30
Ocak
2026
Cuma
KİTAP

BİR İMPARATORLUĞUN PORTRESİ...

Vidal'in tarihe getirdiği yorumları, bir saldırı olarak algılayanlar, tarihi dokunulmaz, sarsılmaz bir demirbaş olarak görmek isteyenler olabilir. Ama tam tersine tarih, gerçekte ne olduğu tam olarak bilinemediği için kurmacanın ta kendisidir. Hatta kurmaca tarihin kendisinden çıkar.

 

Gore Vidal’in ‘İmparatorluk Öyküleri’ adını verdiği yedi ciltlik dev romanı, kuşkusuz bir bütün olarak 20. yüzyılın doruklarından biridir. Serinin üçüncü kitabı 1876, tıpkı Düello ve Lincoln adıyla yayımlanan ilk iki kitabın bildik atmosferine, Amerika’nın siyasi ve toplumsal olarak biçimlenmeye başladığı ve imparatorluğun temellerinin atıldığı bir zamana götürür bizi.

Roman, geleneksel anlatı kalıplarını kullansa da, Vidal’in perdeyi kaldırmasıyla başlayan gösteri boyunca kendi rahat koltuğundaki güvenli okur, bir şeylerin yolunda gitmediğini çok geçmeden anlar. Çünkü tarih ve gerçek ilişkisine, bu romanla birlikte yeni bakış açıları getirilmektedir. Her şeyi bilen ve hep gerçeği söyleyen anlatıcıların yerine, geçmişten, anımsadıklarından ve söylenenlerden bir türlü emin olamayan kahramanlar vardır bu romanlarda. Bu kaygan politik zemin Vidal’in kurmaca ve gerçek ilişkisini irdelediği ve deneyler yaptığı bir laboratuvar gibidir. Çünkü belli kurmaca anlatıların dışında, cazibesi olduğunu düşündüğü tek tür tarihtir. Konu ne olursa olsun, bir romanı tarihsel bir süreç içinde kurgulamak kesin bir kuraldır. Ancak okurların Vidal’ın başyapıtında dikkat etmeleri gereken şey, klasik tarihi roman anlayışının oldukça dışında bir romanın kuruluyor oluşudur.

Bu çevreyi olası Amerikan başkanlarının hemen omuzlarının üzerinden betimleyebilmek, sayısız küçük ayrıntının ve gerçeğe ulaşmanın önemli bir parçası olan düşüncenin kullanılmasıyla gerçekleşir. Çünkü Vidal, düşünceyi nesnelerin, olayların ve ilişkilerin asıl yapısına ulaşmak için bir araç olarak kullanır. Dolayısıyla düşünce evreni, insanın ürettiği bütün anlamları kucaklarken, onları kapsayıcı ve açımlayıcı bir bakış açısı da sunar. Siyasetin çıkar ilişkilerine açılan kapısı, toplumsal sınıfların kendi aralarında ve karşılıklı yaşadıkları gerilimlerini tarajik anlamından uzaklaştırarak yeni bir düzlem yaratır, Vidal. Ancak düşünceyle, gözlemlerle, izlenimlerle ve son olarak duygulanımla açımlanacak olan bu yapıyı çözümleyen zihinden de, olayları matrak yönleriyle göremesi ve hafiflemiş olması beklenir. Don Quijote’nin Cervantes tarafından belirtilen yazılış amacının bir benzerini Vidal önermektedir. Yaşlı Charles Schuyler’in esrik zihni, karşılaştığı ve tıpkı bir panayır yerini andıran ‘yeni Amerikan toplumunu’ tüm ciddiyetiyle yansıtması beklennemelidir. İronik olan, bizi asıl gerçekliğe ulaştırmada trajikten bir adım öndedir. Böylece ahlaki açıdan sarsılmış ve hafiflemiş olan Schuyler tipik bir huysuz yaşlı portresi yerine, derinlerdeki anlamı işaret eden bir adama dönüşür.

Charles Schuyler’in kızı Emma’yla birlikte tam kırk yıl sonra bir gemiyle ülkesine dönerken, kendini Rip Van Winkle gibi hissetmesi boşuna değildir. Ancak durum Winkle’inkinden daha karmaşıktır, en azından tüm Amerika sosyal ve politik olarak bir değişim gerçirmektedir. Schuyler de kızıyla birlikte ilgi çekici bir şahsiyet olarak ahlaki normları çoktan değişmiş olan bir toplumun sıkı bir gözlemcisi olacaktır. Sefaletin ve ihtişamın aynı oranda arttığı, suçun yayıldığı, İngilizce dışında neredeyse bütün dillerin konuşulduğu sokaklar ve evlerin kapıları aralandığında dışarıya hücum eden göçmen dilenci çocuklar, fahişeler, hırsızlar. Bütün bunları gözlemleyen ve yaklaşan seçimlere kendini hazırlayan Schuyler’in, kızının ve kendi geleceği için yaptığı küçük hesapların tutup tutmayacağı da romanın sürprizlerinden biridir.

