19
Mart
2026
Perşembe
KİTAP

İsveç edebiyatının kraliçesi

Ülkesinde ‘gerilim romanları kraliçesi’ olarak anılan, Henning Mankell ve Liza Marklund’la birlikte İsveç’in en önemli polisiye yazarlarından sayılan Karin Alvtegen’in Türkçede bir romanı daha yayımlandı: ‘İhanet’

Karin Alvtegen, 1965 yılında İsveç’in Huskvarna kentinde doğdu. Çocuklarıyla birlikte Stockholm’de yaşıyor, romanlarının yanı sıra hikâyeler ve film senaryoları yazıyor. İsveç’in yetiştirdiği en büyük yazarlardan Astrid Lindgren’in büyük yeğeni olan Alvtegen, okul yıllarında yazıyla arası iyi olmasına rağmen yazar olmayı düşünmemiş, ilk romanı Skuld’un başına oturana kadar tek bir kelime bile yazmamış. Ne var ki, bir sabah uyandığında aklında bir hikâye gelmiş Alvtegen’in, bu hikâyeyi kaleme almaya karar vermiş. Kocasını telefonla arayıp bilgisayarı nasıl açacağını sormuş ve oturmuş masanın başına. İlk bölümü birkaç günde tamamladığında hayatta tek istediğinin bu olduğunu anlamış ve sonra hiç durmadan yazmış beş romanını. Skub (Suç, 1998), Yitirilen (2000), İhanet (2003), Shame (Utanç, 2006) ve Skugga (Gölge, 2007).

Yazar, diğer romanlarında olduğu gibi, İhanet’te de hayatın içinden, alışılageldik bir olaydan yola çıkarak mükemmel bir gerilim atmosferi yaratmayı başarıyor. Bu bir mutsuz evlilik, ihanet ve intikam hikâyesi. İsveç’te kendi kuşağından birçok kişinin evliliğinin boşanmayla sonuçlandığı gerçeğinden yola çıkan Alvtegen’in bu romanı kadın-erkek ilişkileri üzerine çarpıcı bir bakış. Hemen ekleyelim, Alvtegen’in evliliği de birkaç yıl önce aynı akibete uğramış. Boşanmanın insanlar üzerindeki yıkıcı etkilerini, duygusal alt üst oluşları, hassasiyetleri, ruhları yaralanmış bireylerin tehlikeli yaratıklara dönüşünü çok iyi gözlemleyen Alvtegen, düşmanlığa varan bu süreci kriminal bir hikâyeye dökerken, yerelin sınırlarını da aşıyor. İhanet, hepimize hitap eden bir roman.

İhanetin bedeli
Eva ve Hanrik on beş yıllık evli bir çift. Ana okuluna giden bir oğuları var. Kocasının gittikçe belirginleşen soğukluğu karşısında işlerin yolunda gitmediğini hisseden Eva, bir akşam Henrik’le konuşmak istediğinde evliliklerinin çatırdadığı anlar. Kocasının hayatını gizlice gözlediğinde, -oğlunun öğretmeniyle- aldatıldığını öğrenecek ve öfkesi onu intikam almaya yöneltecektir. Tam o sırada Jonas adlı genç bir adamla karşılaşır. Jonas, geçen iki yılı bir kaza sonucu bitkisel hayata giren sevgilisine bakmakla geçirmiş saplantılı bir adamdır. Birlikte geçirdikleri geceden sonra takıntısı Eva’ya yönelir. Eva ise kocasına ve kocasının sevgilisine tuzak kurmakla meşguldur. Tuzak işlediğinde büyük bir süprizle sonlanır hikâye... Ceza ya da ödül yok, sadece ürpertici bir sonuç var.

Dört farklı ilişki, dört farklı ihanet var hikâyede; Eva ve Henrik, Henrik ve Linda, Eva ve Jones, Jones ve Eva arasındaki ilişkilerin ortak paydası istemek ve reddedilmek. Eva, Henrik’i isterken Jones’u red ediyor. Henrik önce Linda için Eva’yı sonra Eva için Linda’yı reddediyor. Jones yakınlaştığı her kadını istiyor hepsi tarafından red ediliyor. Suçu, acıyı ve şiddeti de işte bu gerilim doğuruyor; istemek ve reddediliyor. Ama sadece ihaneti, karşısındakine sahip olma isteğini ve red edilmeyi, bundan doğan şiddeti tartışmıyor. Kadın ve erkeğin evlilikteki rollerini, ilişkilerdeki değişimi, tükenişi de anlatıyor. Hem de daha ilk satırdan. Roman kahramanlarının evliliklerindeki sorunun ilk ortaya döküldüğü sahneyle açılıyor perde. Kadının “yani gelecekteki birlikteliğimizi gerçekten sorguladığını mı söylemek istiyorsun?” sorusuna erkeğin verdiği “Bilmiyorum” yanıtıyla başlayan ve her ikisinin de iç sorgulamalarla geçirdiği saatler... Yalanlar, susuşlar, gizlenen öfkeler, akla ilk gelen çareler, panik ve heyecan... Yaşanan bu anın iki çehresini her iki karakterin bakış açısından aktarmış Alvtegen.

