Saint Jean şövalyeleri, Sultan Çelebi Mehmet’ten aldıkları izinle 1406 – 7 yıllarında başladıkları Bodrum Kalesi (Saint Petrum) inşaatını ve Kale’deki yaşantılarını 1522 yılına kadar sürdürdüler. Bu dönem içinde, İngiliz, Fransız, İtalyan, Alman, İspanyol kuleleri ve çevre surları inşa edildi. Kale’yi, Mauseleum’dan getirdikleri aslan heykelleri ile süslediler. Her biri kendi armalarını taşlara işlettiler. Kale, 1522’de, yani Kanunî Sultan Süleyman döneminde Osmanlılara geçti.
Saint Jean dönemi şövalyelerinden 450 yıl kadar sonra, Cumhuriyet döneminde Kale’ye yeni bir şövalye geldi. Bu şövalye, Kale’nin ve Sualtı Arkeoloji Müzesi’nin müdürlüğünü yapan Oğuz Alpözen’di. (Oğuz Bey, zaten 1993’te Danimarka Kraliçesi’nden ‘şövalye’ unvanını almıştı.)
Yılların ihmaline uğramış, metruk kalenin restorasyonu, daha 1958 – 60 yıllarında Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü Kâmil Su döneminde başlamıştı. Harap durumda teslim aldığı kaleyi, restorasyon sonunda bu günkü durumuna getiren Y. Mimar Cevat Sezer merhumu anmamak haksızlık olur.
Son şövalye, 1978 – 2005 yılları arasındaki 27 yıllık müdürlük döneminde, su altından çıkarılan amfora ve diğer arkeolojik kalıntıların, dünyada ilk defa su yüzüne çıkarılan Doğu Roma gemi batığının tüm özellikleri ile sergilenmesi, cam işlerinin teşhirindeki başarı, ve de Karya Prensesi Ada’nın, bulunan lâhitindeki iskeletten bilimsel metotlarla fizikî vücudunun ortaya çıkarılması, altın bilezik ve taçları da takılarak giydirilmesi ve teşhir salonuna zamanının atmosferinin kazandırılması gibi başarılara imzasını attı. İşte bu ve buna mümasil hizmetleri iledir ki Müze, 1995 yılında Avrupa’nın en başarılı 8 müzesinden biri seçildi.
Modern müzecilikte müze, konduğu yerde statikleşmiş objelerin teşhir edildiği yer değildir. Böylesi müzeler bir defa gezilir ve insan aklında sadece bir anı olarak kalır. Önemli olan, ziyaretçiyi defalarca getirtebilmektir. Bu da ziyaretçilerin yeme içme gibi gereksinmelerinin uygarca karşılanması, maket ve kitapların satışa sunulması, çeşitli dillerde yazılı ve sesli açıklamaların yapılması, kütüphane ve toplantı salonlarında fikir ve sanat insanlarına konferans verdirilmesi, aktüel konulardaki dia, film ve objelerin bir araya getirilmesi ile sergiler oluşturulması,… yani kuruluşa aktivite kazandırılması ile olur.
Meyva veren ağaç taşlanır’ sözünü, babayâni de olsa zaman zaman kullanmak gerekiyor. Çünkü, Alpözen’i ‘Şeytanın aklına gelmeyecek’ konular icat ederek üzüyorlar. Mahzen kapısının üzerine INDE DEUS ABEST’i kendi mi yazdırmış, o dönemde U harfi yerine sadece V harfi mi kullanılırmış, minarenin şerefe şebekelerine niçin ay-yıldız konmuş, yeniden ihya edilen yapılara niçin yeniden yapıldığı yılı da gösteren armalar işlenmiş, ve saire ve saire… Bunların hepsinin yanıtı Alpözen’de var.
Sırası gelmişken, bir konuya açıklık getireyim. Restorasyon mimarları, bir yapıtı restore ederken yapının bazı yerlerine kendilerinden bir şeyler katmaktan kendilerini alıkoyamazlar. Bu olay, tarih yazarlarının yazdıkları metine, muhayyilelerindeki bir takım sözleri de söylenmiş gibi katmaları gibidir. Restore edilen bina, hiçbir zaman eskisinin tıpkısı değildir. Örneğin, 1955 – 60’ların Topkapı Sarayı restorasyonlarında, Mecidiye Köşkü ön terasındaki demir döküm korkuluklar sökülmüş, yerine Bağdat Kasrı terasını çevreleyen mermer şebekeler monte edilmiştir. Bağdat Kasrı terasına da mimarın kendi kafasına göre çizdiği mermer şebekeler, imal edilerek eski şebekenin yerine konmuştur. Keza, Harem’deki Sultan Osman taşlığı da, Hünkâr Hamamı kubbeleri de orijinali gibi değildir. Yine aynı mimar, yenilenen küfeki taşı kaplama cephelere, eski taş süsü vermek için sulandırılmış çini mürekkebini flit pompası ile taşların yüzeylerine püskürttürürdü. Ben, onun gibi deneyimli bir eski eserci olmadığım halde, biraz da gençliğin verdiği feveranla ‘Sizin bu yaptıklarınız sahtekârlık olmuyor mu?’ diye celâllenmiş ve küsüşmüştük. Bu sadece bir örnek; daha dağarcığımda çok anılar var. Ama bunlar, beni eski esercilikten soğutmuş, sonuçta modern mimari çalışmalarına dönmüştüm.
