bir takdirin ifadesiydi bu sıfat. Sonra, Avrupainin yerini ‘modern’ aldı. Bunlar toplumsal varoluşumuzdaki, biraz naif ama temel, çok şey anlatan, çok laf kaldıran, birçok fantezimizi de yüklediğimiz kavramlar. Ben bu kez başka türlü yaklaşmak istedim bu kavramlara.

Nasıl yaklaşmak istediniz?
Bir romancı olarak. Bu konuda buluş yapabilir miyim, değişik bir üslup tutturabilir miyim, hani televizyonda duyduğumuz akademisyen, gazeteci, siyasetçi söylemleri dışında bir yaklaşımım, dokunuşum olabilir mi? Farklı bir dille bir romana konu olabilir mi bu kadar önemli sorunlarımız?

Farklı bir üslup dediniz. Biçim olarak da farklı bir roman deniyorsunuz. Klasik ölçütlerin dışında olduğunu söylemeliyiz. Örneğin bir olay örgüsünden, kişilik çözümlemelerinden söz edemeyiz. Bu anlamda eleştirilerle karşılaşabilirsiniz, özellikle klasik romandan yana olanlar tarafından.
Büyük olasılıkla...

Peki, bu biçimi seçme nedeniniz nedir?
Yeni teknolojiler hiç tahmin edilmemiş ifade biçimlerine de kapıyı aralıyor ve internet ortamının getirdiği hızlı, ritmik, kendiliğinden yaratıcılık tarafından en başından itibaren diyebilirim ki büyülendim. Çok takip ettim o ortamdaki forumları... Hep dikizci olarak. Hiç katılımcı olmadım, çünkü bu gözlemciliğime halel getirirdi, sonra öyle bir ihtiyacı da hissetmiyordum. Bu da belki tuhaf... Ömrümde tek bir kez siftahlık kimseyle ‘chat’leşmiş değilim. Baştan beri hissiyatım şuydu: buradan bir roman dili çıkarmak istiyorum. Bu bir arayış, doğru. Sonuç enteresansa, demek ki arayışa girişmeye değermiş. Ama bunu söylemek bana düşmez tabii. Romanın, karakterlerin bildiğimiz kalıplar dışında, uzun tasvirlere dayanmayan, forumlardaki nefesi akla getiren bir ritmi, değişik bir sahneye giriş ve çıkışı olsun istedim.

Roman karakterlerinin belki de en baskın olanı Emine isminde bir gazeteci. Sizin de romanlarınızı bir dönem E. Emine ismiyle yayımladığınızı biliyoruz. Sizin de gazetecilik yaptığınız bir döneminiz var. Bu tür soruları sormayı sevmem ama buradaki paralellik tesadüf mü diye de merak ediyor insan.
Göz kırpmalar var kitapta ama bu belki en masumu. Bir forumun doğallığı olsun istedim ama arka planda başka katmanlar da hissetmek serbest.

Emine’nin alaycı ya da esprili diyebileceğimiz bir dili var. Emine’yi diğer karakterlerden ayıran bir şey var mı? Bir başkarakter midir?

O kadar da başkarakter değil ve bir temsiliyeti de yok. Birçok insan gibi, bölünmüş Emine’nin ruhu. Bir tarafıyla AB’yi çok istiyor: daha sağlıklı bir yaşam ortamını, çerçevesi iyi çizilmiş, güvenilir bir hukuku, sofrasında daha organik ürünleri; bir yandan da da hayatın monotonlaşmasından, adrenalin düzeyinin düşmesinden, kısaca şu ölümlü dünyada sıkılmaktan korkuyor... Uygarlık biraz da monotonluktur çünkü... Eğlencenin, sokak arasında tencerelerle beslenen kedilerin, tef sesiyle danseden ayıların yok olmasıdır... Bir yandan iyidir bu kayıp, çünkü o ayıcığın hangi acılarla dansetmeye alıştırıldığını tasavvur edebiliriz; gene de onu, o zıplayan ayıcığı özleriz. Özlemeden duramayız. Ruhumuz karışık ve çalkantılı. Sanırım çok insan böyle bölünmüş, ben karaorman pastası gibi diyorum. Kat kat. Bir katı kara, bir katı bembeyaz. O çok net, tek renkli insanlar, sadece televizyonlardadır; ya demokrat, ya milliyetçi, ya Avrupacı, ya değil... Ne istediklerini iyi bilen, arzularından emin. Oysa insan kendi kendiyle konuşabildiğinde daha farklıdır. Ya da ben hep öyle sandım. Pessoa’yı düşünün. Öyle bir varlık, yani onun kadar çok kimlikli bir ruh, Avrupa’nın göbeğinden çıkamazdı mesela. Portekiz, o zamanlar, bizimki gibi bir periferi ülkesidir... Ancak bir periferik ülke yazarı, o ülkeyi topyekûn kurtarmak için birçok şey birden olmak ister ve olur da. Kapalı, hülyalı, yaşam ürkeği bir memur, bir tarafıyla denize açılan muazzam bir serüvenci, bir tarafıyla mavi gözlü bir adam, bir tarafıyla kara gözlü bir adam, bir tarafıyla akılcı ve pozitivist, bir tarafıyla simyacı ve astorolog... Bu çokkimlikli birey -ki çok kimlikli toplumdan farklı bir şeydir- ancak yan duran, merkezi işgal etmeyen bir coğrafyada doğabilir. Ülkesinin tuhaflığını hissedip ona ses vermek tabii bir edebiyatçı için çok büyük bir istek... Hayatı rasyonalize etmek, akılcı şekillere sokmak ise... bunlar sosyologların ve benzeri meslek sahiplerinin işi. Edebiyatçıların bambaşka bir alana girme şansları var. İnsanın karmaşık, karanlık, girift ve sınırları belirsiz ve tanımlanamaz bölgelerine dalma şansı.