1876 başkanlık seçimleri

Bir yanda demokratların desteklediği Samuel Tilden ve diğer yanda cumhuriyetçi aday Rutherford B. Hayes. Seçimin tamamlanmasından sonra bile, hâlâ kimin başkan olduğunun ortaya çıkmadığı, şaibelerin, rüşvetin, dolandırıcılığın, adam satın almanın ve yalanların ayyuka çıktığı bir politik ortam. Oysa Schuyler ve kızı, kırk yıl boyunca uzak kaldıkları ülkelerine geri dönerken, değişmiş olanın yalnızca New York’un silueti olduğunu düşünürler, ama yanılmaktadırlar. Tüm Amerika’nın gündemini dedikodular oluşturmaktadır. İlgi çeken tek şey budur.

Eski ve saygın bir gazeteci olarak Schuyler’den talep edilen yazılar da bu yöndedir: Avrupa’daki bayağılıklar ve işe yaramayan her türlü dedikoku. Buna karşın kimse politik olanın ya da hangi eğilimin iktidar olacağıyla ilgilenmez; hatta azılı Cumhuriyetçiler’in Demokratlar’dan yana tavır aldığı görülür. Kuşkusuz Amerika’nın değişen portresinin bu durumla doğrudan ilişkisi vardır. Siyasiler rüşvetle anılır olmuş, spekülatörler çağı başlamış ve ticaret en önemli mesele haline gelmiştir. 1876 iç savaştan sonra, uzlaşma arayan bir ulusun refah toplumuna geçişini simgeler.

Vidal’in deyişiyle söylersek: Belki de siyasetin bu kadar çok sayıda Amerikalıya cazip geliyor oluşu, kolayca öğrenilen bir kumara benziyor olmasından ibarettir. Demokrasiyi savunuyor olsalar da, her birinin asıl amacı, kendilerine kitlelerin daha üstünde bir yaşam standardı sağlayacak para birikimini elde etmektir.
Romanın en dikkat çekici bölümlerini, para için her tülü yazıyı kotarabilecek ve her türlü edebiyatçının kimliğine girebilecek bir kahramanın okurla paylaştığı açık düşünceleri oluşturur. Bir partideki kadının gerdanına kaçmış gerdanlığıyla, iğrençliğiyle kızının müstakbel görümcesinin ya da daha önemlisi Walt Whitman ve “Ülkesindeki halkı cehaletleriyle, aptallıkları ve bayağılıklarıyla tanrıya benzediklerine temin etmek için ve eğer bu insanlar çevrelerine bakıp (Tanrı korusun) şehirlerinin, kasabalarının rezaletini ve yaşadıkları hayatın sefaletini görecek ve neden diye soracak olurlarsa, onlara dünyanın en iyi ülkesinde yaşayan en iyi insanların kendileri olduğunu anlatma üzere iyi kalpli yaşlı Mark onları bekliyor olacak,” cümleleriyle Mark Twain gibi Amerikan edebiyatının başat karakterlerinin alenen aşağılanmasıdır.

Schuyler’in fakir bir prensten dul kalmış kızı Emma’nın zengin bir koca arayışı ise tam da dönemin Amerikan romanının karakteristiğini yansıtır gibidir. Avrupa’dan Amerika’ya köklerine dönmüş ve burada ilgi uyandırmış geçkin kız imgesi Henry James’in Avrupalılar adlı romanını anımsatır bize. Aynı zamanda, yeni çehresiyle ve güvensiz ilişkileriyle örtüşen Dreiser’in romanı Kız Kardeşim Carrie ile de benzerlikler kurulabilir.

Vidal’in tarihe getirdiği bu yorumları, bir saldırı olarak algılayanlar, tarihi dokunulmaz, sarsılmaz bir demirbaş olarak görmek isteyenler olabilir. Ama tam tersine tarih, gerçekte ne olduğu tam olarak bilinemediği için kurmacanın ta kendisidir. Hatta kurmaca tarihin kendisinden çıkar. Vidal’in kanıtlamak istediği şey biraz da çok defa andığı Sterne’ün ironisine dayanır. Tarihsel bir dönemin olanca ağırlığını taşıyan olaylar ve kişiler, Vidal’in kaleminde kendi ciddiliklerini yitirirler. Romanın içkin bir özelliği olan gerçekliği bu esnek yapısı yüzünden bozar Vidal.

Romanın sonunun geldiği düşüncesi, pek çoklarını roman okumaktan alıkoysa da, Vidal ister tarihte, ister gelecekte, isterse kurmacada kendini defalarca yeniden doğurabilen bir roman anlayışını yüceltir. 1876, Amerikan edebiyatının Moby Dick, Yedi Çatılı Ev, 42. Enlem gibi dev romanlarının geleneğinin bir devamı olarak görülebilir ya da tek başına bu romanların bir panoraması gibidir.

1876
Gayri Resmi Amerikan Tarihi-3
Gore Vidal
Çeviren: Abdullah Yılmaz
Literatür Yayınları
2009
402 sayfa, 21,5 TL.

 

Fatih Balkış - Radikal
Yayın Tarihi : 3 Nisan 2009 Cuma 18:44:53


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?