27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Frida & Diego

Yakın zamana kadar resim sanatında, XIX. yüzyılın son ve XX. yüzyılın ilk yarısına ve daha sonrasına yön veren ressamlar hakkındaki kültürümüz Avrupalı ressamlarla sınırlıydı. Bu dönemlerin resim sanatında devrim yaratan empresyonist, ekspresyonist, kübist, sürrealist akımları, figüratif sanattan nonfigüratif sanata geçişleri ilgiyle izliyor, diğer dünyalara gözümüzü kapatıyorduk. (Belki de bende at gözlüğü vardı).

Taaa ki 2002 yılı yapımı, Salma Hayek’in Meksikalı ressam Frida Kahlo ve Alfred Molina’nın yine Meksikalı ressam Diego Rivera rolünü üstlendiği ‘Frida’ filmine kadar. Filmi gördüğümde, her iki ressamın da resim sanatlarını değerlendirme konusunda yine de tereddütte idim. Acaba ilgimi çeken, eserlerinden ziyade bu iki sanatçının sıra dışı yaşamları, tutkulu aşkları ve fırtınalı ilişkileri mi idi?

Geçen gün, ne zamandır görmek isteyip de bu günlere kadar ihmal ettiğim Frida Kahlo ve Diego Rivera resim sergisini nihayet görebildim. Sergi, Tepebaşı’nda Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın ülkemize kazandırdığı ‘Pera Müzesi’nde. 23 Aralık 2010’da başlamış, 20 Mart 2011’e kadar sürecek.

Şunu ifade edeyim ki sergide gösterilen ve özel yaşamlarından pasajlar aktaran 40 dakikalık dokümanter film dışında daha da ilginci, her iki ressamın ayrı karakteri olan ve bizlere değişik bir atmosfer sunan resimlerindeki ustalık. Resim sanatına ilgi duyanların mutlaka görmeleri gereken bir sergi olduğunu düşünüyorum. Sergide Gelman ailesinin özel koleksiyonundan getirilmiş, her iki ressama ait 40 yapıt bulunuyor.

Frida Kahlo, Bir geyik olmuş, her yanına oklar saplanmış

Frida Kahlo, yaşamı boyunca 143 resim yapmış. Bunların 55’i kendi portrelerinden oluşmuş. Resimlerine sürrealist (gerçeküstücü) sıfatı yakıştırılsa da özellikle kendi portrelerinde gerçek çizgiler var. Hepsinden önemlisi, her iki ressamın da Meksika’nın yerel geleneklerini ve ulusal devrimci kültürünü tuvale taşımaları ile beraber evrensel sanata ulaşabilmiş olmaları. Çağdaşı Picasso, Frida için ‘’Biz onun gibi insan yüzü çizemiyoruz’’ demiş. Keza Kandinsky de yapıtlarından sitayişle bahsetmiş. Sanatçının ‘Çerçeve’ isimli tablosu Paris Louvre Müzesi tarafından satın alınmış.

Diego Rivera, Azteklerin yaşamı

Diego Rivera, Meksika’nın Michelangelo’su olarak anılıyor. Bunun nedeni de Rönesans döneminde Michelangelo tarafından çokça uygulanan duvar resmini, fresk sanatını XX. yüzyıla taşıması olmuş. Tabii ki bu benzerlik, sadece resim uygulama tekniği açısından ileri gelen bir benzerlik. Muhteşem desenlerle ataları Azteklerin yaşamını kendine has üslûpla resmetmiş, önemli bir ressam.

Biraz da her iki ressamın ilginç yaşam öykülerinden bahsedelim:

Frida Kahlo, Otoportre

Frida Kahlo, Mexico City güneyindeki bir kasabada, 1907’de doğdu. 6 kız kardeştiler. Baba, fotoğrafçılık yapan bir Macar Yahudisi, anne, bir Kızılderili. Ama kendilerini ailecek Meksikalı hissediyorlar. Frida, 6 yaşında çocuk felci geçiriyor ve sağ bacağı sakat kalıyor. 1925’te, 19 yaşında okul dönüşü otobüsün içindeyken otobüsün tramvayla çarpışması sonucunda bir demir çubuk, sol kalçasından giriyor, leğen kemiğinden çıkıyor. Hastaneler, doktorlar, doktorlar… 32 ayrı ameliyat geçirse de omurgasında ve sağ bacağında yaşam boyu peşini bırakmayan ağrılar; yürüyebilen ama çoğunlukla yatakta geçen bir hayat. 1954’te yine sağ bacağında oluşan kangren ve de bacağın kesilmesi. Fecaati düşünebiliyor musunuz? Zaten aynı yıl akciğer ambolisinden hayata veda ediyor.

