Büyük Fransız düşünür ve yazarı Voltaire (1694 – 1778), bağnaz ruhban sınıfını ve kilise dogmalarını kıyasıya hicvederdi. Buna karşın ateist değil, ancak deist olarak nitelenebilirdi. Yani Tanrıya inancı vardı. Hali vakti yerinde olan düşünür, yerleştiği Ferney kasabasında yaptığı birçok ev ve tesisle beraber bir de kilise inşa ettirdi. Kilise kapısının üzerine ne yazdırdı dersiniz? ‘’Bu kilise sadece Tanrıya adanmıştır’’. Bu özdeyişi ile ruhban sınıfının nitelendirdiği ve Hıristiyanlıkla özdeşleştirdiği aziz isimlerinin pek çok kiliseye verilmesini protesto etmiş oluyordu. Bilirsiniz Voltaire, ‘’Söylediklerinizle mutabık değilim; ama bunları söyleme hakkınızı ölesiye savunurum’’ özdeyişinin de sahibidir.
Artık cami isimlerine dönebiliriz. Camilere ‘’Allah’ın evi’’ sıfatını yakıştırırız. Ne var ki pek çok cami, ister sultan, hanedan mensubu veya devletli olsun, ister halktan bir bağışçı olsun, onu yaptıranın ismini alır. Tabii cami yaptıran da bundan kendine bir nevi öğünme payı çıkarır ve isminin sonsuza dek anılmasını temenni eder.
Müslüman Arap dünyasında, Kudüs’te Kubbet’üs Sahra Camiini yaptıran Halife Ömer, camiye kendi adını koydurmaya tevessül etmemişti. Ömer Camii ismi evvelâ Haçlılar tarafından anılmış, daha sonra Müslüman çevrelerce benimsenmiştir. Şam’daki Emeviyye Camii, Kahire’deki İbn-i Tulun Camii, yaptıran emir ve sultanların isimleriyle değil, hanedanlarının isimleriyle anılmaktadır. Kahire’de yaptırdığı camiye kendi ismini veren ilk sultan, Sultan Hasan olmuştur (1362). Yine Kahire’deki Mehmed Ali Paşa Camii de Osmanlı’ya isyan eden ve Hıdiv unvanını alan valinin adını taşımaktadır (1871).
Anadolu Selçuklu sultanlarından yaptırdığı camiye ismini veren sultan, sadece Alâaddin Keykûbat olmuştur. Diğer önemli Selçuklu camileri, örneğin Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Erzurum Çifte Minareli Cami ve Medresesi, Konya Çifte Minareli Gök Medrese ve Camii, Konya İnce Minareli Camii ve Medresesi ve benzerlerinde bânisi olan sultan isimlerine rastlanmaz. Selçuklunun bir özelliği de yaptıkları dini yapıya eğitim veya sağaltım tesislerini eklemeleridir. Bu güzel gelenek, Osmanlı’da külliyelerle devam edecektir.
Osmanlı döneminde İstanbul’un fethine kadar geçen süre içinde yapılan İznik ve Bursa Yeşil Camileri, Bursa Ulu Camii, Edirne Üç Şerefeli Camii gibi önemli camilerin hiç birisi, yaptıran bey ve sultanların adları ile anılmazlar.
İstanbul’un fethinden sonra inşa edilen camilerle, yaptıranın ismiyle anılma dönemi başlamıştır. Örneğin, Fatih Camii, Bayezid Camii, Yavuz Selim Camii, Süleymaniye Camii, Edirne Selimiye Camii, Sultanahmet Camii, Hamid-i Evvel Camii, Nuru Osmaniye Camii, Hamidiye Camii gibi sultan isimlerini alan selatin camileri inşa edilmiştir. Bu camiler yanında, vefat eden Şehzade Mehmed adına yapılan Şehzade Camii, Haseki Hürrem Camii, Mihrimah Sultan Camii, Cihangir Camii, Pertevniyal Valide Sultan Camii gibi hanedan mensuplarının isimlerini alan camiler yapılmıştır. Osmanlı’nın üst düzey görevlileri, devletlileri de tek minareli olmaları dışında selatin camilerine yakın büyüklük ve mimari değerde inşa ettirdikleri camilere kendi isimlerini vermişlerdir. Sokullu Mehmed Paşa, Rüstem Paşa, Sinan Paşa, Zal Mahmut Paşa, Koca Mustafa Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa gibi sadrazamlar, vezir Şemsi Paşa, kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa gibi isimler de yaptırdıkları camilere kendi isimlerini verme cazibesine kapılmışlardır.
