27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Ba’de Harab-il Basra


Bakanlar Kurulu’nun 5 Ocak 2009 günü aldığı kararla Nazım Hikmet yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçirildi. Büyük şair, cumhuriyetimizin kendisine reva gördüğü bunca zulümden sonra iade-i itibara mazhar oldu. Galiba cümleyi yanlış yazdım. Doğrusu, Türkiye Cumhuriyeti iade-i itibara mazhar oldu olacaktı. Şairin çektiği bunca mihnetten sonra, neresinden dönülse kârdır diyeceğim ama ba’de harab-il Basra demekten de kendimi alamıyorum. Bu Arapça cümle de nereden çıktı demeyin. Basra yıkıldıktan, iş işten geçtikten sonra, yani Türk kültürü bunca yara aldıktan sonra bu dönüş neye yarar demek istiyorum.

1902 Selanik doğumlu Nazım, Heybeliada Bahriye Mektebi mezunu pırıl pırıl bir bahriye zabitidir. Yıl 1919. 1920’de rahatsızlanarak çürüğe çıkıyor. 1921’de Moskova Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne giriyor ve 1924’de yurda dönüyor. Bundan sonrası 1925, 28, 31, 33, 34, 36, 37 yılları; tutuklanmalar, mahkemeler, mahkemeler… Şiirleri yasak, ancak büyük gizlilik içinde elden ele dolaşıyor. 1938’de Harp Okulu’nda, bir öğrencinin dolabında bulunan Nazım Hikmet şiiri bahane edilerek ‘askeri isyana teşvik’ suçlaması ile Harp Okulu ve Donanma Komutanlıkları Askeri Mahkemesi’nde yargılanıyor; 28 yıl 4 ay mahkûmiyetine karar veriliyor. O dönemde Atatürk çok hasta, Mareşal çok katıdır. Ve de Nazım, artık vatan hainidir (!) İstanbul, Ankara, Çankırı, Bursa cezaevlerinde geçecek 12 ömür törpüsü yıl…

O yıllar tek parti dönemi. Avrupa’da nazizmin ve faşizmin kol gezdiği yıllar. Türkiye de bu akımlardan uzak değil. Komünizm bir yılan; her görüldüğü yerde ezilmeli. Büyük Doğu dergisi Atatürk’ün el yazısını ve imzasını taklit ederek bu sözü yayınlıyor; sahtekârlık yapıyor. (Dünya çapında büyük devlet adamı Atatürk, hiç böyle mantara basar mı?) Ankara Valisi, solcu diye yaka paça karşısına çıkarılan tıfıl delikanlıya: ‘’Ulan siz kim oluyorsunuz? Bu memlekete komünizm lâzımsa onu da biz yaparız’’ diye çıkışıyor. İstanbul’da Sansaryan Hanı’na düşen iflâh olmuyor.

Nihayet serbest seçimlerde ‘gizli rey, açık tasnif’, şimdiki dille gizli oy, açık sayım gerçekleşiyor ve Demokrat Parti iktidar oluyor (14 Mayıs 1950). Yeni hükümet genel af ilân ediyor; Nazım Hikmet’in 12 yıllık çilesi sona eriyor. Çilesi sona eriyor mu dedim? Ne gezer. Polis yine peşinde. Nasıl edip de tekrar içeri tıksak; hatta Sabahattin Âli’nin yanına, öbür dünyaya göndersek hesabı yapılıyor. Tamam, askere alalım; yaşı 48 ama askeri okul askerlikten sayılmaz; çürüğe çıkmış ama sonra iyileşmiş. Baksanıza, domuz gibi şiirler yazıyor. Nazım bu atmosfer içinde kaçmayıp da ne yapsın?

Kaçıyor ve sesi Moskova’dan duyuluyor. 25 Temmuz 1951’de de Bakanlar Kurulu kararı ile vatandaşlıktan çıkarılıyor. Tebligatmış, savunmaymış, hiçbir hukuki prosedür yerine getirilmeden kotarılmış bir kararname ile. Sonrası: Komünist blokta ve Avrupa’da konuşmalar, konferanslar, şiirler, şiirler, şiirler… Orada da KGB’nin takibinden rahatsız. Yurduna özlem dolu şiirler yazıyor. İşte birinden birkaç satır:

Memleketimi seviyorum,
Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım.
Hiçbir şey gideremez sıkıntımı
Memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.

