27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Atatürk ve mimarlık

‘O’nu her geçen yıl daha büyük bir hasretle ve de hasletleri (yaradılıştan gelen güzel huyları) ile anıyoruz. Hasletleri derken şunu kast ediyorum: Cumhuriyeti kurduktan sonra, uygar devrimleri gerçekleştirmek gibi ve daha bir çok önemli uğraşları yanında, ikincil (tâlî) planda kalması doğal olan mimarlık sanatı ile de yakın ilgisini sürdürmüş olmasını anlatmak istiyorum. Zaten Atatürk gibi bir dâhînin, ilgilendiği tüm güzel sanatların yanında mimarlık sanatını bir kenara itmesi düşünülemezdi.

Bilindiği gibi XIX’uncu yüzyıl Avrupa’sından yayılan ulusçuluk hareketleri, Osmanlı Avrupa’sındaki bir çok ülkeyi Osmanlı’dan kopardı. Bunun sonucu benimsenen Osmanlı – İslâm sentezi, emperyalizmin yedeklediği Arap ülkelerinin de Osmanlı’dan kopması ile kısa sürede iflâs etti. Padişah’ın ortaya çıkardığı ‘Sancak-ı Şerif’ ve de ‘Cihat’ ilânının Araplar üzerinde hiçbir etkisi olmadı. İşte bu dönemin Osmanlı düşünürleri, ulusalcılığı çıkar yol olarak gördüler ve gösterdiler. Şemsettin Sami’nin ‘Kaamus-u Türkî’si, Ziya Gökalp’ın şiir ve yazıları ile ilk defa ‘Türk’ ismi telâffuz edilir oldu.

İşte bu fikirler ve akımlar, mimarlık sanatımızı da etkiledi. XX’nci yüzyıl başları Osmanlı’sında ulusal mîmârî akımı meyvelerini vermeye başladı. Mimar Kemalettin ve mimar Vedat Beyler bu akımın öncüleri oldular. Bu ulusalcı mîmârî akımda, daha çok dinsel mîmârîmizde görülen sütun ve sütun başlıkları, sivri kemerli pencereler, kubbeler, iç mîmârîde çini kaplamalar ve bu gibi diğer elemanlar, sivil mîmârî yapılarında da kullanıldı. Klâsik Osmanlı mîmârîsinde işlevi ve sembolü olan kubbeler, hiçbir işlev verilmeden bina çatılarının bir kenarına veya ortasına oturtuldu. Kemerin, o zamanın teknolojisine göre zorunlu bir taşıyıcı sistem öğesi olduğu dikkate alınmadan, betonarme inşaatlarda dahi sivri kemerler kullanıldı. Ama eski konaklardaki sivil mîmârî örneklerine her nedense îtibar edilmedi.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, yeni baştan kurulan yeni başkent Ankara’daki inşaat faaliyeti, bu mîmarlarla devam etti. Mimar Kemalettin, Demiryolları Genel Müdürlük binası, Gazi Terbiye (Eğitim) Enstitüsü, Ankara Palas, Evkaf (Vakıflar) apartmanları, mimar Vedat Tek, ikinci TBMM binası, mimar Arif Hikmet Koyunoğlu, Halkevi, Etnoğrafya Müzesi, Hariciye Vekâleti (Dış İşleri Bakanlığı) gibi daha bir çok yapıları gerçekleştirdiler.

Gel gelelim, Osmanlı hânedânına son vermiş, Cumhuriyeti kurmuş, her yönden Batı uygarlığını benimsemiş yeni rejimin, mîmarlık alanında da Osmanlı kalıntılarını devam ettirmesi düşünülemezdi. Atatürk, her konunun farkında olduğu gibi, mîmarlık sanatının da dünyada nerelere gittiğinin farkında idi. XX’nci yüzyılın başından beri Avrupa ve Amerika’da uygulanan akılcı – işlevci (rasyonalist – fonksiyonalist) mîmârî akımların genç Türkiye Cumhuriyeti’ne de gelmesi gerekli idi. Atatürk, köhne Ankara’yı, en azından gençlik anılarındaki Sofya gibi bir Batı kentine dönüştürmek istiyordu. (Keza, Yalova Kaplıcaları’nı, yine gençliğinde tedavi için gittiği Karlsbad (şimdiki adı Karlovavari) Kaplıcaları’na benzer şekilde imar ettirmişti.)

Tamam da, bu işleri hangi mîmarlarla gerçekleştirecekti? Türkiye’de bu kafayı taşıyan mîmar kadrosu yeterli değildi; açıkçası yoktu. Bu nedenledir ki 1927 yılında yabancı mîmarları Türkiye’ye davet etti. Mîmar yetiştiren tek ocak olan ‘Sanayi-i Nefîse Mekteb-i Âlîsi’, geçirdiği reformla ‘Güzel Sanatlar Akademisi’ oldu. Ernst Egli, Bruno Taut gibi modern kafalı hocalar burada ders verdi. Ama yine de Türk mîmarlarının yetişmesi için zamana ihtiyaç vardı.

Alman mîmar Herman Jansen Ankara imar plânını yaptı. Atatürk plân çalışmalarına bizzat katıldı. Ankara’nın geleceğini mîmara anlatarak çalışmalara ışık tuttu. Viyana’lı mîmar Clemens Holzmeister, yine Atatürk’le beraber çalışarak Çankaya Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nü, Bakanlık binalarını, şimdiki TBMM binasını plânladı. Meclis binasındaki çift meclis salonu (Millet Meclisi ve Senato) da Atatürk’ün direktifleri ile yapılmıştır. Ancak bu binalar o zamanın (Hitler öncesi Alman ekolünün) çizgilerini yansıtır. Binalara, anıtsallık, simetri, ritmik doluluk ve boşlukları ile neo-klâsik stil hâkim olmuştur. Ernst Egli’nin Sayıştay binası, Musikî Muallim Mektebi (Konservatuar), Bruno Taut’un Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi gibi yapılar ise kübik-modern yapıların öncüsü olmuşlardır.