Yaptırdığı camilere ismini verdirmeyen, tevazu sahibi bir padişah vardır: III. Mustafa. İstese pekâlâ Sultanmustafa adını verebileceği cami, sadece Laleli Camii olarak anılmaktadır. Padişah, Lâleli Babaya duyduğu hürmetle yaptırdığı camiye onun ismini vermekle yetinmiştir. Keza Kadıköy İskele Camii ve Ayazma Camii de Sultan III. Mustafa tarafından yaptırılmıştır. Fatih Sultan Mehmed, mimar Atik Sinan’a yaptırttığı Fatih Camiini beğenmemiş, getirttiği mermer sütunları kestirttiği ve camiyi Ayasofya ile yarıştıramadığı için gazaba gelmiş ve mimarın elini kestirmiş, bir rivayete göre de zindanda idam ettirmiştir. Nitekim 1766 depreminde çöken Fatih Camiini yeni baştan inşa ettiren padişah da Sultan III. Mustafa’dır.
III. Murad’ın eşi ve III. Mehmed’in anası Safiye Sultan’ın Eminönü’nde başlattığı, Turhan Sultan’ın tamamlattığı cami, Yeni Cami adıyla anılır. İsim vermeksizin Valide Camii de denir. Keza Osmanlı’nın son yıllarında Sultan II Mahmud’un yaptırdığı Nusretiye, Bezm-i Âlem Valide Sultan’ın başlayıp Sultan Abdülmecid’in tamamladığı Dolmabahçe, yine Sultan Abdülmecid’in yaptırttığı Ortaköy camileri, yaptıran sultanın ismini almayan camilerdendir.
İslâm’da, hali vakti yerinde olmayanların yaşam için zorunlu masraflarını kısarak, cennet kapılarının kendilerine açılacağı umudu ile cami inşa etmeleri caiz değildir. Eyüp semtinde bir Sankiyedim Camii vardır ki çevre cemaati bu camiye fazla rağbet etmezler.
Cumhuriyet döneminin lâiklik ilkesi, devlet hazinesi ödenekleriyle cami yapımına son vermiştir. Buna karşın, kurulan cami yaptırma dernekleri, halktan topladıkları bağışlarla cami inşa ettikleri gibi zengin kişi ve aileler de hayrat olarak pek çok cami inşa etmişler ve pek çoğu bu camilere kendi isimlerini vermişlerdir. Son yapılan camilerden Karacaahmed Mezarlığı içindeki Şakirin Camii, yaptıran ailenin ismiyle anılmaktadır ki bunu da normal karşılamak lâzımdır.
Cumhuriyet döneminde devlet büyüklerinin ismini alan cami var mıdır, ben anımsamıyorum. İnternet sayfalarında birkaç tane Atatürk isimli camiye rastladım. Tabii bunlar Atatürk’ün haberi dışında, belki de vefatından sonra verilen isimler olmalıdır. Keza İsmet İnönü, Celal Bayar, Adnan Menderes gibi devlet erkânının isimlerini camilere vermek hiçbir zaman söz konusu olmamıştır.
Son yıllarda Ataşehir’de inşa edilen camiye Mimar Sinan ismi verildi. Koca Sinan mezardan başını kaldırıp baksaydı -diyecektim ama ne yazıktır ki rahmetlinin kafatası kayıptır- ve de adına yapılan kötü taklit camiyi görseydi acaba ne derdi? Ne diyecek, özgün eserlerini kuşa çevirenlerle dalga geçerdi.
