Akdeniz'in belleğinde yolculuk
Lucien Febvre ve Marc Bloch öncülüğünde, 20. yüzyılın belki en önemli, belki en etkili tarihçilik akımını oluşturan Annales Okulu, salt devletin, egemen sınıfın, hükümdarların, yüce kişilerin tarihi olarak yazılan "yukarıdan aşağıya tarih"in, zamanla halkın tarihi, "aşağıdan yukarıya tarih"le dengelenmesine hiç de azımsanmayacak katkılarda bulunmuştu. 1929'da yayımlanmaya başlayan ve çevresinde bir düşünce okulu oluşturan Annales dergisinde toplanan tarihçiler, kültürel yapıların tarihçiliği gibi yepyeni dalların kapılarını açmakla kalmamış, "anlatımcı" ve "olaycı" tarih yazımına karşı, yapısal ve bütünsel bir tarih anlayışını savunan, daha bütünsel olarak seçilmiş bir zaman-mekân diliminin ekonomik, toplumsal, demografik, siyasal, askerî, kültürel, tüm yönleriyle incelenmesi anlamına gelen olağanüstü zengin bir tarih projesi ortaya koymuşlardı.
1950'lerin ikinci yarısı ve 1960'lı yıllarda Annales dergisinin yayın yönetmenliğini üstlenecek olan Fernand Braudel, Nazilerin 1940'ta Fransa'yı işgali sırasında Fransız ordusunda teğmendi. Almanlar tarafından yakalanarak Lübeck'te bir tutsak kampına gönderilmiş, 1945'e kadar orada kalmıştı. Tutsaklığı sırasında nerdeyse hiçbir kaynağa başvurmadan tamamladığı II.
Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası konulu tezi, 16. yüzyılda İspanya ve Osmanlı imparatorlukları arasında 1571 İnebahtı Deniz Savaşı'yla noktalanan savaşımı, dönemin tarih, coğrafya, tarım, teknoloji ve düşünsel çerçevesi içinde ele alıyor, uzun dönemli eğilim ve değişmelerin ayrıntılı bir çözümlemesine yer veriyordu. Braudel, bu tezle 1947'de Sorbonne Üniversitesi'nce doktora derecesine değer görülecek, yapıt 1949'da iki cilt olarak yayımlanacaktı.
Tarihçilerin yalnızca siyasal ve diplomatik olayları vurgulamalarına karşı çıkan, tekil olaylar yerine, onların meydana geldiği ortamı inceleyen Braudel, 1968-1979 yılları arasında üç cilt olarak yayımlanan Maddî Uygarlık, Ekonomi ve Kapitalizm adlı ikinci büyük yapıtında ise Ortaçağdan Sanayi Devrimi'ne kadar dünya tarihini toplumsal ve ekonomik açılardan inceleyecek, Sanayi Devrimi'nin neden Batı Avrupa'da gerçekleştiği sorusuna yanıt arayacaktı.
Bir kenarda bırakılmış metin
Kısa bir süre önce Metis Yayınları'nca Ali Berktay çevirisiyle yayımlanan Bellek ve Akdeniz: Tarihöncesi ve Antikçağ ise, 20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden biri sayılan Braudel'in sağlığında okurla buluşamamış bir yapıt. Ünlü yayıncı Albert Skira'nın siparişi üstüne kaleme alınmış, Skira'nın 1973'te ölmesi, Braudel'in de Maddî Uygarlık'ın ikinci cildinin yazımıyla uğraştığı için yeniden ele alamaması yüzünden bir kenarda kalmış bir metin.
Metin, Braudel'in ölümünün üstünden on yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra bir sözcüğüne bile dokunulmadan yayımlanmış. Kuşkusuz, Jean Guilaine ve Pierre Rouillard gibi uzmanların ayrıntılı notları ve metnin anlaşılması açısından gerekli olan haritalar eşliğinde.
Bellek ve Akdeniz, Akdeniz'in tarihöncesinden klasik antikçağa uzanan geçmişini incelerken, Batı uygarlığının temellerini, Batı kültürünün kökenlerini aydınlığa çıkarıyor. Akdeniz'in jeolojik başlangıcından yola çıkıp, bu koca iç denizin kıyılarında boy atmış eskil uygarlıklara götürüyor okuyucuyu. Mezopotamya ve Mısır'dan Girit ve ilkçağ Ege'sine, antikçağın Yunanistan ve Roma'sına uzanırken, bölgenin coğrayası ve iklimini şaşırtıcı ayrıntılarla betimliyor, tarımın, yazının, ticaretin doğuşunu, giderek imparatorlukların ortaya çıkışını benzersiz bir ustalıkla açıklıyor.
Bellek ve Akdeniz'i okumayacak bir tarihçi düşünemiyorum, ama tarihe düşkün okurun da rahatlıkla okuyabileceği bir kitap bu. Ali Berktay'ın özenli, titiz çevirisi, yapıtı dilimizde daha da okunabilir kılıyor.
