27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

Haydarpaşa Garını biz yaktık

30 Mayıs 1906; Haydarpaşa Garının temeli atıldı. 19 Ağustos 1908; Haydarpaşa Garının açılış töreni yapıldı. Sultan, herhalde günümüz devletlilerinin her törene gittikleri gibi açılış törenine gitmedi; eline verilen makasla kırmızı kurdeleyi de kesmedi. Acaba Zât-ı Şâhaneleri, evvelce her vesile ile çıkardıkları gibi, irâde-i seniyye ile emeği geçenlere altın dağıttı mı, bilmiyoruz. Ne de olsa açılıştan 27 gün evvel II. Meşrutiyet ilân edilmiş; mutlakıyet yetkileri bir nebze de olsa azalmıştı. Zaten hükümranlığının son günlerini yaşıyordu.

Şimdi biraz daha geriye gidelim. Sultan II. Abdülhamit, 33 yıllık hükümdarlığında (1876-1909) Osmanlı ile ‘düvel-i muazzama’ (büyük devletler) arasında kurduğu denge politikası ile ve de her bir devlete ayrı tâvizler vererek ‘Hasta Adam’ı olabildiğince yaşatmak amacını güdüyordu. Bu tavizler paralelinde ülke eğitim ve ümranına, özellikle Sultan Abdülaziz’den tevarüs ettiği demiryolu inşasına verdiği önem de yadsınamazdı. Almanlara yaptırılan ve 1892’de açılan Haydarpaşa-Ankara hattı üzerindeki Eskişehir’den güneye ayrılan hat, yine Almanlar tarafından 1896’da Afyonkarahisar ve Konya’ya, 1903’te Bağdat’a doğru ilerledi. (Sultanın ideali, Bağdat hattını ‘Hamidiye-Hicaz Demiryolu Projesi’ ile Mekke’ye kadar uzatmaktı).

Haydarpaşa-Bağdat hattının inşa ve işletme imtiyazını alan şirket, doğaldır ki, demiryolu güzergâh projesini kendi çıkarları yanında devletinin politik amaçları paralelinde düzenlemişti. Yapılan ihale, demiryolunun geçeceği güzergâhın iki yan bölgesinde maden arama ve işletme imtiyazını da kapsıyordu. Bu şekilde, Irak-Musul petrolleri arama ve işletme hakları Almanlara verilmiş oluyordu. Padişahın, burada dengeyi İngilizler aleyhine bozması, Osmanlı’ya çok pahalıya patladı. Nitekim I. Dünya Savaşı sonunda petrol bölgeleri İngiliz egemenliğine geçti. (‘Men dakka dukka’ demişler, şimdi de ABD’nin eline geçtiği gibi).

Şimdi tekrar Haydarpaşa Garına dönelim. Burada Garın tarihçe ve inşai özelliklerine girecek değilim. Sütun komşum, Sayın Erdem Yücel, mesleğinin verdiği vukufla konuyu çok güzel aydınlattı. Ben şuna dikkatinizi çekmek istiyorum: Bu kabil mimari değeri olan binalara Avrupa’nın hemen her kentinde rastlar, onlarcasını, hatta yüzlercesini görür ve kanıksarız. İstanbul ki, Sinan ve diğer Osmanlı mimarlarının eserleriyle bezeli, eşi bulunmaz bir kentken, çizgileriyle Türk mimari üslûbuna yabancı, her haliyle ‘Ben Almanım’ diye kurumlanan bu binaya Türk halkının sempatisi nereden geliyor dersiniz? Bu sempatiyi, yabancı hayranlığı olarak nitelemenin ötesinde, 100 yıllık beraberliğin verdiği bir bizdenlik hissi ve de hemen birçoğumuzun yaşadığı iyi-kötü, mutlu-mutsuz anılarımızın tanığı olması şeklinde açıklayabiliriz.

Bu ‘Gar’ ki, askerimizi savaşlara gönderen ‘Gar’dır. Atatürk’ü defalarca karşılayan, teşyi eden (uğurlayan) ‘Gar’dır. Ankara dönüşü Yahya Kemal’i İstanbul’una kavuşturan ‘Gar’dır. İstanbul’u görmeyenlerin Yeşilçam filmlerinde izlediği, heyecanlı, duygulu anlar yaşadığı ‘Gar’dır.