Yukarıda lâiklik ilkeleri gereği devlet hazinesi ödenekleriyle cami yapımına son verildiğini yazmıştım. Bu kerre, Diyanet İşleri Başkanlığının devlet bütçesinden aldığı ödenekle Ankara’da yeni bir cami inşa ettiğine tanık oluyoruz. 35 milyon TL’ye mal olan iki minareli camide asansör, yürüyen merdiven, eşya koruma sensörü gibi çağdaş elemanlara yer verilmiş. Halk, şimdiden protokol camisi ismin vermiş. Peki, caminin ismi ne olmuş? Ahmet Hamdi Akseki Camii olmuş. Ahmet Hamdi Akseki, 1947-1951 yıllarının Diyanet İşleri Başkanıdır. Ne var ki internetten öğrendiğim kadarı ile yazdığı ‘’İslâm Dini, İtikat, İbâdet ve Ahlâk’’ adlı Diyanet yayını eserinde ve diğer bazı yayınlarında Sünni-Hanefi İslâm’a yer veren, Nusayrîlik, İsmailîlik, Alevîlik, Bektaşilik gibi İslâm’ı değişik yorumlayan inançları yeren, tarafgirâne bir üslûp kullanmış, özellikle ‘’kızılbaşlar’’ı aşağılamış bir başkanmış. Her inançtaki halkın vergileriyle yapılan camiye verilen bu isimle, Diyanet İşleri Başkanlığının ‘’mezhepler üstü’’ olma iddiası zedelenmiş olmuyor mu? O zaman, yeni camiye verilen isim isabetli bir seçim değil.
Osmanlı’nın en büyük selatin camilerini, Süleymaniye ve Sultanahmet gibi camileri rahatlıkla içine alacak büyüklükte planlanan, battal boy Çamlıca Camisinin inşaatına da başlandığını gazetelerden öğrenmiş bulunuyoruz. Bu safhadan sonra caminin mimari kalitesi üzerinde duracak değiliz. Olan olmuş, biten bitmiş. Artık bundan 50 yıl sonraki sanat ve mimarlık tarihçileri ilgilensinler ve saçlarını başlarını yolsunlar. İnşaat bittikten sonra camiye ne isim verilecek acaba? Henüz kimseden bir ses çıkmıyor.
Camilere isim koyma konusunda sizlerin ne düşündüğünüzü bilmiyorum. Fikrimi sorarsanız, yaptırdığı kiliseyi sadece Allah’a adayan Voltaire’den yanayım.
Sırası gelmişken biraz da son yıllarda yapılan ve muhafazakâr çizgiler içeren camilerden söz edelim.
Gidişata bakılırsa, Osmanlı taklidi camilerin yapımı her halde bundan sonra da devam edecek. Bakınız Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Görmez neler söylemiş: ‘’Cumhuriyet dönemine özgü cami mimarisi geliştiremedik. Mimarlar 80 yıl boyunca camilere küstü’’ demiş. Bu sözü ile İzmirlilere yaptığı gaftan sonra, bu kez de mimarları itham eden bir gaf daha yapmış oluyor. Açıkçası bu mimarlar dinsiz-imansız diyemiyor da bin dereden su getiriyor.
Sayın Başkan! Her halde bilirsiniz, eski bir söz vardır: ‘’Marifet iltifata tâbidir’’. Camilere küsenler mimarlar değil, mimarlara küsenler cami yaptıranlardır. Çünkü cami yaptıranların kafalarındaki cami imajı, kubbeli ve kemerli Osmanlı camisidir. Bu imaj kafalarda olduğu sürece, mimarlar ağızlarıyla kuş tutsalar çağdaş cami projelerini sizlere kabul ettiremezler.
Şüphesiz ki XVI. yüzyıl Sinan ve diğer Osmanlı camilerinin her biri kesinkes birer şaheserdir. Ne var ki ilgililer, o mimari üslûbu dönemimizde de tekrar etmenin, o zamandan bu yana bir arpa boyu bile yol alamadığımız anlamına geldiğini, bunun da bir kültür ve sanat yozlaşması olduğunu, bu yüzyılın malzeme olanakları, teknolojisi ve mimari anlayışına göre çağdaş projeler yapılması gerektiğini kabul edemiyorlar. Tek tük yapılan çağdaş cami mimarisini eski Osmanlı mimarisi ile mukayese ediyor ve bir idefiks içinde çağdaş projeleri beğenmiyorlar.
Örnek mi istiyorsunuz? Mimar Vedat Dalokay’ın çağdaş olanakları kullanan eseri olan Ankara Kocatepe Camisinin temellerini dinamitleyip yerine eski Osmanlı tipi cami yaptıranlar bunlardır. Ne var ki o proje ile aynı ilkeleri içeren aynı mimarın projesi, Pakistan’da, İslâmabat’ta yapılmış, dünyanın ilgisini çeken ve çok takdir toplayan bir cami olmuştur. Keza Mimar Behruz Çinici eseri TBMM Camisini de kafalarındaki cami imajına uymadığı için beğenmeleri mümkün değildir.