Romandaki sitede yapılan konuşmalarda dikkati çeken bir şey insanların düşüncelerindeki sarsaklık. Birisi AB’ye karşı, ama üç cümle sonra bunun tam zıddı anlama gelecek bir şey söyleyebiliyor. Bu sözünü ettiğiniz karmaşanın bir ürünü mü?

Evet... Ve tabii bir TV konuşmacısı bunları duyup okusa, yargılar. Ben sadece yaklaşıp çok yakından görmek istiyorum.

Gerçekten bir siteden alınmışçasına gerçekçi yazışmalar, diyaloglar var. Yani gerçek forum yazıları okur gibi hissettim kendimi...
Bu tam da yapmak istediğimdi ve çok büyük bir çaba, uzun bir çalışma istedi. Gerçekliğin çok histerik olduğu yerlerde bazen onu yakalamakta güçlük çekilebilir. Bu bir doyumsuzluk hissi de getirir. Ben niye bu çılgınlığın şu kadarda birini yakalayamıyorum, veremiyorum? Bu çoğumuzun kafasını kurcalar. O zaman yeni bir dil arayışına dalarsınız.

Siteye yazanlar arasında Cemal Süreya, Orhan Veli, Edip Cansever gibi şairler var...
Çok hoş, sizin bunu görmeniz. Herkes görecek diye bir şey de yok.... Şiiri sevdiğiniz, bildiğiniz ölçüde kimi işaretleri alıyorusunuz. Şairleri ben birer forum sakinine dönüştürdüm. Bu bir tür selam, önlerinde eğilme. Çok güçlü bir şiiriimiz var... En yeni ortamda taze kalıyor ki, bu çok şaşırıtcı... Ayrıca şairlerimiz buradaki deliliği hep hissetmişler. Dünyada hiç tanınmamalarını, onları hiç tanıtamamış olmamızı yadırgıyorum.

Bir de Nurullah Ataç var... Şairler dışında...
Büyük bir Nurullah Ataç hayranıyım. Bu romanda birçok sevdiğimi bir araya getirmek istedim zaten... Çok sevdiğim ama gene de bu mavranın içine sokamadıklarım da var...

Nurullah Ataç’ın çok sivri bir dili vardır ya hani, dokundurur lafı çok fena. Forumdaki insanların konuşmalarına birden o keskin ifadeleriyle giriyor. Mesela tam böyle olmasa da birden diyor ki, “Boş lakırdı bunlar...”
Evet çok doğru! O bunu eleştirmenler için söylemiş. Ama ben forum yazarlarına söyletiyorum. Hani Andy Warhol diyordu, herkes 15 dakika ünlü olacak dünyada, ben onu internet çağına şöyle uyarlıyorum: herkesin 5 dakika, 15 dakika, 20 dakika yazar olma hakkı doğdu. Bu hem bir devrim, hem de klasik yazarın koltuğunu sarsan bir şeydir... Muhafazakâr yazar değilseniz, koltunuz sarsılmaz, aksine, siz de korsanlığa başlarsınız. Ya da vampirliğe. Vampir yazar kimiğini yakıştırıyorum kendime, bu roman için.

BANA MODERN TÜRKÜN TARİFİNİ YAPABİLİR MİSİN KAAN?
Vivet Kanetti
Desenler: Ömer Uluç
Kanat Kitap
2009
220 sayfa, 14 TL.

 

Irmak Zileli - Radikal Kitap
Yayın Tarihi : 3 Nisan 2009 Cuma 18:30:25


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?