Bellek ve Akdeniz, alanının efsane adlarından biri tarafından kaleme alınmış, tarih bilimine zenginlik katan bir yapıt. Okuyana esin veriyor, düşgücünü kışkırtıyor.
MÜREKKEBİ KURUMADAN
Tanıkların en güzeli: Deniz
Deniz kıyısında ya da denize yakın yörelerde yaşayan insanlar, denizden uzak yörelerde yaşayan, deniz görmemiş insanlara hiç benzemezler. Yaşadıkları bambaşka coğrafya ve iklimin yansıları ruhları vurmuştur. Fernand Braudel'in, Bellek ve Akdeniz adlı yapıtına "Denizi Görmek"le başlaması da boşuna olmasa gerek. Braudel, Akdeniz'in bellek dolambaçlarına ışık tuttuğu kitabının ilk bölümünde, "denizin tanıklığı"ndan yola çıkıyor.
Dilerseniz, Ali Berktay'ın Türkçesinden okuyalım:
"Akdeniz'in o muazzam geçmişi hakkındaki tanıkların en güzeli, denizin kendisidir. Bunu hiç bıkmadan tekrar tekrar söylemek gerek. Denizi görmek, tekrar tekrar görmek gerek. Tabii ki insanlar tarafından şu veya bu ölçüde mantık, kapris veya aptallık saikiyle inşa edilmiş karmaşık bir geçmişe ilişkin her şeyi tek başına deniz açıklayamaz. Ama geçmişin tecrübelerini sabırla yerine oturtur, onlara yeniden can verir, kendi gözlerimizle görebildiğimiz ve geçmiş zamanda nasılsa öyle olan bir göğün altına, bir manzaranın içine yerleştirir. Bir anlık dikkat toplama ya da hayal kurma: Sanki her şey yeni baştan yaşanır.
"O halde gözlerimizin önünde edebiyen genç, 'her zaman hizmete hazır' bir halde yaşayan bu denizin o çok saygıdeğer yaşını hatırlatmakta yarar var mı? Seyyah, ne önemi var ki, diyecektir. Akdeniz'in, uçağın hor görücü bir hızla (Marsilya'dan Cezayir'e bir saatte, Palermo'dan Tunus'a on beş dakikada) aşıp geçtiği yer kabuğunun bu önemsiz kırığının gezegenin jeolojisinde arkaik bir çizgi olmasının ne önemi var yani? Bu iç denizin, taşıdığı insan tarihlerinin en eskisinden bile inanılmayacak kadar daha yaşlı olmasının ne önemi var? Yine de bu deniz, ancak jeolojik tarihinin uzun perspektifleri içinde her yönüyle anlaşılabilir; biçimini, yapısını, hem dünkü hem de bugünkü veya yarınki hayatının temel gerçekliklerini ona borçludur. O halde açalım dosyayı.
"Günümüzden milyonlar ve milyonlarca yıl önce, insanın hayal gücüne meydan okuyan bir kronolojik mesafedeki birinci zamanda, Antiller'den Pasifik'e kadar geniş bir denizler halkası (jeologların verdiği adla Tethys) uzanıyordu. Bu halka, çok daha sonraki bir devirde Eski Dünya denen kütleyi oluşturacak kara parçasını enlemler yönünde ikiye bölüyordu. Günümüzdeki Akdeniz, neredeyse yerkürenin başlangıcına dek uzanan Tethys'in sularından geriye kalan kütledir.
"Üçüncü zamanın şiddetli ve art arda yinelenen kıvrılıp yükselmeleri, bugünkünden çok daha geniş olan bu çok eski Akdeniz'in alanından çalarak olmuştur hep. Betica sıradağlarından Rif'e, Atlas'a, Alpler'e, Apeninler'e, Balkanlar'a, Toroslar'a, Kafkas dağlarına varıncaya dek, tüm dağlmar o kadim denizin içinden çıkmıştır. Onun alanını yemişler, denizin o muazzam çukuruna bırakılmış tortuları Økumları, killeri, kumtaşları, çoğunlukla inanılmaz bir kalınlıktaki kireçtaşlarını, hatta derinlerdeki en eski kaya katmanlarınıØ kendileri için kullanmışlardır. Denizin uzun suyolunu kuşatan, boğan, önüne barikat kuran, bölmelere ayıran dağlar ata yadigârı Tethys'in eti ve kemikleridir. Deniz suyu her yerde o ağır, yavaş çalışmasının izlerini bırakmıştır. 'Öyle ince taneli ve süt gibi beyazdırlar ki, heykeltıraşın kaleminin sadece birkaç milimetrelik derinliklerle oynayarak hacim hissi uyandırabilmesini sağlarlar' diye betimlenenKahire yakınındaki tortul kireçtaşları; Malta'nın megalit tapınaklarının inşa edildiği büyük mercansı kireçtaşı levhaları, daha kolay işleyebilmek için önceden ıslatılan Segovia taşı, Latomia ocaklarının kireçtaşları, Siracusa'nın o muazzam taş ocakları, Venedik'teki Istria taşları ve Yunanistan'ın, Sicilya'nın veya İtalya'nın daha birçok kayası hep denizden çıkmadır..."