27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Bir Dostla Sohbet


Geçenlerde kadîm dostum Behzat Akbulut ziyaretime geldi. Behzat, İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi’nden mezun kimya yüksek mühendisidir. Daha öğrenciliğinde, Üniversite Talebe Birliği, TMTF, TMGT (12 Eylülde kapatıldı) gibi öğrenci derneklerinde öğrenci lideri olarak çalışmış, ateşli mizaca sahip, hâlâ burnundan kıl aldırmaz bir kişiliktir. Meslek yaşamında, devlet memurluğundan sonra özel sektöre geçerek süperfosfat sanayinde üretim artışını gerçekleştirmiş, kozmetik sanayinde önemli bir markayı iflâstan kurtararak bu günlere gelmesini sağlamış, Perşembepazarı’nda kimyevî madde ticareti yapmış, velhâsıl birçok başarılı işe imzasını atmıştır.

Eski anılardan konuşurken, söz döndü dolaştı günümüzün TV yayınlarına geldi. Ben sordum:

Yoksa sen de mi bu yaştan sonra magazin programlarının takipçisi oldun?

‘Ne münasebet, sen beni bilmiyor musun? Bu aralar fazla işim yok; TV’de birkaç saniye ara ile zap yaptığım programlardan dikkatimi çeken olursa bir süre duraklarım. İşte böyle bir anda, yayınlanan bir haber röportaja kulak verdim. İzlememin nedeni, konunun mesleğimi ilgilendirmesi idi. Konu, sorumsuz kişilerce araştırılmadan, soruşturulmadan, olası sonuçları düşünülmeden veriliyordu. Hem de tekrar tekrar.’

Seni bu derece sinirlendiren ne idi?

‘Haberde bir manav tezgâhında parlatılmış elma ve mandalinalar gösteriliyor, bunların mum ile parlatıldığı, sağlığa zararlı, kanserojen etkili ve de yasalara aykırı olduğu anlatılıyordu.’

Yani bu haber palavra mı idi?

‘Ben bu işi senin kullandığın sıfatla geçiştirmek istemiyorum. Ama bu haber yanlış ve insanları yanıltıcıdır; dürüst üreticiye ve pazarlamacıya zarar vericidir.’

Peki, bu işi yapan manav veya üretici yok mu, varsa bu maddeyi ne amaçla kullanırlar?

‘Yâhu kardeşim, bazı manavlar likit parafini parlatıcı olarak kullanırlar. Bu işlem meyveye hem albeni kazandırır; hem de tüketicinin eline geçene kadar meyvenin raf ömrünü uzatır. Bunu yasalar men etmemiştir ve de sağlığa hiçbir zararı yoktur.’

İyi ama programda mum sürdükleri söylenmiş; sen likit parafinden bahsediyorsun.

‘Parafinin katı olanı da vardır. Bu da en basitinden, mum yapmakta kullanılır. Ama meyveye mum sürersen, mum yüzeyi parlatmaz, aksine matlaştırır.’

Parafinin hem katı hem sıvı, iki halinin de sağlığa zararlı olmadığından emin misin?

‘Bu maddeler petrol bileşiklerinden olup, bunlara beyaz yağlar denir. Hattâ likit parafinin tıp dili ile ‘pharmaceutic’ cinsi eczanelerde özel markalar altında kabızlık ilâcı olarak satılır ve kullanılırdı. Çünkü bu maddeyi sindirim sisteminin hiçbir salgısı etkileyip parçalayamaz. Vücuda girdiği gibi hiçbir değişime uğramadan dışarıya atılır. İlâç, bir nevi yağlama işlevi yaparak kabızlığı düzeltir.’

O zaman müsaade edersen bu saptamanı yazabilir miyim?

‘İyi olur. Böylece, araştırma yapma zahmetine girmeyen ve kendini haberci sanan gâfillere ders vermiş olursun.’

O zaman ben de sana internetle ilgili bir şeyler anlatayım. Elektronik postama tanıdık veya tanımadık kişilerden birçok mesaj gelir. Geçenlerde bir dostumun bana ilettiği mesaj, İspanyol ressamı Velasquez’in 1650’lerde yaptığı, şimdi Madrid Prado Müzesi’nde bulunan ‘Las Meninas’ isimli tabloyu sergiliyor, tablodaki giydirilen küçük prenses ve saray cücesini falan anlatıyordu. Buraya kadar güzel. Ama tablonun ressamı kimmiş, biliyor musun? Ressam, meşhur İspanyol ressamı Las Meninas’mış. Güldüm ve dostuma işin doğrusunu anlatan bir yanıt verdim.