Bu ortamda çağdaş cami mimarisinin gelişmesi olanak dışıdır. Çağdaş mimarideki camilerin inşası ve güzel eserler verilebilmesi için muhafazakâr sanat anlayışının terk edilmesi, çağdaş sanat ve mimarlık kültürünün öğrenilmesi ve benimsenmesi gerekecektir.
yerguvenc@gmail.com
Değerli üstadım.
camilere konulan isimlerin kökenine çok güzel inmiş ve açıklamışsınınz. Bunlara ekleyecek benim hiç bir sözüm olamaz. Ben yalnızca bugün yeni yapılan camilere verilen isimlerden söz etmek isterim. Yeni yapılan ve mimari yönden hiç bir sanatsal, estetik değeri olmayan camilere ne yapıldıkları yerle ne de verilen isimlerin anlamı olmadığını görüyoruz. Bu konuda bir kaç örnek vermek isterim; Beylikdüzünde yeni yapılan iki camiden birine Mevlana, diğerini Fatih ismi verilmiş!.. Bu isimlerin beylikdüzüyle hiç bir ilgisi yok. Konya Ereğli de bir camiye Fatih ismi verilmiş. Oysa Fatih buradaki karamanoğulları eserlerininin hepsini yıktırmış. Kuşkusuz verilen bu isimlerin altında hep bilgisizlik, tarihi bilmemek yatar... Yeni yapılan camilere verilen isimlerin bir anlamı olmalı diye düşünüyorum.
hani bir tabirimiz var ya durup dururken bir konuyu ele alip inci gibi yazmaniz beni memnun etmektedir tesekkürler
biri mimarlara mimarlar camilere küstü demis buna mimarlar degil yaptiriranlar küsmüs bu ne güzel olmus aslinda agizlarinla kus tutsalarda yildizli cümle ile anlami noktalamis
buna parelel simdi birileri apartman yaptiriyor bu apartmanlara hep isimler konuluyor bende diyorumki bu adet demekki cami adetinden geliyormus ay böyle adete ...
gene birileri ev bina yaptiriyor mimarimiz mühendisimiz ustamiz ise basliyor is basina gelince yaptiran öyle degil böyle diyor ustada mimarda sasiriyor ama yaptiran parayi basiyor onun istedigi gibi oluyor birde yapan degil yaptiriran ustadir ekleniyor ohhh ne hala ustalik oluyor gel gelelim ortaya her istege göre tablo cikiyor aman ne cirkin bir tablo doguyor dogsun bakalim nereye kadar
bir tek güzel adet var oda mezarliktaki adet baslar kibleye bakiyor oda olmassa vah vah mezarliklarin haline buda hic yoktan iyidirde buna ragmen neden yinede mezarliklar bile güzel degildir
Sayın ergüvenç, konuyu ta dört halife döneminde günümüze, çok açık ve net açıklamalarla ve çok güzel dizinle taşımışsınız. Tespit ve teşhislerinize katılmamak olanaksız. Fakat maalesef Türk milleti değişimi becerme de çok özürlü bir millet. Bu yüzden o kadar çok devleti kurmuş ama değişim zamanlarında geçmişe takılıp kaldığı için, ortalama yüz senede bir devlet yıkıp yenisini kurmuş.
Oysa Osmanlıyı iyi incelese, Osmanlının ilk mimarlık eserleri ile sonradan Avrupai tarzda değişim içeren esrler de yaptığını görebilirler. Ama muhafazakarlarımız Osmanlının zirvesine, aydınlarımız 1923-33'lere takılıp kalıyorlar. Yani muhafazakarlık temel özelliğimiz. Zihniyet değiştirmek kolay olmuyor. Bunun için bir Atatürk gerekiyor, ama herzaman da Atatürk bulunmuyor. Bu çok güzel yazınız için kutluyorum.
bu Mehmet Gormez, herhalde isine geldigini goruyor. yada gordugunu isine geldigi gibi dusunup, kafasinda isine gore isleyip, isine gelen sonuclara variyor. ve korkarim sayin Erguvenc, sizin bu konularda yazilariniza atfen ve savunma refleskli olarak da mimarlara catmis olabilir.evet benim de bir isim onerim var bu camiye: ismi "IBADETHANE" olsun. sadece "ibadethane" !butun dinlere ve hatta "DEIST"lere bile acik olsun. Bahai tapinagi gibi eklektik degilde, herkesin gelip yanyana ibadet edebilecegi bir yer olsun.