Ardı ardına gelen belâlar, elbette ki bir takım bunalımları da beraberinde getirecekti. Frida irade gücüyle bunalımları yenmesini biliyor, hayata bağlanıyor. Uçarı yaşamında yine de hastalıkların ve ölüm korkusunun rolü olsa gerek. Genç kızken okulda sanat, edebiyat ve felsefeye merak sarmıştı. Anarşist edebiyat grubuna girişi kişiliğini güçlendirdi. Sanat ve politika çevrelerine girdi, arkadaşlıklar kurdu.

Frida Kahlo, Kuşlu otoportre

Yatağa bağlandığı günler, ailesinin teşviki ile resim yapmaya başladı. Oto portrelerini yattığı yerden ve tavana asılan aynaya bakarak yapıyordu. Hayvan sevgisiyle portrelerini maymunlar, papağanlarla donatıyordu. Bir de alnına yazılmış mukadder ölümü simgeleyen kurukafa ile. Meksika Komünist Partisine üye oldu. Yaptığı resimlerini Meksika’nın meşhur ressamı Diego Rivera’ya götürdü, gösterdi. Aralarında çakan şimşek evlenme ile sonuçlandı. Yıl 1929’du. 1930-33 arası Diego’nun aldığı duvar resmi siparişi ile ABD’ye, Detroit ve New York’a gittiler. Meksika’ya dönüşte Frida’nın çocukluğunu geçirdiği, bugün ‘Frida Müzesi’ olan ‘Mavi Ev’e yerleştiler. Ne var ki ikisi de tek durmuyor, dış âlemdeki seks kaçamakları birbirini takip ediyordu. Örneğin Sovyet Rusya’dan Türkiye’ye kaçan, daha sonra Meksika’ya yerleşen Sovyet devrimi liderlerinden Troçki, Frida’nın evinde kalıyordu. Yıl 1937.

Frida Kahlo, Papağanlı otoportre

Frida Kahlo’nun komünizme olan sempatisi ve de müthiş seksapeli Troçki’yi etkiliyor, karısı ikisini basıyor, Troçki evi terk ediyor, falan filan. Bu fırtınalı hayatta Frida, kürtaj oluyor, düşükler yapıyor, sağlığını tehlikeye atıyordu. 1939’da boşandılar; ama birbirlerine olan tutkuları galip geldi, 1940’ta yeniden evlendiler. Bu hengâme arasında resim çalışmalarını ihmal etmiyorlardı. Frida, 1938’de açtığı New York sergisi ile ün kazandı. Resimlerinin birçoğunu ünlü film aktörü Edvard G. Robinson satın aldı. 1939’da Paris’te sergi açtı; resim satamadıysa da Paris sanat ortamında büyük sükse yaptı. 1953 Mexico City sergisi son sergisi oldu. 1943’den beri La Esmeralda Güzel Sanat Okulunda öğretim üyeliği yapıyordu.

Diego Rivera, otoportresi

Diego Rivera, 1886’da Mexico City’de doğdu. Babası İspanyol asıllıydı. Annesi, geçmişi Katolik olmaya zorlanmış İspanyol Yahudisi iken tekrar Musevi olmuştu. Diego, Meksika’da San Carlos Academy’nin parlak bir öğrencisiyken katıldığı bir eylem yüzünden okuldan atıldı. Eğitimine İspanya’da, daha sonra Paris’te devam etti. Picasso ve Modigliani ile sıkı dosttu. Meksika’ya döndü ve ünlü bir ressam oldu. Fresklerinde yalın, fakat cesur çizgiler, çarpıcı renkler kullanıyordu.

John Steinbeck’in ‘Fareler ve İnsanlar’ yapıtındaki Lennie gibi, iri cüssesi içinde naif bir karaktere ve rakik bir kalbe sahipti. Çapkındı; buna karşın Frida’ya fena halde tutkundu. Frida’nın 1954’teki ölümü Diego’yu çok sarstı. (Sergideki Frida filmini görürseniz, Frida’nın ‘orak-çekiç’li tabutunu ve de vasiyeti gereği yakılmasını izlersiniz). Diego da arkasından çok yaşamadı; 1957’de öldü.