“Artık birlikteyken eğlenemiyoruz” demiştir adam. Kadın çaresizdir. Oysa o ana dek direksiyonda hep kadın oturmuş, her şeyi erkeği merkezine alarak sürdürmüştür. Ama birkaç kısa cümleyle yaşamı üzerindeki kontrolü -kocası- onun elinden almıştır; kadının ne istediğinin hiç bir önemi yoktur, şimdi her şey kocasının insiyatifine kalmıştır. Altvagen, evlilikteki bu eşitsiz rol dağılımını şöyle özetleyecektir;

“Kadın ilkin yapılması gerekenleri yapıyor, gerçekten yapmak istediklerini ancak daha sonra zamanı kalırsa yapabiliyordu. Erkek de tam tersini. Ve erkek yapmak istediği şeyleri yapmayı bitirdiğinde yapılması gereken her neyse çoktan yapılmış oluyordu. Kadın ona gıpta ediyordu. Kendisi de böyle davranmayı çok isterdi. Ama o zaman her şey çökerdi. Kadının tek hissettiği şey bir kerecik direksiyonun başına erkeğin geçmesi için duyduğu tanımlanamaz özlemdi. Dinlenebilsin diye birazcık oturmasına izin vermesi için. Kısa bir süre de olsa ona yaslanmasına izin vermesi için. Bunun yerine erkek, parasını daha yeni ödedikleri kanapede oturmuş trafik haberlerini izliyor, artık onunla birlikteyken eğlenmediği için ortak geleceklerini sorguluyordu”.

Bir de erkek cephesinden bakalım meseleye; kadın ailesinden model aldığı evliliğinde bir sorun görmezken, erkek kendi anne ve babası gibi olmamaya, ruhsuz bir birlikteliği sürdürmemeye niyetlidir. Kendi başına mı vermiştir bu kararı. Kuşkusuz hayır. Ev hayatının monotonluğundan uzak bir ortamda karşısına çıkan genç, güzel, canlı bir kadınla mukayese etmektedir karısını;
“Kadın (karısı) bir an bile onun gerçekte ne hissettiğini anlamamıştı. Can sıkıntısı ve her şeyin önceden bilinebilir oluşu onu yavaş, ama kesin bir şekilde boğmaya başlamıştı. Yaşamın yarısı geçip gitmişti ve gerisinin de neye benzeyeceği belliydi. Asla bundan ötesi olmayacaktı. Yapmak istediği her şeyi daha fazla ertelemenin olnaksız olduğu an gelip çatmıştı. Bir gün yapmayı planladığı her şey. Evet, o bir gün gelmişti şimdi. Söz dinler gibi bir yana ittiği bütün düşler ve beklentiler seslerini yükseltmeye başlamış, ona ne yapacağını giderek daha çok dayatır olmuşlardı.”

Ancak yine de son sözler söylenmez. Gece yalanlarla kapanır. Kadın şüpheli erkek huzursuzdur. İtiraf edilemeyen ya da kabul eilemeyen gerçekler her ikisini de bambaşka davranışlara sürükleyecektir. Alvtegen, cinayet, suç, şiddet gibi konuları irdeleyen bir tarzda yazmanın yazara bundan farklı bazı şeyleri vermek sorumluluğunu da yüklediğini düşünen bir yazar. Başkalarının duygularına eşlik edebilmek, onlara saygı duymak, bir davranışın sonuçlarını göstermek ve bir düşünce oluşturmak gibi... İhanet’te tam da bunu yapmış. Romanın merkezine insanı ve insanın karanlık iç dünyasını yerleştirmiş.

İHANET

Karin Alvtegen
Çeviren: Deniz Canefe Can Yayınları 2008, 268 sayfa 17 YTL.

Radikal/A. ÖMER TÜRKEŞ
Yayın Tarihi : 25 Haziran 2008 Çarşamba 14:34:52


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?