Başı bağlı bir kadın olarak tanıştığımız Dilşa’yla kültürel farklılıkların aşka katacağı zenginliğin, toplumlar arası farklar içinde geçerli olduğunu anladığımız kitapta, Güneydoğu’da yaşanan şiddete kadar ilerleriz. Aynı şiddetin bir parçası olarak kadınlar intihar etmekte ve öldürülmektedir
Rahatsız edici bir kitap Amida, Eğer Sana Gelemezsem. Okuyucusuna sözcüklerle seslenen Özcan Karabulut aslında bir hile yapmış, sözcükler yerine kitabına ateş parçaları yerleştirmiş, eline alanı yakıyor. Amida, Eğer Sana Gelemezsem’e, isteyen istediği yerden bakabilir. Kitabı oluşturan parçalardan istediğinizi almak size bağlı. Ama unutmayın, çekip çıkardığınız her bir tutamın ağırlığı altında ezilme riskini de göze almanız gerekecek. Zira, Amida, Eğer Sana Gelemezsem, Türkiye’de yaşayan herkesin kaderinin yazıldığı gerçeklerden beslenmiş.
Söz konusu kader, aynı zamanda son otuz yılın bir özeti gibi. ‘Beyaz Türk’ olarak konuşlandığımız yerde Güneydoğu’ya ve insanlarına bakarken hangimiz yaşananları ötekilerin trajedisi olarak görmedik ki. Oysa ki, biraz uzağımızda algıladığımız şeyde büyük payımız olduğunu çok sonradan öğrenecektik. Töre cinayetleri, aslında tüm kadınlara yönelik bir tehdit değil miydi? Nesnesini yitirmiş kavgalar, aşk, kimlik sorunu, şiddet, yoksulluk. Amida, Eğer Sana Gelemezsem, tam da bu zemin üzerinde yükselmiş.
‘Gönlünüz sürur olsun’
Sokakta çalışan çocuk işçilere yönelik proje için ILO temsilcisi olarak Diyarbakır’a giden Arat’ın üzerinden takip ettiğimiz kitapta, sadece Diyarbakır ve bölgeye özgü gerçekler olduğu sanılmasın sakın; aslında olayların geçtiği Diyarbakır’ı, Türkiye’nin uçlaştırılmış hali olarak görmekte yarar var. Zaten yazar da, yaşanan sorunları alabildiğine doğru zeminlere oturtma konusunda oldukça hassas davranmış. Hassas davranmış, zira bir politik roman olarak kitapta dile getirilenler siyasal gerçekleri referans almış. Türban, anadil ve kimlik sorunu, Kürt gerçekliği, töre cinayetleri, sokak çocukları, çocuk işçiler, 1980 darbesi, Diyarbakır Cezaevi, mayınlar, yoksulluk, sınıf gerçeği, erkek egemen değerler, faşizm gibi genişletilmiş bir alanda, son derece kapsayıcı bir perspektifle ilişkilendirmiş okuyucusunu Özcan Karabulut. Yazarın yer yer kendini belli eden bazı görüşlerine (örneğin, türban) katılmak zorunda değilsek de, kulaklarımızı nereye kadar tıkayacağımızı bilmediğimiz bataklıktan gelen seslerin bir gün herkesi içine çekeceğine dair kitabın yarattığı öngörüden kaçmak mümkün değil.
Diyarbakır’a adımını atan Arat’ın, kentle yeni tanışıklığı ve bölge hakkında şimdiye kadar işittikleriyle oluşturduğu atmosfer kitabın daha başında gerilimi başat öğe kılıp, kültür zenginliğine eklenmiş. “Yunus Peygamber Musul’dan bu kente gelir. O sırada güzelliği dillere destan olan Amida adında bir kadın kente hükümdarlık etmektedir. Yunus Peygamber kenti düşmanlardan koruyacak kalenin planlarını çizerek Amida’ya verir. Kadın hükümdar Amida kara taşlarla kaleyi yaptırır. Kalenin tamamlandığını gören Yunus Peygamber, ‘Kal’anız mamur olsun, gönlünüz sürur olsun’ der Amida’ya. O günden sonra kentin adı ‘Kadın Kenti’ anlamına gelen Diyar-ı Bikr olur.”