Sıra dışı bir yaşam yanında olağanüstü bir sanat çabasından sizlere bir demet sundum. Ne diyelim? Ruhları şâd olsun.


yerguvenc@gmail.com  
 

Yayın Tarihi : 20 Şubat 2011 Pazar 13:01:15


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Nazmi Öner IP: 62.248.6.xxx Tarih : 23.02.2011 12:47:52

Sayın Ergüvenç. Frida ile Diego’nunkisi ne müthiş bir dram, ne kadar acıklı bir yaşam, ne kadar soylu bir mücadele, ne kadar büyük bir aşk, sanata ve insanlığa kısa ömürlerinde ne kadar büyük bir hizmet değil mi? İnsanlık için emsalsiz bir ders sanki.
Özellikle yalnızca geyik resminden bile derin bir hayat felsefesi çıkarılabilir diye düşünüyorum. Öyle ki yaşam denilen ormanda, bir geyik olarak yaşamın sapına sıkı sıkıya sarılmak istercesine, ayaklarını açıp yere yapışmak, toprağa kök salıp, beynindeki duyguların, düşüncelerin filizlenmesiyle ormana katkı sağlamak ve ormanı yenilemek isterken, her yönden kuşatılmak ve oklarla saldırıya uğramak, sanıyorum kendi resmi olduğu kadar hayatın da resmi olmuş. Çünkü yaşam da  tam böyle bir şeydir. Kim ki iyi bir şeyler yapmak istese hemen üzerine saldırılır. Üretmeyen ya da tüketen kimseyi ilgilendirmez. Ya da bunlara ilgisiz bilgisiz kalınır. Çünkü bunlar alışılmış şeylerdir. Fakat Frida ile Diego’nunki, sıradan insanı ilgilendirmeyecek kadar, ciddi şeylerdir. Ciddi şeyler sıkıcı ve anlamsızdır. Anlamak için bilgi gerekir.
Oysa basın ve yayın kurumlarımızdaki Program ve tartışmalar her ne kadar evinsiz içeriksiz, magazin-paparazzi türü şeyler de olsa çok yalın açık ve anlaşılır şeylerdir. Siyasetimizde ise, liderlerimizden birisinin attan düşmesi, ötekinin inmek için çıkan merdivene binmesi ve her gün bu tür komikliklerden, bazen komedi bazen dram üretilmesi, devletin toplumu yukarı çekmek için değil, her gün biraz daha aşağıya çekmek için kullanılması: heyecan, kavga, macera içeren bir dizi film gibi, iliklerimize işlemiştirİşte bu yüzden Frida ile Diego bizim toplumumuza öteki dünya kadar yabancı kalmaktadır. Ama gerçekten, toplumu aşağı çekmek değil de, yukarı çekmek istiyorsak, bunlara alışmamız, bunları okuyup ders almamız gerektiğine inanıyorum. Emin olun içli bir aşk şiiri okur gibi, duygu ve heyecanla okudum Frida ile Diego’nun yaşamlarını ve sanatlarını. Ve bir o kadar da düşündürdü tabi. Sizi kutlarım.
 


Teoman Törün IP: 85.107.132.xxx Tarih : 20.02.2011 15:08:53

Bir gerçek sanatkârı tüm gücü ile yapılandıran etmen'in de özel yaşamındaki acılarla ağır bir bedel ödemesi olduğunu Sayın yazarın bu özenli çalışmasından bir kez daha görüyoruz. Sanatkâr kolay olunmuyor; bu işin bir bedeli var. Her sanatkârın biografisini inceledikçe ve hattâ özellikle müzikde evrensel olabilmiş ve asırlarca tutunabilmiş müzik türlerinin geçmişini aradıkça gerek kişilerin gerekse insan gruplarının direkt ifade edemedikleri acılarının haykırışını görürüz.  Bu konu üzerinde daha derinleşmeye değer. Çok yetkin bir Mimar-Mühendis olan Sayın yazardan sanat mabedleri olan müze binaları hakkında (doğal olarak bunların doğrudan müze olarak inşa edilmiş ya da başka fonksiyonları varken müze'ye dönüştürülmüş olanları olduğunu da göz önüne alarak) bir dizi yazı hazırlamasını beklerim.