Lozan’dan ayrıldıktan sonra Leman Gölü’nün kuzeyinden geçen yolu takip ederek gölün ucuna, Montrö’ye ulaştık. Montrö (Montreux), Leman Gölü sahilinde ve tatlı bir meyille yükselen tepe üzerine kurulu şirin bir kent. Kent yerleşiminin bittiği arka arazide, kademelendirilmiş topraklar üzerinde yetiştirilen şaraplık üzüm bağları çok hoş bir peyzaj yaratıyordu. Kentte çikolata sanayii ve gümüşçülük uğraşları yanında turizm ve otelcilik de çok gelişmiş. Burada da birçoğu neoklâsik üslupta lüks oteller mevcut. Ancak modern ve yüksek kitlesi ile dikkati çeken ve yeni inşa edilmiş bir otel, çevredeki uyumlu yerleşimi bozmuş. Bu yapıyı görünce rant çıkarlı imar planları ile şekillenen yurdumuz kentlerindeki uyumsuz ve abes yapıları hatırladık.
 |
Montrö'den genel görünüm.
|
Montrö’nün, Lozan’da olduğu gibi, bizim için önemli olan yanı, Boğazları yurdumuza kazandıran anlaşmanın bu kentte imza edilmiş olmasıdır. Osmanlı’nın imzaladığı Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920) şartlarına göre, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarına biçilen hukuki rejimin uygulanması amacı ile ‘Boğazlar Komisyonu’ kuruluyordu. Bu komisyona üye galip devletler temsilcilerinin, bölgenin yönetiminde resen karar alma yetkileri vardı. Komisyon’un geçecek gemilerden alacağı rüsumla oluşacak bütçesi ve özel bayrağı olacaktı. Komisyon, Çanakkale Boğazı’nın her iki yakasında 20’şer kilometre, İstanbul Boğazı’nın her iki yakasında 15’er kilometre içinde kalan arazide hükümran olacak, bu bölge asker ve askerî tesislerden arındırılmış bulunacaktı. Ancak bu hükümler, Anadolu’da başlayan Millî Mücadele hareketi ve Kurtuluş Savaşı günlerinde, İtilâf devletlerince uygulamaya konulmamıştı. Çetin tartışmalar içinde geçen Lozan Barış Antlaşması (24 Temmuz 1923) şartlarında da batılı devletler, bu uygulama üzerinde ısrar etmişler, Sevr Antlaşması’nın getirdiği bu hüküm, sadece komisyona bir Türk temsilcisinin başkanlık etmesi gibi küçük bir değişimle, yeni antlaşma hükümleri içinde yer almıştı. Boğazların bu statüsü, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin savunma ve güvenliği açısından büyük bir zaaf oluşturuyordu. Konuya bir de karşı taraf açısından bakalım. Fransa, Büyük Britanya, İtalya, Japonya, ABD, Sovyetler Birliği, Romanya, Yunanistan, Bulgaristan gibi Boğazlarla direk veya dolaylı olarak ilgili büyük ve küçük devletlerin, ileri tarihlerde birbirlerine karşı politik durumlarının belirsizliği nedeni ile, Komisyonun bölgeyi uyum içinde yürütme ve savunma olasılığı çok şüpheli idi. Bölgeyi batılı devletler ve Sovyetler arasında kalan tampon, ama istikrarlı bir devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içine katmak akıl kârı idi.
 |
| Yazarımız İsviçre dağ köylerinde. |
Boğazların hükümranlığını Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakan anlaşma, 20 Temmuz 1936’da Montrö’de imzalandı. Anlaşmanın imzasında, yukarıda saydığım devletlere ilâveten Avusturya, Yugoslavya ve Türkiye vardı. Bu anlaşma ile Lozan Barış Antlaşması ile hükme bağlanan, Boğazlar Sözleşmesi iptal edilmiş, Boğazların askerden arındırılması ile ilgili hükümler kaldırılmış, Boğazların yönetim ve güvenliği sorumluluğumuza bırakılmış oluyordu. Anlaşma, Dr. Tevfik Rüştü Aras’ın Dış İşleri Bakanı olduğu dönemde ve Atatürk’ün bakana direktifleri ile başarıya ulaşmıştır. (Aras, Atatürk’ün vefatını takip eden 11 Kasım 1938 günü istifa ederek aktif politikadan çekilmiştir.)
 |
Leman Gölü ve Alp Dağları
|
Montrö’nün, Cenevre ve Lozan’a göre küçük bir yerleşim olduğu için, kentin içinde meşhur markaların bulunduğu iki ana caddesi, sahilde açılan Pazaryeri, göl ve dağ manzaralı yürüyüş yolları, gölde dolaşan turistik amaçlı tekneleri ve de çevresinde yer alan lüks villaları dışında fazla anlatacak bir özelliği yok. Ancak yine sahili takip eden yolda yerleşik kentin dışına çıkıp birkaç kilometre ilerlerseniz sizi bir sürprizin beklediğini görüyorsunuz.