Kente geldiğinde ilk iş olarak ILO görevlileriyle görüşen Arat, ILO görevlisi olarak adlandırılan gönüllü üniversite öğrencileri Deniz, Cenk, Mert ve Başkan olarak hitap edilen Bölge Temsilcisi’yle tanışır. Daha sonra bir toplantı esnasında bu tanışmaya kapalı Kürt kadını Dilşa da eklenecektir. Kadın Merkezi’nde gönüllü olarak çalışan Dilşa, aynı grupla ortak çalışmalar yürütmektedir. Sokakta çalışan işçi çocuklara ulaşmak için ailelerle bağlantı kurulması işini de Dilşa üstlenmektedir. Dilşa, Başkan ve gönüllü çalışan üniversite öğrencileri ise coğrafyanın temel sorunlarına uzanan ahtapot işlevi göreceklerdir. Daha sonra Dilşa’ya âşık olan Arat’la (Arat ona Amida adını takacaktır) tüm kadınlara, ilişkilere bakan yazar, aşkı ve kadın-erkek ilişkilerini yaşamın bütününe yerleştirerek, siyasal ve kültürel gerçekliğin yaşamlar üzerindeki birincil önemini açığa çıkartmış.
‘Amcalar pislik yapıyor’
Başı bağlı bir kadın olarak tanıştığımız Dilşa’yla kültürel farklılıkların aşka katacağı zenginliğin, toplumlar arası farklar içinde geçerli olduğunu anladığımız kitapta, Güneydoğu’da yaşanan şiddete kadar ilerleriz. Aynı şiddetin bir parçası olarak kadınlar intihar etmekte ve öldürülmektedir. “Evet Batmanlı kadınlar diyor Amida. İntihar eden Batmanlı kadınları merak ediyorsun. Türkiye kadın intiharlarını Batmanlı kadınlardan öğrendi. İntiharlar her zaman vardı da, son dönemde arttı. Güneydoğu’daki savaşın yükünü de en çok kadınlar çekiyor. Kadınlar dağdakilerin, evdekilerin, güvenlik güçlerinin arasında kaldı. Tecavüz her yerde var. Kadınlar erkekler tarafından baskı altında tutuluyorlar, tecavüze uğruyorlar, sonra da öldürülüyorlar ya da intihar etmeye zorlanıyorlar. Kadınlar için ölüm bir temizlenme biçimidir.”
Kitapta sık sık anılan Gaffar Okkar, Diyarbakır halkının sevdiği bir polis müdürü olarak diğer güvenlikçilerle karşılaştırılır. Köyler yakılmış ve binlerce çocuk aileleriyle birlikte kent merkezlerine yığılmıştır. ILO görevlileri de onları sokaklardan alıp, yatılı okula ikna etmek için, kapı kapı, sokak sokak gezerler. Bu arada Arat, Uğur adında çöp toplayıcısı bir çocukla karşılaşacak ve onu okul için ikna etmeye çalışacaktır. Böylelikle ekonomik yapıda bir hayli yeri olan çöp toplayıcılarının yanı sıra bir gerçeklikle daha karşılaşırız. Ancak, bir yasaya oturtulmadığı gibi son derece de vahşi ilişkilerin döndüğü bir alandır anlatılan. Büyük çocuklar tarafından dayak yediğini söyleyen Uğur, “amcalar pislik yapıyor” derken ne demek istemiştir? Ardından Uğur’un kendini korumak için üç pantolon giydiğine de tanık oluruz.
Yaşanılan karanlıkta her kesimin payı vardır ne yazık ki; “Fellini’nin Amarcord filmini anımsıyor Arat. Filmin bir sahnesinde bir işçi duvar örerken şöyle diyordu: Dedem duvar örerdi. Ben duvar örüyorum. Oğlum duvar örecek. Filmdeki duvar ustası sınıfını biliyordu. Bizim yerli Walesa’lar işyerlerine döndüklerinde onlara sendika ağası diyemeyeceğiz. Bugün yaşadığımız pek çok sorunun kaynağı olan 12 Eylül’ü ve Paşa’sını daha nesnel değerlendirebileceğiz.’’
Hayatımızı biçimleyen temel sorunlarla buluştuğumuzu hissettiğimiz kitapta, üçüncü bir kişinin anlatımıyla olaylarla karakterlerini buluşturan yazar, aslında Diyarbakır’dan ördüğü barışçıl bağlarla Türkiye’ye bakmış. Zaten biraz dikkat edilirse, gösterilen tüm resimlerin ardında insanlık sorununun yattığını görülecektir.
AMİDA, EĞER SANA GELEMEZSEM
Özcan Karabulut
Can Yayınları
2008
316 sayfa
19 YTL.