Şimdi de İstanbul’un Anadolu’dan bireysel göç aldığı 1950’li yıllardaki ‘Gar’a gidelim: Anadolu ekspresi, Bostancı’da bir süre durduktan sonra diğer banliyö istasyonlarında durmaksızın ağır ağır ilerliyor. Yataklı vagon yolcuları restoranda kahvaltılarını bitirmek üzereler; sohbet sırasında ara sıra dışarıya kayıtsızca nazar atıyorlar. Üçüncü mevki yolcuları, hat boyunca dizili ahşap köşkleri hayranlıkla seyrediyorlar. Onları memleket istasyonundan geçiren, ‘’Gula gula, bizi unutma’’ diyen eşler, çocuklar çok uzakta kalmıştır artık. Tren Haydarpaşa peronuna girer. Onlar, heybelerini, torbalarını, tahta bavullarını sırtlanır ve inerler. Gara girdikleri anda başlarını yüksek tavanlı hole kaldırır, vitraylı kapıların altından mermer merdivenlere vardıklarında ilk defa denizi görürler; çinili, minyatür iskeleden vapura binerler. Bu defa onları Kızkulesi, kubbeler-minareler meşheri, Galata Köprüsü ve tramvaylar karşılar. Bu olayı ömür boyu unutmazlar. İşte bu insanlar, acımasız dişli çarkların içinden geçtiler, İstanbul potasında eridiler, İstanbullu oldular. İçlerinden bu günün değerli insanları, tüccarları, sanayicileri çıktı. Artık Yeşilköy Atatürk Havalimanını kullansalar da Haydarpaşa Garı onlar için hâlâ bir rüya.

İşte böyle. Her birimizin bu garla ilgili kim bilir daha ne anıları var. Bu gar da İstanbul potasında eridi; artık Alman değil; su katılmadık bir İstanbullu.

İstanbullu olduğu, bizden biri olduğu için, yangınla beraber cayır cayır içimiz de yanıyor. Bu yangın, neresinden baksanız cehaletimizi, vurdumduymazlığımızı, ihmalkârlığımızı, açıkçası geriliğimizi yüzümüze tokat gibi çarpıyor. Kimsenin bulunmadığı Pazar günü, ahmak ve cahil bir herifçioğlu, elinde alev alev yanan primüsle ahşap kaplama üzerine su yalıtım malzemesini, membranı yapıştırmaya uğraşıyor. Malzemenin kalitesini, yanıcı olup olmadığını, çalışan işçiyi kontrol eden ne tekniker, ne sürveyan, hiç kimse yok. Söylendiğine göre onarımı yapan firma partili bir temizlikçi firması imiş. Demek ki firmadan bu işe özel yeterlik belgesi de aramamışlar. En büyük işten, en küçük işe ve de buradaki restorasyon işine kadar; büyük olsun küçük olsun, her bir iktidar elemanının içine işlemiş, ‘bizden olsun da isterse çamurdan olsun’ zihniyeti burada da kendini göstermiş.

Yangını televizyondan içim yana yana izledim. İnşaat mahallinde yangına karşı en ufak önlem alınmamış. Sanki binaya hiç sahip çıkılmamış. İtfaiyenin boyu binaya erişemiyor. Güç bela bulunan merdivenlerin üzerindeki itfaiye eri, elindeki hortumla sanki gül suyu serper gibi alevlerin arasına su sıkıyor. Dostlar alışverişte görsün. Havada ne yangın söndürme uçağı, ne de helikopteri var. Bereket deniz itfaiyesi yetişiyor. Yangın alt katlara sirayet etmeden kontrol altına alınabiliyor.

TV’deki spiker telefonlarla ‘bir bilen’ arıyor. Bir bilen, ‘’yangın zemin altındaki ahşap kazıklara sirayet ederse bina yıkılır’’ diyor. Spiker bu defa bir bilene iki kere ve ısrarla ‘’çatı arduvazmış, arduvaz nedir, yanar mı’’ diye soruyor. Bir bilen laf kalabalığına getirip başka şeyler anlatıyor. Ben meslektaşlarım adına kahroluyor, yerin dibine geçiyorum.

Arkadaşlar, bina temelindeki ahşap kazıklar, bu gün de kullanılan betonarme, fore kazıklar gibi zemini sıkıştırmak ve bina yüklerini zemine taşımak amacı ile şahmerdanla zemin içine çakılan kazıklardır. Tarih boyunca, zayıf zeminlerde ve deniz kenarı inşaatlarında kullanılmıştır. Tophane Kılıçalipaşa Camii, Eminönü Yeni Cami temellerinde de ahşap kazıklar vardır. Süleymaniye Camii temelinde de yatay ahşap hatıllar bulunur. Bunlar nereden oksijen alıp da alev alacak?