cok kurali murali olmasin. hosgoru ile gelen farkli dine mensuplar kendi birlikte ibadet etme yol ve yontemlerini bulsunlar.madem "dinler arasi diyalog" gevisini getirip duruyorlar, madem "dinler arasi hosgoru" diyorlar, madem "ileri demokrasi", madem Misir'da "laiklik dersi" veriyorlar, madem oyle, madem boyle vs vs ise, o zaman dunyanin ilk kozmopolit yerlesim yerlerinden Istanbul'a en yakisacak sey herkesin gelip inandigi sekilde ibadet yapabildigi bir mekan saglamaktir.eger "senin dinin sana benim dinim bana" ayetine inanmislarsa bunu yapsinlar.ama eger gorundukleri ve soylemeleri, ozlerinden farkli ise, yani sunni islam disindakileri kabul edemiyorlar fakat cok kaale aliyorlarmis gibi takiyye yapiyorlarsa: en azindan artik alevilerden oy alamazlar. cunku Turkiye'deki alevi nufusun 3'te 1'i Istanbulda yasiyormus.hele RTE'yi ve onun isimlerini cagiracak bir isim bulunursa, sanirim oy kayiplari, onlari hezimete surukler mi suruklemez mi?
belki bir daha ruhban okulu derken yuzleri kizarmamasi icin; ermeni, yahudi, suryani, keldani vs dini azinlara bakacak yuzleri olmasi icin bu "ibadethane" cok guzel bir fikir gibi geldi bana.hem de dinlerde birbirine "hosgoru"yu ispat etmenin en guzel yeri ve zamani degil mi?elbette turizm, ulke tanitimi, ulke progandasi, AKP propogandasi ve icin de muthis katkilari olur, olmaz mi?
Hocam ellerine saglik"Camilere isim koymak,yazinizi okudum,okurkende büyük haz aldim.Bende müsadenle bir kac satir ilave edeyim dedim.Peygamberimiz Hz.Muhammet,in S.A.V.Dünyadan göc ettikten sonra islamiyet kanimca tamamen siyaset ile hüküm sürdürmeye gidilmistir.Örnegim o dönemlerde herhangi bir mezhep yoktu.Peygamberimiz Hakkin rahmetine yol alinca,Halifeler arasinda bugünkü tabiri ile siyaset baslamistir.
Böylelikle mezhepler olusmaya baslanmistir,yani iktidar muhalefet cekismeleri baslamis bu arada Mezhep oyunlari baslamistir.Oysa bütün mezheplerin tek Peygamberleri var oldugu gibi;Kutsal saydiklari kitap,ta Kuran´i kerimdir.Camilere gelince bence en dogru ismi Allahin evi demek dogru olacagini düsünyorum.Camilere konulan isimler sirf Türkiye,de degil,Tüm islam ülkelerinde vardir.Dinayet isleri bakanligin istatiklerine göre su an Türkiye,de 82693 cami var oldugunu söyliyor.
Son on yil icinde,de 7324 cami yapilmistir.Nasil oluyorda Cumhuriyet tarihinde fazla cami yapmadik diyor,anlamis degilim.Bu kadar cami varken Cumhuriyet döneminde cami yapmadik anlamina geliyorsa haksizlik etmis olur.Bilmiyorum Arap ülkelerin,de hangisinde bu kadar cami varmidir.Cami yapip felan yapti degip adini yazdiryorsa yapana dogru yapti diyemiyorum.Bunu herkes bilmeli her kim iyilik yaparsa karsiligini Allah nezdinde muhakkak görecektir.Her kim ser islerse oda Allah katinda muhakkak görecektir saygilarimla.
Saygıdeğer okurum ''corrector'' ilginç bir konuya değinmiş. Evet, camileri İBADETHANE olarak nitelemek en uygunudur. Nitekim 4 Mayıs 2013 tarihli Radikal gazetesinde Eyüp Can konuya epey açıklık getirmiş. Bir Yargıtay kararı ''..camiler kamu malı değil ibadethanedir'', ''..camiler devletin malı değil onları yapan ve yaşatanlarındır'' diyor. En ilginç söz de ''Ne kadar çok yürek varsa Allah için çarpan, o kadar yol vardır ona giden''.