Evvelemirde Arapça ‘’fevkanî’’ sözcüğünü kullanmak zorunda kaldığım için özür dilerim. Çünkü Türkçesi olan ‘’üstteki’’ veya ‘’yüksekteki’’ sözcüklerini kullanmam, bu tip camilerdeki işlevi ifade edemeyecekti. Fevkanî camiler, ana unsur olan ibadethane hacminin alt katında, sosyal ve ticarî mekânların yer aldığı cami tipine verilen isimdir. Günümüzde pek çok kişi bu tip camileri yadırgamakta, din dışı işlevlere açık ve rant sağlayan bu gibi mekânları mabedin kutsallığı ile bağdaştıramamaktadır.
Hâlbuki alt katında kütüphane gibi sosyal tesisler veya camiye gelir sağlamak amaçlı depo ve dükkânlar bulunan camiler, ender de olsa tarihimiz boyunca inşa edilmişlerdir. Bazı camiler, meyilli arazide inşa edildiklerinden ana mekânın altında kalan boşluklar bu şekilde değerlendirilmiştir. Bunun dışında düz arazide inşa edilse bile, ticarî faaliyetin yoğun olduğu bölgelerde inşa edilen camilerde de ‘’fevkanî cami’’ tiplerine rastlıyoruz.
![]() |
| Mimar Sinan eseri Rüstem Paşa Camii |
Mimar Sinan dahi, bugün olduğu gibi o zamanlar da yoğun ticaret bölgesi olan Eminönü, Tahtakale (Taht el-kale = Kale altı), Hasırcılar Çarşısında bulunan muhteşem Rüstem Paşa Camii’nde bu tipi kullanmıştır. Rüstem Paşa Camii ana mekânına iki yandan merdivenle çıkılır. Alt katında mahzen ve dükkânlar mevcuttur. Yine İstanbul, Karaköy, Kemankeş Camii’ne 22 basamaklı merdivenle çıkılır. Zemin ve birinci katlarında dükkânlar vardır. Artuklu dönemi eseri Mardin Ulu Camii (Cami-i Kebir) meyilli arazide inşa edilen camilere örnek teşkil eder. Cami altında Güneye, Mezopotamya Ovasına nazır beş dükkânı vardır.
![]() |
| Mardin Ulu Camii (Artuklu dönemi) |
Bu vesile ile bir anımı anlatmak istiyorum. Ziyaret ettiğim İstanköy (Kos Adası – Yunanistan) meydanındaki Cami’nin alt katında da dükkânlar vardı. Hattâ birisi de seks şop gibi bir şeydi. Taş basamaklardan çıktığım camide Mevlût dinlemek nasip oldu. Mevlût şekeri olarak Yunanca yazılı gofret yedik. Ne var ki meydandaki şadırvanda abdest alınmıyor, abdest, üst katta son cemaat yerine sonradan yapılmış mozaik bir yalakta alınıyordu. Mevlûdun sonunda öğle ezanı okundu. Bir dakika. Ezan sesi nereden duyulur? Minareden. Hayır, sıcak yaz günü caminin son cemaat yerinin camekânlarını sıkı sıkıya kapattılar. Müezzin, ezanı cami kapısından içeriye doğru ve pes perdeden okudu. Ben imama gittim ve ‘’Bu ne rezilliktir; acaba onların indinde şadırvandan abdest almak ve minareden ezan okumak utanılacak bir şey midir ki siz bu eylemleri gizli yapıyor ve bu muameleye razı oluyorsunuz’’ diye isyan ettim. İmam beni ajan zannetmiş olmalı ki ‘’Hayır efendim, biz devletimizden çok memnunuz, hiçbir şikâyetimiz de yok’’ dedi. Demek ki azınlık olmak her halde böyle bir şey olmalı.
![]() |
| İstanköy (Kos) Adası Camii |
Neyse, biz tekrar konumuza dönelim. Her halde ‘’uhrevî’’ kilise ve katedrallerin kent meydanlarında boy göstermeleri, yanlarında ve altlarında ‘’dünyevî’’ başka mekânları içermemeleri, buna karşın camilerimizin gündelik hayatla iç içe olmaları bazılarımızda ‘’aşağılık duygusu’’ yaratmış olmalı. Hâlbuki kazın ayağı hiç de öyle değil. Şimdi, Kur’an-ı Kerim ve bazı Hadis-i Şeriflere kulak verelim: Yeryüzü bütünü ile mescittir. Namaz vaktini nerede idrak edersen orada kılarsın. Çünkü fazilet, namazı vaktinde kılmaktır. Demek ki ‘’namaz kılmak için mutlaka bir mescitte (camide) bulunmak zorunlu değildir’’ (Bakara Suresi, Ayet: 115, Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinden). Arı İslâm, inancını içinde yaşatır. Onun için önemli olan Allah rızasına erişebilmektir. Hıristiyanlıkta ise dini ayinler sadece kiliselerde ve ruhban sınıfı aracılığı ile yapılabilir.
İslâm’da yapılara kutsallık atfedilmez. Hıristiyanlıkta kilise kutsal mekândır, mabettir. Geometrik daire ve kare Tanrı’nın evini, yani Baba, Oğul ve Kutsal Ruhu, küresel kubbe gök kubbeyi, olabildiğince yüksek tambur ve kubbe, Hz. İsa’nın göğe yükselişini remzeder. Ortodokslarda ‘’Ayazma’’ kutsal sudur. İslâm’da ise ‘’Hak Tealâ lâmekândır; ne yerdedir, ne göktedir; ne sağdadır, ne soldadır; fakat her yerde hâzır ve nâzırdır’’.
