27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Göçler ve bir mübadele filmi

Son günlerde ilginç bir film vizyona girdi: Dedemin İnsanları. 1923 yılının mübadele günlerinde mübadillerin toplumsal sorunlarını yansıtan, görülmeye değer bir Çağan Irmak filmi. Mübadele sözcüğünün buradaki anlamı, Lozan barış görüşmeleri esnasında, Türk ve Yunan devletlerinin anlaşması ile farklı dindeki halkların karşılıklı değişimidir. Bu mübadele, yüzyıllarca aralarında fazla sorun çıkmadan Anadolu’da yaşamış Türklerin ve Rumların, daha doğru bir deyimle Müslümanların ve Ortodoks Hıristiyanların, bir taraf için ‘’Kurtuluş Savaşı’’, diğer taraf için ‘’Küçük Asya Felâketi’’ olarak nitelenen savaştan sonra, halklar arasında oluşan nifak ve ayrılıklara çözüm getireceği düşünülen bir formüldü. Gerek Türk, gerekse Yunan olsun, ulus-devlet kurmak isteyen bu iki devletin de politik ve sosyal açıdan uygun bulduğu bu uygulama, göçe zorlanan halklar için eziyetli ve zor günlerin başlangıcı olmuştu. Bir milyon iki yüz bin Rum ve Karamanlı Ortodoks, anayurtları Anadolu’dan koparıldı ve Yunanistan’a göç ettirildi. Yunanistan’da yaşayan dört yüz bin Müslüman, Anadolu’ya yerleştirildi. Anadolu’dan gidenler, genellikle tüccar ve zanaatkârlar, gelenler ise genellikle tarımla uğraşmış kişilerdi. Bu durum, her iki devletin de uzunca bir süre ekonomik boşluklar yaşamasına neden oldu. Her iki taraf halkları, atalarının diyarından koptu, yeni yurtlarının örf ve adetlerine yabancılıklarıyla ‘’aidiyet’’ sorunları ve duyguları yaşadılar. Yeni gelen göçmenlere, yerleşik halklardan Türklerin ‘’gâvur’’, Yunanlıların ‘’Türk piçi’’ sıfatlarını yakıştırmaları her iki halkı da gönüllerinden vurdu.

‘’Dedemin İnsanları’’ filminde, 10 yaşındaki çocuk (Ozan), çevredeki akranları arasında dedesine yakıştırılan ‘’gâvur’’ sıfatından rahatsız oluyor. İlkokulda kendisine telkin edilen milli marş, milli ant ve diğer milliyetçi sloganlarla ailesi arasında ikilem yaşıyor. Bu çelişki içinde hırçınlaşıyor, faşizme kayıyor, dedesine cephe alıyor. Dükkâna çırak giren Güneydoğulu çocuğu aşağılayarak toplumdan öcünü alıyor. Sonunda doğru yolu buluyor. Ne var ki Dede’yi hiç de iyi bir sonuç beklemiyor. Kahır çeken bu nesilden sonraki üçüncü kuşak oğul, dedelerinden dinlediği olayların etkisi sürse de artık onun anavatanı Türkiye oluyor, yine de atalarının yurdunu ve oradaki güzel insanları ziyaretten geri kalmıyor.

Göç olgusu, Türk halkı için hiç de yabancı bir olgu değildir. Girit’ten, Mora’dan, Balkanlar’dan gelenlerin ahfadı da oralara göçmen olarak gitmişti. Bizler, Orta Asya’dan dalga dalga geldik, Selçuklusu, Osmanlısı ile Anadolu’yu anavatan belledik. Her halde yerli halkın tümünü öldürmedik, onlarla haşır neşir olduk. Ama Türk dili her zaman başat dil olarak yaşadı. İstanbul’u fethettiğimiz zaman Konstantinopolis nüfusu 50 binden fazla değildi. Fatih Sultan Mehmed, imparatorluğun dört bir yanından sadece Müslümanları değil, işine yarayan diğer azınlıkları da topladı. 70 yıl içinde, İstanbul nüfusu 400 bini bulmuştu. Bu günün İstanbul’unun 15 milyona yaklaşan nüfusunu daha 15-20 sene evvel hayal edebilir miydik?

İmparatorluğun son yıllarında sınırlar geriledikçe, anayurt büyük göçlere sahne olmuştur. XVIII’inci yüzyıldan başlayarak Kırım’dan gelen 500 bin, 93 Harbi sonrası gelen 400 bin kadar göçmen, sayıları yüz binleri geçen Kıpçak, Nogay ve Çerkez göçleri, Balkan Savaşı göçleri, son yılların Bulgaristan göçleri, daha saymadığımız birçok göçler, Anadolu’muzu renklendirmiş, yeni bir kültür mozaiği yaratmıştır. Bu gün, 75 milyona yaklaşan nüfusumuzla büyük bir devletiz.

Yakın tarihimizde yaşanan ‘’dış göç’’ olayı, 1960’lar Türkiye’sinden Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine olan işçi göçüdür. Zorunlu olmayan, insanların kendi iradeleri ile oluşan bu göçler, işsizlerin yanında koşullarını iyileştirmek isteyen ve başka beklentileri olan insanları da cezbetmiştir. Farklı bir kültürden gelip diğer farklı bir kültürle tanışan bu insanlar yıllar yılı olumsuz koşullar altında çalışmışlar, günlük yaşamda uyum sorunları yaşamışlardır. İkinci kuşaklar, iki kültür arasında ‘’iki arada bir derede’’ kalmışlardır. Üçüncü ve daha sonraki kuşaklar, artık bulundukları yörenin insanıdırlar. Bu kuşaktan pek çok başarılı kişi, bizim yüz akımız olmuşlardır. Bahsettiğim filmin yönetmeni Çağan Irmak da bu kültürün yetiştirdiği değerlerimizden biridir.