 |
Savoia Dükü Şatosu
|
Bu sürpriz, Savoia Dükü’nün şatosudur. Savoia, XI. ve XIII yüzyıllar arasında, bu günkü İsviçre’nin Leman Gölü çevresi ile güneyde ve batıda bir kısım İtalyan ve Fransız topraklarını içine alan bir kontluktu. ‘Kont’, ‘Kral’ın o bölgedeki temsilcisidir. ‘Dük’ ise kontluğa bağlı bir kısım topraklara hükmeden birliklerin komutanıdır. Birlikler, ‘Şövalye’ ve diğer savaşçılardan oluşur. Peki, bu değirmenin suyu nereden gelir? Verimli topraklar ve bu topraklar üzerinde yaşayan hizmetkâr köylüleri ‘Senyör’ün malı sayan Ortaçağ rejiminden. Aristokrasi, Motesquieu’nün deyimi ile ‘en iyilerin yönetimi’ diye tarif ediliyor. Bu en iyilerin birincisi ‘Kral’ oluyor. Senyörler, birbirlerine karşı vecibelerini ve ilişkilerini bu soyluluk dereceleri içinde sürdürseler de, her biri hükümran oldukları bölgede bağımsız olarak toprak ve insan kaynaklarının tek sahibi olarak hüküm sürüyorlar. Soyluluk, babadan oğla intikal ediyor. Bu soylular, dış güçlere karşı korunaklı şatolar inşa ederek çağa göre yüksek yaşam düzeylerini sürdürüyor, bölgeyi yönetiyorlar.
 |
| Savoia şatosunda avlu. |
Savoia Dükü’ne ait şato arazisine, sahil yoluna paralel demiryolu hattını aşan bir köprü ile girdik. Şato, karaya çok yakın bir adacık üzerinde kurulmuş. Böylece derebeyi şatolarında görülen sur şeklindeki duvarlarla kara arasında kalan yerde yapılan su engeline gerek kalmamış. At veya araba ile girilebilecek giriş holünden geçtikten sonra kendimizi taş döşeli bir avluda bulduk. Avlu çeperinde ahır ve depolarla hizmetkârların ikametine mahsus mahaller ve mutfak, karşı cephede ve daha üst seviyede Dük’ün yaşadığı mahaller yer alıyor. Örneğin büyük bir şöminesi olan yemek – ziyafet salonu ve Dük’ün özel yaşamına ait diğer salon ve odalar, büyük şatoyu tamamlıyor. Şatonun kısmen Romanesk, kısmen Gotik üslûbu ile Ortaçağ mimarlığının tipik bir örneğini görmüş oluyoruz.
 |
Şato yemek salonunda büyük şömine.
|
Aynı gün arabamızla, kademeli üzüm bağlarının arasından yükselen yollara vurduk. Birçok köy ve kasaba arasından geçerek ve devamlı yükselerek Alplerin ilginç bir yerleşimine, Gruyére’e vardık. Bizde de satılan gravyer peyniri, adını bu bölgeden almış. Bölge, XII. ve XIII. yüzyıllarda Fribourg Kantonu’na bağlı eski bir kontluk. İsviçreli Kont Gruyére’ler, Ortaçağda önemli yerleri olan, bu arada Fransa Kralı François I.’in savaşlarına da katılmış soylu bir aile. Gruyére yerleşim merkezi, bir tepe üzerinde kurulu, kuleler ve dişli surlar içeren şatosu ve XIII. yüzyıla tarihlenen kilisesi ve de köy meydanı çevresinde sıralanan ilginç evleri ile görmeğe değer bir yer. Eski dönemde Senyör’e hizmet eden evlerin büyük bir kısmı bu gün otel, pansiyon ve restoran olarak turizme hizmet ediyor. Restoranlarda ağaç kaplar içinde gelen ve büyük tahta kaşıkla içilen kremalı çorbanın, nefis özel peynirden yapılan ‘fondue’ ve ‘raklet’in, bütün bunların üzerine yenen taze kremalı frambuazın tadına doyum olmuyor.
 |
| Şatodan bir gotik pencere |
Gördüğümüz ilginç ve güzel yerleri, kaldığımız lüks otelleri, yediğimiz – içtiğimiz restoran ve barları, iki gece – üç günlük bir geziye sığdırabildiğimiz için kendimizi şanslı sayıyoruz. Darısı başınıza.
 |
| Gruyeré meydanında otel ve restoranlar. Arka planda Gruyeré şatosu görülüyor. |
Yayın Tarihi :
12 Aralık 2008 Cuma 12:23:52
Yorumlarınız
mertcan IP: 88.252.130.xxx Tarih : 15.12.2008 20:09:57
yazı yazan iki arkadaşımızı kınıyor,bu tür gezilerin kültürümüzü geliştireceğini düşünüyorum.
Yılmaz Ergüvenç IP: 85.96.210.xxx Tarih : 14.12.2008 10:19:06
Çok haklısın arkadaşım! Türkiye Cumhuriyetinin kaderini çizen yerleri görmek bizim neyimize. Gördüğümüz Antep, yediğimiz pekmez; bizim neyimize yetmiyor? Otur oturduğun yerde...
mustafa kahya IP: 217.231.238.xxx Tarih : 17.12.2008 23:38:55
ben iswicre de kaldim cok temiz ülke bern de tek kelime ile mükemmel
şah ismail IP: 88.228.74.xxx Tarih : 13.12.2008 21:38:21
Sanki bizim memlekette dağ köyleri kalmamışta isviçrede dağ köyü geziyor yazıklar olsun bize! KURT ULUMASIYLA RÜZGARIN SESİ BİRBİRİNE KARIŞSINDA GÖR!!!