Ama ekranda, renkli resimler ve hareketli yazılarla süslü palavralar bitip tükenmiyor. Hadi diyelim ki, yukarda anlattığım, sanatla ilgilenmek isteyen bir müptedînin hoş görülebilecek bir hatâsı. Ama öyle mesajlar geliyor ki, bu mesajları îmal edenlerin amacı, okuyanları kışkırtmak ve olabildiğince yayarak kendi fikirlerine taraftar toplamak. Vatan elden gidiyor, topraklarımız yağmalanıyor, Sevr hortlatılıyor gibi yazılar, yağmur gibi yağıyor. Artık bellediğim çevrelerden gelen mesajları okumadan çöpe yolluyorum. Ama geçenlerde gelen ABD karşıtı bir mesajı okumadan geçemedim. Mesaj, ABD’nin dünyaya yaptığı kötülükleri, benim fikirlerime de tercüman olarak, hareketli sözcüklerle ve de şatafatlı bir mizanpajla sıralıyordu. Birden durdum. ABD’nin, 2. Dünya Savaşı sona erdikten ve de Japonya ‘kayıtsız şartsız’ teslim olduktan sonra, barış anlaşması yapılmasına rağmen, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası attığını ileri sürüyordu. Aslında ben de ABD sempatizanı değilim; atılan atom bombasının bir insanlık suçu olduğunu biliyor ve kabul ediyorum. Ama adamlar, gözümüzün içine baka baka yalan söyleyerek okurları tahrik etmek istiyorlar; o zaman diğer doğru savlarının da inandırıcılığı kalmıyor.

‘Peki, madem bu kadar eminsin, doğrusunu anlat.’

Kardeşim, 1945 yılı Nisan ayında Sovyet kuvvetleri Berlin’e girdi. Mayıs ayında da Müttefik kuvvetlerle Sovyetler Elbe Nehri’nde buluştular. Böylece Wehrmacht teslim oldu. Ama Japonlar ABD’ye direniyor, teslim olmuyorlar. ABD, 1945’in 6 Ağustos’unda Hiroşima’ya, 9 Ağustos’unda Nagazaki’ye atom bombalarını attıktan sonradır ki, Japonya teslim olmayı kabul etti. 2 Eylül’de teslim belgesi imzalandı.

‘Buna sen dikkat etmişsin ama her halde birçok kişinin de gözünden kaçmıştır.’

Haklısın. Her halde bir çok kişinin, araştırma gereği duymadan, sinirlenip ‘Vay o….. çocukları’ diye küfürü bastığından eminim. Eğitim sistemimiz ezbercilik üzerine kurulu olduğu için bizler, hiçbir şeyin derinine inmeden, eskilerin deyimi ile ‘künhüne vâkıf olmadan’ her şeyi olduğu gibi kabul eder, bir süre sonra da unutur gideriz.

‘Demek ki, bilgisayar kullanmadığıma şükretmem lâzım. Galiba TV’lerdeki yarışma programlarını izlemek daha keyifli.’

Bilirim, sen meslekî değerin yanında kültürlü bir adamsındır. Her halde yarışmacıların yanıtlayamadığı soruları bilince keyifleniyorsun. Yarışmacılar, bilgi noksanları yanında, şiir, müzik, resim gibi güzel sanatlarla ilgilenmedikleri gibi, yaşam sanatında yeri olan ağaç, çiçek, böcek, balık isimlerini, hatta yemek isimlerini bile bilmiyorlar. Yâni düpedüz câhiller.

‘Haklısın da, ben en çok, ekserî öğretmen yarışmacılar çuvalladığı zaman çok üzülüyorum.

Hâli vakti yerinde olan aileler, çocuklarını niçin özel okullara, kolejlere sokmak için çırpınıyorlar, hiç düşündün mü? Aksi halde çocuğunun nasıl bir hocaya düşeceğini, ona ne gibi fikirler aşılanacağını bilemiyorsun ki.

HÂMİŞ:

Bu sohbetten sonra, gazeteci Hrant Dink menfur bir suikaste kurban gitti. Türkiye’yi dünyadan tecrit etmek, bir Ortadoğu ülkesi düzeyine indirmek isteyenler, Dink’in eşitlik ve kardeşlik ilkelerine sırtını çeviren ve ayrımcılığı devam ettirenler, örgütlere göz yumanlar, internet yayınları ile câhil ve psikopat çocukları kışkırtanlar, ona değil, bu ülkeye kıydılar. Tanrı rahmet etsin.

Yayın Tarihi : 25 Ocak 2007 Perşembe 11:37:25


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?