Yaşadığımız yüzyılda savaşlarla ve politik baskılarla oluşan ‘’zorunlu göç’’ olgusunu, günümüzde tarihin sayfaları arasına bırakmak gerekir. Savaşlar, işgaller, dini baskılar, terör nedeniyle yakılan köyler, sürgünler, bundan sonra zorunlu göç nedenleri olmamalıdır. Sadece su havzaları, doğa harikaları gibi yöreler; sel yatağı, heyelan, deprem bölgeleri ve fay hatları gibi doğal etmenler zorunlu göçü gerektiren durumlardır. Bu şartlar altında dahi, daha sağlıklı ortamlarda yaşam şartları temin etmeden insanları göçe zorlayamazsınız.

İnsanları kendi iradeleriyle göçe zorlayan, genellikle ülkenin ve kişinin ekonomik koşulları olmuştur. Gelişmiş ülkeler, geri kalmış ülkelerden kaynaklanan kaçak göçün önünü almakta aciz kalmaktadırlar. Sanayi, ticaret ve diğer ekonomik koşullar, kırsal kesimlerden kentlere, kentlerden büyük kentlere, büyük kentlerden mega kentlere olan göç dalgalarını körüklemeye devam ediyor.

Ülkelerin kentleşme oranları, oluşan göçlerle her geçen yıl artış gösteriyor. Elime geçen bir istatistiğe göre Dünya kentleşme oranı ortalaması % 43’ü bulmuştur. Kentleşme, Almanya’da % 86, Belçika’da % 97, İsviçre’de % 60, Avusturya’da % 58, İrlanda’da % 57, Portekiz’de % 34, Rusya’da % 66, Orta Afrika’da % 37, Hindistan’da ve Çin’de %27 oranlarındadır. Bu oran Türkiye’de her yıl artmakta, % 50 oranı geride bırakmaktadır.

1975 yılında Dünyada nüfusu bir milyonu aşan 185 kent varken, bu gün 400’ü geçmiştir. Bu kentlerin % 95’i sanayileşmiş ülke kentleridir. Sanayi devriminden beri kentler olağanüstü büyümelerine devam etti ve ediyor.

Ne var ki bu kentlerden ilk 20’ye giren en kalabalık kentler, % 5 oranı içinde bulunan az gelişmiş ülke kentleridir. Bu gibi kentler her on yılda bir nüfuslarını ikiye katlamakta, kent varoşları sefalet yuvası olmaktan kurtulamamaktadır.


yerguvenc@gmail.com  
 

Yayın Tarihi : 20 Aralık 2011 Salı 11:01:38


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Teoman Törün IP: 88.240.62.xxx Tarih : 23.12.2011 12:31:24

Ne yazık ki, göçmen olmanın nasıl bir çile olduğunu bilmeyen yerleşik toplumların, kendi soyundan bile olsa göçmene hor gözle bakması önüne geçilemeyen ilkel bir duygu. Bu olgu, teee, İspanyada Endülüs Medeniyetini kurmuş, çok değişik kültürlerle bir araya gelerek deneyimi ve bilgisi zenginlemiş (Berberî ve Arap) Müslümanların İspanya Hristiyanlarının karşı saldırısı ile Kuzey Afrikaya geri sürülmesi ile başlar. Bu göçmenler çok daha kültürlü olmalarına rağmen yerli Mağribîler tarafından, gâvurla bir araya gelmiş olmalarından yadırganmışi büyük istiskâlle karşılanmışlardır.   

Yazarın söz ettiği belgeselde ara ara konuşmalar yapan Anadolulu Rum Herkül Milas, bizim Siyasî Tarih hocalarından Mete Tuncay'la, ayrıca Türk-Yunan yakınlaşması ideali doğrultusunda yakın arkadaşlık yaparmış. Tuncay'ın anlattığına göre, kendisi aşağılayıcı anlamda "Yunan, dostu" olmakla, Mlias da, Yunanlılar tarafından "Türk Dostu" olmakla itham edilirmiş. 

Bir de, bu konuda Atatürkle ilgili bir anekdot verelim: Adını vermeyeceğim bir ilimizde Bulgaristan ve Bosnadan gelen göçmenlerden rahatsız olan yerli halkdan bir grup "....İlinin toplu değerlerini koruma ..." anlamında isim taşıan bir dernek kurmuş. Bir ara Atamız mutad ülke gezileri meyanında bu ilimizi de ziyaret etmiş; merkez alanında söylev verip, sohbet etmiş. Ayrılmadan "Sevgili hemşehrilerimiz benden istekleri var mı? Not alayım," demiş. Anılan derneğin başkanı, söz alıp:" Paşam," demiş: "biz göçmenlerden müştekiyiz; göçmen istemiyoruz" dileğinde bulunmuş. Bunu duyan Ata: "Yaaa, öyle mi? O zaman ben de bir daha buraya gelmeyeyim. Ben de bir göçmenim!" diyerek, arabasına atlayıp oradan ayrılmış.       


semra gültoprak IP: 31.140.23.xxx Tarih : 22.12.2011 23:38:23

 Kemal Anadol'un Büyük ayrılık,Yaşar kemal'ın Fırat suyu kan akıyor baksana,ve devamı iki cilt Kırık kanatlar adlı yunanlı bır yazarın kıtaplarında mübadeleyi yaşayanlarının duyguları ve yaşadıklar o kadar güzel anlatılmış ki .Filme bu kadar sığar densede çok yüzelsey kalmış.Tabi hi yoktan iyi Herşeye rağmen seyretmeye değer.İhtilali araya sokmasaydı daha iyi olurdu.Ne gerek varsa.Hiç bir topluma bunları yaşatmasın.