Almanya’da Weimar’da kurulan Bauhaus Mimarlık Okulu, kurucusu Walter Gropius’un 1919’da yayınlanan manifestosu ile, sanayi devriminin sonucu olarak gelişen işlevci – görevci modern mîmarlığın temellerini attı. Bu okul mensupları, Mies van der Roche gibi değerler, Nazi iktidarının baskıları sonucu ABD’ye göçtüler ve orada modern mîmârînin öncüsü oldular. Keza Fransız Le Corbusier, Amerikalı Frank Lloyd Wright, Richard Neutra gibi isimler de modern mîmarlığın önemli isimleri oldular. İşte Akademi hocası olan ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ni yapan Bruno Taut da Bauhaus Okulu’nun kurucularındandır ki, böyle bir hocanın Atatürk’ün daveti ile Türkiye’ye gelişi bizim için büyük bir şans olmuştur. (Taut, Atatürk’ün ölümünde, halkın tâzimle önünden geçtiği ve resimlerini gördüğünüzü tahmin ettiğim meşaleli katafalkı da yapan mîmardır. Mezarı, vasiyeti gereği olarak Edirnekapı Mezarlığı’ndadır.) Sadece mîmarlık alanında değil, Hitler’in zulmünden kaçan, ekserîsi Mûsevî asıllı hocaların, Atatürk’ün daveti sonucu Türkiye’ye gelmeleri ile Üniversitelerimiz reform sürecini tamamlamış ve altın devirlerini yaşamışlardı. 

Bir süre sonra, modern mimarlık eğitim sisteminin yetiştirdiği Türk mîmarları yapıtlarını vermeye başladılar. Benimsenen modern eğitim sisteminin amacı, motomot Batı taklitçiliği değil, Batının mîmârî düşünce biçimini ve metotlarını kavramak şeklinde olmalı idi. Bu eğitim sistemine mimar Sedat Hakkı Eldem hocanın çok büyük katkıları olmuştur.Böyle kafa, bu gün bile her mîmarda bulunmuyor. Burada, o zamanın ‘böyle’ kafalı mîmarlarından Seyfi Arkan ve Şevki Balmumcu’yu anmamız gerekiyor. Seyfi Arkan, parlak yeteneği ile Atatürk’ün takdîrine mahzar oldu. Çankaya Hariciye ve Makbule Atadan Köşkleri, Florya Deniz Köşkü, İstanbul - Galata Deniz Yolcu Salonu, Ankara Sümerbank, İller Bankası Seyfi Arkan’ın kayda değer yapıtlarındandır. Şevki Balmumcu’nun 1933 – 35’lerde yaptığı Ankara Sergi Evi binası da Atamızın takdirini kazanmış, dönemin kübik mîmârîsinin bir örneği idi. Bu gün de mimarlık tarihimizin kilometre taşlarından biridir. Ama ne yazık ki, 1940’lı yıllarda, proje müellifine danışma gereği bile duymadan tadil ettiler ve Ankara Opera Binası yaptılar. Millî Şef’in direktifleri ile yapılan bu tadilât için dâvâ açmak, o dönemde kimsenin haddi değildi.

Atamızın ölümünü tâkip eden yıllarda mimarlık alanında neler oldu? Bu yıllar İkinci Dünya Savaşı yılları idi. Türkiye tarafsızlığını koruyarak savaşa bulaşmamayı başardı. İlk yıllarda hangi tarafın savaşı kazanacağı belirsizdi. Onun için bazen Irkçı – Turancı adı altında tutuklamalar, bazen Komünistler adı altında tutuklamalarla ne olduğu belirsiz bir denge sağlama çabası vardı. Basınımızda büyük taraftar bulan Alman Nazizmi ve İtalyan faşizmi gibi totaliter rejimler, mimarlığı insana hizmet açısından görmeyen, onu devletin yüceliğini belirten bir araç olarak kabulleniyorlardı. Bu anlayışla o ülkelerde seçmeci – anıtsal mîmârî stili gelişti. Nasyonal sosyalizmin ârî ırk teorisi, bizim kafatasçıların çok işine geliyordu. Böylece bizde de ulusal mîmârî akımlar mecrâsını buldu. Yerel ve ulusal mîmârî öğelerin seçmeciliği ile yeni yapılarda kullanılması, anıtsal devlet yapılarında kendini gösterdi. Bu akım, mimarlık tarihimizde ikinci ulusal mimari akımı yutturmacası ile yer alıyor.

Peki, bu akım ne zamana kadar sürdü? Taa ki Missouri zırhlısının İstanbul Limanını ziyaret etmesine kadar… Gerisi bu yazının konusu dışında kalıyor.

Bütün bunları düşününce Atatürk’ün her dem çağdaş kalışına bir kere daha hayran oluyoruz. 

yerguvenc@superonline.com



Yayın Tarihi : 10 Kasım 2006 Cuma 10:32:17


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Teoman Törün IP: 88.240.148.xxx Tarih : 17.11.2006 11:01:34
Missouri ziyaretinin sade mimarî, planlı ve düzenli kentleşme getirmesini beklerdik; ne yazık ki bu kez de çarpık kentleşmenin hüzünlü serencamınına tanık olduk; yazardan acı da olsa bunun öyküsünü bekliyoruz ki ibret alalım.