Osmanlı, cami (mescit) felsefesini çok iyi anlamış bir devletti. Din olgusu, yaşamın bir parçası olduğuna göre, yeme, içme, yatma, yıkanma, okuma, eğitim gibi öğelerin bir cüzü olarak görülmüş ve Arap ülkelerinden farklı olarak camilerle beraber ‘’külliyeler’’ inşa edilmiştir. Cami, bu külliye içinde günlük yaşama hizmet eden yapılar grubunun başat elemanı olmuştur. Diğer bir ilginç nokta, Vakıf kurumlarıdır. Caminin zorunlu masrafları, o camiye vakfedilen akarların gelirleri ile karşılanır. Arsa alanının sınırlı olduğu, genellikle daha küçük cami inşaatlarında alt katlar, günlük yaşamın gereksinimlerini karşılayan dükkânlara tahsis edilir. Bunda hiç de anormal bir durum yoktur. İslâm’ın ilkelerine ters değildir.
Yeni yapılan bazı camilerde de fevkanî cami tipine rastlıyoruz. Kadıköy, Söğütlüçeşme Camii, Büyükçekmece Aksa Camii gibi camilerin alt katlarında otobüs garajları, hipermarket adı altında bakkallar, emlâk komisyoncuları icra-i sanat ediyorlar. Halkımız, bu gibi mabet altı faaliyetlerden hiç de rahatsız değil.
Osmanlı’da, devletin kudret ve kuvvetini temsil eden selâtin camilerindeki Ayasofya’nın etkisini geçen yazımda ifade etmiştim. Ama unutmayalım ki Osmanlı’nın selâtin camileri hiçbir zaman Ayasofya gibi, diğer kiliseler gibi, tek başlarına bir mabet olarak düşünülmemiş, ana kitlenin etrafını sosyal donatı elemanları sarmıştır.
Son günlerde de Osmanlı tarzı muhteşem camiler inşa etme merakı aldı, yürüdü. Bu merakın altında farkına varmadan kilise ve katedrallere özenme var gibime geliyor. Kilise ve cami felsefelerinin bambaşka yönleri olduğunu bilen, düşünen ve de bilmek isteyen de yok. ‘’Cumaya gitmek’’, bir nevi muhafazakârlık gösterisine dönüştü. Eskiler, namaz kıldıklarını bile teşhir etmezler, ‘’ben birazdan geliyorum’’ diyerek namazlarını eda ederlerdi. Camiye, kiliseye Pazar ayinine gider gibi ve gösteriş olsun diye gidilmez. Cumaya gitmek, gitmemek Allah’la kul arasındaki konudur; kimseyi ilgilendirmez. ‘’Çok hacıların çıktı haçı zir-i bagalde’’ (koltuklarının altında) mısraını da unutmayalım.
Bu kısa yazıda fevkanî camileri yadırgayanların, İslâm’la Hıristiyanlığı, kilise ile camiyi aynı kaba koymamaları gerektiğini anlatmaya çalıştım.
yerguvenc@gmail.com
Özenle kaydettiğim bu yazı dizisinin, yabancısı olduğum mimarlık tarihi dışında, benim özel merakım olan etİmololojiye de katkısı oluyor. Örneğin, "Tahtakale"nin kaynağı hiç aklıma gelmemişti. "Fevkanî" sözcüğünü kullanmak için ise özür dilemeye gerek yok. Türk Dil Kurumu bu nüansı verecek farklı bir Türkçe sözcük üretmedikçe bunu kullanmak kesinlikle zorunlu. Dilin daralması, insanı fikrin ve beynin darlamsına götürür. Camilerin altında ticarî bir mekan olması beni de yadırgatıyor ve nev icad (yeni buluş) bir uygulama zannediyordum; fakat İslamın dünyevî uydulamaya daha elverişli bir inanç olduğunu savunması bakımından bu yazı beni ikna edici oldu. Ellerine, zihnine sağlık Yılmazcığım.
Sayın Erdem Yücel; Görüşlerinize aynen katılıyorum. Gençliğimizi aydınlatacak muhteşem yapıtlarınızı yayımlayacak kuruluşlar aslında vardır, lâkin bunlar, sanatlarını gün ışığına çıkarmak isteyenlerden finans talep etmektedirler. Nerede kaldı ki, önceki dönemlerin bir 'Millî Eğitim Bakanlığının' ; bir 'Türk Dil Kurumunun' hiçbir çıkar gözetmeksizin yayımladığı yapıtları.. Sizlerin bir sanat eseri olarak -günlük diziler şeklinde - Kent Haber Sitesi'nde yayımladığınız eserlerle mukayese edilmeyecek şekilde benim de - naçizane - 6 yıllık bir çalışma ve emeklerim sonucunda ortaya koyduğum yapıtımı baskı yaptırabilmek için, yayımevleri benden - sadece 5 bin adet olmak kaydıyla - 100 bin T.L talep ettiler. İçinde bulunduğum imkanlar buna elvermedi. En içten umutlarım şudur ki; gelecek yakın bir zamanda eserleriniz okuyucularınızın değerlendirilmelerine sunulacaktır. Sanat eserleri hiçbir zaman kaybolmaz, elbet bir gün gelir ki, emekleriniz de zayi olmaz; bu konuda müsterih olunuz ! Güzel sanatların her türüne bağımlılığımı belirtir, sizlere en derin saygılarımı sunarım...
Bu yazınızda diğerleri gibi mimari ve sanat tarihi yönünden tam bir ders niteliğinde...Gönül ister ki, bu yazılarınız bir kitapla bütünleşmiş olsun...Ne yazık ki,Türkiye'nin kaderi; yazılanları anlayabilecek ve değerlendirebilecek bir yayın kuruluşu bulunmuyor. Başka bir deyişle yazıları tartacak bir terazi henüz basınımıza gelmedi.