Alpözen’in mimarının yaptığı yeni ilâveler de, elbette ki eskinin taklidi olmamalıdır. Bu gibi restitüsyon yapıları, ister istemez yapıldığı dönemin malzeme ve çizgilerini içerecektir. Gerekirse, beklemedeki ziyaretçiyi güneş ve yağmurdan korumak için saçak da yapılacak, ancak o saçağın orijinal saçak olmadığı bir şekilde belirtilecektir.
Şu var ki, dünyada her şeyin bir sonu olduğu gibi, Devlet hizmetinin de bir sonu vardır. Alpözen de yeni yaş haddi yasasının azizliğine uğramış, 61 yaşında emekli edilmiştir. Artık, Bodrum Dereköy’de kurduğu kendi kalesinin şövalyesidir. Bu kale, üçgen planlı ‘Alpözen Sanat Evi’dir.
Bina, ilk bakışta Bodrum mimari stilinde görülür. Biraz daha yaklaşınca dış duvarlardaki balık, deniz kaplumbağası gibi oyma ve röliefler dikkatinizi çeker. Bunların her birinin ayrı anlamları vardır. Gezerseniz öğrenirsiniz. Köşe kapıdan içeriye girdiğinizde şaşkınlığınız biraz daha artacaktır. Başarılı bir iç perspektif çalışması sizi karşılar. Mimar Ahmet Berk’e bravo. Oğuz Bey ve eşi Gülşen Hanıma da mimarı yönlendirmekteki başarıları için bravo. Daha evvel de yazmıştım: İyi binayı iyi mal sahibi yapar.
Dışarıdan iki katlı görünen binaya, bodrumla beraber yarımşar kat iniş ve çıkışlarla 7 ayrı galeri mekânı kazandırılmış. Orta üçgen aydınlık olarak bırakılmış. Zirvedeki teras, Atatürk Kocatepe’de röliefi ile son buluyor.
Mekânlar, titiz seçim ve nitelendirmelerle oluşmuş yüzlerce objeyi barındırıyor. Teraziler, fanuslu gaz lâmbaları, kap kacak koleksiyonları, Osmanlı’nın refah düzeyine göre kullandığı Avrupa menşeli, ama ay-yıldızlı porselen tabaklar, daha mütevâzî kişilerin kullandığı yine ay-yıldızlı emay yemek tasları, kaşıklar, cam eşya, ateş ütülerine kadar her şey bir ömür boyu, arkeolog gözü ile toplanmış, sınıflandırılmış, değerlendirilmiş.
Duvarda büyük bir Osmanlı arması ve ortasında Sultan Abdülhamit’in tuğrası var. Bu armanın yaptığı çağrışımla, Sultan’ın Osmanlı’ya Batılı anlamda eğitim yuvaları kazandırmasından, ülkeyi telgraf ağları ile donatmasına, Kurtuluş Savaşı’ndaki haberleşmelerde bu teknolojinin ne kadar yararlı olduğundan tutun da 93 Harbi sonrasındaki toprak kayıplarımıza kadar, Sultan’ın artılarını ve eksilerini, ve de daha bir çok konuyu konuşma olanağını bulduk.
Bir de kafeterya katındaki tuvalete yolunuz düşerse, duvarda tuvalet eylemini anlatan resimler yanında , örneğin Efes ören yerinde gördüğümüz açık, herkesin birbiri ile sohbet ederek hâcetini gördüğü antik klozetli umumi helâ sistemini de temâşâ edeceksiniz demektir. Diyeceğim şu ki, Bodrum’a gelip de bu ‘Sanat Evi’ni gezmezseniz eksik kalırsınız.
İşte böyle… Bodrum, sadece deniz, güneş, bar, restorandan ibaret bir yazlık kent değil. Türkbükü’ndeki salaş iskeleler üzerinde, kulakları sağır eden müziklerle durdukları yerde zıplayan mayolu manken ve starların ‘happy hour’ yaptıkları, seviyeli beraberlikler (!) yaşadıkları, paparazzilerle kovalamaca oynadıkları yerlerden de ibaret değil
Yayın Tarihi :
12 Eylül 2006 Salı 11:32:29