Arduvaz, bir çatı kaplamasıdır. Avrupa’da önemli projelerde 400 yıldır kullanılır. Kısaca, şist karakterli, tortul kökenli, silikatlı bir doğal taştır. Yanması, alev alması söz konusu değildir.

Gelelim kimsenin dokunmadığı konuya: Haydarpaşa Garı kat döşemeleri ‘volta’ tabir edilen döşemelerdir. Volta döşeme, 80-100 santim aralıklarla yatay olarak döşenen demir putrellerin arasının harçlı tuğla tonoz (mütemadi kemer) örülerek kapatılması ile oluşan bir döşeme tarzıdır. Bir XIX. yüzyıl inşa usulü olup bu gün kullanılmamaktadır. Ne var ki bu tip döşemeler, yangına mukavemet edemezler; demir-çelik putreller yüksek ısıda deforme olur ve döşeme çöker. (New York Dünya Ticaret Merkezi çelik konstrüksiyonunun 11 Eylül günü nasıl çöktüğünü unutmayalım). İşte Haydarpaşa Garında yangının alt katlara inmemesi, böylesine olası bir faciayı önlemiştir.

Şimdi bana söyleyin: Haydarpaşa Garını kim yaktı? El cevab: Biz yaktık.

 

yerguvenc@gmail.com  
 

Yayın Tarihi : 4 Aralık 2010 Cumartesi 13:18:42


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Teoman Törün IP: 88.240.8.xxx Tarih : 5.12.2010 15:48:15

Haydarpaşa Garı, Haydarpaşa Lisesi mezunu, sayısını hesaplayamadığım şehirler arası trenle yolculuklar yapmış ve meslek yaşamının on yıllarla ölçülecek önemli bir bölümünü banliyö treni ve vapur yolu ile evi ile Karaköydeki iş yeri arasında geçirmiş bir Kadıköylü olarak benim varlığımın büyük bir parçasıdır. Ben de onun için bir ağıt yazmak isterdim. Fakat elim varmadı; "o mahilerdir ki Derya icredir, Deryayı bilmezler" hesabı, mimarî özelliklerine hayranlıkla, fakat içselleştiremeden göz atarak, ateş almış gibi tecesssüsümü yoğunlaştırmadan Gardan gelip geçtim. İyi ki kendimi zorlayıp bir şeyler karalamaya çalışarak zırvalamamışım.
Yüksek vukuf eseri teknik açıklamalar bir yana, tarihî ayrıntılar ve siyasal açıdan yapılan eleştirlerin derinliği ve toplumsal yeri hakkında yapılan değerlendirmelerdeki edebî tadın erişilemez üstünlüğü karşısında soluğum kesildi. Her bakımdan ibret için kaydedilmesi farz bir örnek makale.
Meslekî uzmanlığını olaganüstü sosyolojik değerlendirmelerle süsleyen Yılmaz Ergüvencin bu köşedeki yerini, Türk gençliğinin kültür hazinelerine yaptığı ölçülemez katkısı adına mutlaka koruması gerekir.
 


yasar ertas IP: 94.101.46.xxx Tarih : 17.01.2011 16:05:43

Kazala insan ölüyor kazala yangin cikiyor önemli olan orani aza indirmektir bununda yöntemini sorumlular yapar altlar uygular millet olarak hesas yangin kafamizda öyle bir hastalikki bunu  iyi edecek  tabib yok iste problem bu Alaman bu binayi yapmis arsivlerine bakin surasi su seneye kadar gider burasi su senede degismesi gerekir der yaparsan bag olur yapmazsan dag olur yaparkende sunu böyle bunu böyle yaparsan problemsiz giderde gider ama onada suraya kadar gider der ordan öte ne yapsan bos bizim kasabadada tren istasyon binasi ve birde köprü var  bunu da alamanlar yapmis ikiside cok güzeldir yapilmis ama sunun duvarina bir civi veya köprüye bir kere bakim yaptik deyin gelin anlinizdan öpeyim (iste en büyük yangin)  simdi garin onarimi onun önemli olarak orijinali gibi onarilmasi gerek bilmem onarildimi yoksa cak tahtayi vur civiyi kapa üstünü kap parayi uygulandi ise  iste o yangin daha sönmemis demektir icin icin yanarda yanar