. . . . . . . . .

3 Haziran 1963, aniden gelen bir ‘infarkt’ ve ölüm. Bakın ölümünden 2 ay önce ne yazmış?

Bizim avludan mı kalkacak cenazem?
Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan?
Asansöre sığmaz tabut,
Merdivenlerse daracık.


. . . . . . . . .

Moskova’da mezarını ziyaret ettim. 20 yıl evvel. Zaman göz açıp kapayıncaya kadar ne de çabuk geçmiş. Kızlar Manastırı yanında Novo Deviçiy Mezarlığı. Mezar taşı siyah granit. Üzerine ‘Rüzgâra karşı yürüyen adam’ figürü işlenmiş. Her halde kendi boyu da bu kadar olmalı. Bir de ‘Nazım’ imzası. Toprağın üzerine serpilmiş karanfilleri ve metal Türk paralarını görünce şaşırdım. Demek ki benden başka Türkler de ziyaretine gelmiş. O zaman resmi görevli idim. Yine de gittim; maiyetim benimle gelmediler. Şairi sevmediklerinden değil, Ankara’da duyulursa diye korktuklarından. Yanlış yaptılar; Özal böyle şeyleri hiç takmazdı.

Bir şey dikkatinizi çekti mi? 1950 affı, 1965 şiir kitaplarının serbestçe basılabilmesi, 2009 vatandaşlığa dönüş; hepsini sağ temayüllü hükümetler yapmışlar. Kendilerine solcu diyen iktidarlardan ne bir ses, ne bir nefes çıkmamış.

Şimdi ikinci etapta naaşını, daha doğrusu kemiklerini yurda getirmek istiyorlar. Ne yüzle getirecekler? Mezarını tahrip etmek için can atan bunca fanatik akl-ı evvellerden nasıl koruyacaklar? O artık sadece bizim şairimiz değil, Dünya kültür ve edebiyatının da şairi. Rahat bırakın, yerinde kalsın. Nazım, Çehov, Gogol, Mayakovski, Ehrenburg, Prokofiev, Şostakoviç, … hepsi beraber yatsınlar.

Siz bakmayın:

Yoldaşlar ölürsem o günden önce yani
-Öyle gibi görünüyor-
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
Ve de uyarına gelirse tepemde bir çınar olursa
Taş maş da istemez hani.

Dediğine. O artık bir Dünya vatandaşı. Başına bir çınar dikip bir köy mezarlığına gömmek istediğinize göre demek ki ‘o günlerin gelmediğini’ siz de biliyorsunuz. 

Yayın Tarihi : 11 Ocak 2009 Pazar 12:07:30


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Teoman Törün IP: 85.103.65.xxx Tarih : 12.01.2009 17:44:41

Evet, o bir Dünya vatandaşı. Bizde itilip kakılmasına karşı yabancı ansiklopedilerde yer verilen tek çağdaş Türk ozanı olmasının anlamı da belki bu küskünlük. Gerçekden naaş'ının buraya taşınması çok muhataralı. Ben ilkokul birinci sınıf öğrencisi iken, onu Kadıköy rıhtımında, iki inzıbat erinin refakatinde, etrafında pervane gibi koşturan Pirâye Hanım ile birlikde görmüştüm. O günden kısa bir süre önce gördüğüm , gene kelepçeli, fakat hırpanî, baldırı çıplak, gözleri dehşet ve fütur içindeki bir tutuklunun tersine başı dimdik ve dingindi. Bu olaganüstü yakışıklı ve sakin beyefendinin nasıl bir suç işlemiş olabileceğini merak edip hayretler içinde kalmıştım. Benim mini mini zihnimde oluşan hayreti hâlâ taşıyoruz. Ama, yurdumun hâlâ süren gerçeği buraya getirildiğinde ölüsünün hiç rahat bırakılmayacağını söylüyor.