İRAN ve HORASAN
Abbasi saraylarında önemli görevlerde bulunan Türk askeri, zaman zaman iktidardaki kötü yönetime karşı darbe düzenliyor, halifeyi değiştirebiliyordu. (Tarih tekerrürden ibarettir diyenler doğru söylemiş.) Yine bölgede zaman zaman oluşan anarşiden faydalananlar, bir takım yerleri ele geçiriyor, bağımsızlıklarını ilan ediyorlardı.
Abbasi Halifeleri döneminde, 880’de, Buharalı Safari ailesi İran’da, 945’te Hz. Ali sempatizanları yine İran’da iktidarı ele geçirmişlerdi. Büveyhoğulları ve Samanoğulları, kabına sığamayıp Orta Asya’dan batıya ilerlemeye azimli Türk boylarına karşı İran’da tampon görevi görüyorlardı. Buna karşın Sir-i Derya’dan (Seyhun nehri) çıkan Tuğrul Beg, Selçuklu ordusunun başında Horasan’ı ele geçiriyor, İran’a yöneliyor, Bağdat’a kadar iniyor, Bizans için büyük tehdit oluşturuyordu. Diğer bir Türk boyu olan Gazneliler, Afganistan’da imparatorluk kuruyor, Kuzey Hindistan’ı etkisi altına alıyordu.
M.Ö. IV. Yüzyıldan M.S. IX. ve X. Yüzyıllara kadar bölgenin idari merkezi Buhara idi. Semerkand, ‘İpek Yolu’ üzerindeki konumu, dolayısıyla ekonomisi ile ve zamanla önem kazandı. Çin’den gelen ve Türk bozkırlarını aşarak Merv’den geçen yol, Semerkand’a ulaşıyor, keza Hindistan ve Afganistan’dan gelen diğer bir yol Belh ve Tirmiz üzerinden Semerkand’ı buluyor ve batıya devam ediyordu. (Bilindiği gibi Semerkand, vezirinin kızı Şehrazat ile 1001 Gece Masalları’na da konu olmuştur.)
Bu politik ve ekonomik gelişmeler paralelinde, İran ve Horasan sanatının, mimarlık üslûbunun ve mimarlık eserlerinin İran – Sasani uygarlığı kökenli olduğunu, İslâm - Arap üslûbunun bölgeyi etkilemediğini, bu mimarlığın İslâm’a çok şeyler kazandırdığını görüyoruz.
Buhara’nın önemli mimarlık eseri olan Kalın Minare, ilk Müslüman Türk devleti Karahanlılar’a aittir.
Halife Harun-ur Reşid döneminde, 787’de Kazvin kentinde (Hazar Denizi güneyinde) yapılmış Cuma Camii’ndeki, yine İsfahan’daki Cuma Camii’ndeki taç kapılarda basık sivri kemer tonozlar, tonoz içi giriş kapısı üzerinde bulunan friz ve aynalardaki motifler, ana mekânı örten kubbe formu, İran – Horasan mimarlık üslûbu olarak karşımıza çıkıyor. Bu da bize, Arap yarımadasındaki bir alt kültürün, İran-Horasan’daki bir üst kültürü etkileyemediğini gösteriyor.
Keza Bağdat’ta Halife Harun-ur Reşid’in karısı Zübeyde Hanım’ın türbesi ile üç yüzyıl sonra, 1157’de Bamyan bölgesinde (Hazar’ın doğusu), Amu Derya’ya (Ceyhun nehri) yakın Merv kentinde yapılan Sultan Sencer türbesi aynı İran üslubunu içermektedir. Her iki türbede de 8’gen prizma kitle üzerinde yüksek konik külâh-kubbe görülmektedir.
İLHANLILAR DÖNEMİ (1256-1344)
İlhanlı devleti Cengiz Han’ın torunu Hulâgû Han tarafından kuruldu (1256). İlhanlı’nın Türkçesi ‘Büyük Kaanlı’ anlamındadır. Çünkü Kaan, Moğol Büyük Kaanı’na bağlı idi. Başkent Tebriz’di. 1258’de Bağdat’ı aldı ve Abbasi iktidarına son verdi. Ve de Anadolu Selçuklularına egemen oldular. Bu dönemde Orta Asya’dan Anadolu’ya yoğun Türkmen göçü yaşandı. Türkmenlerin çoğunluğu, 1295-1304 yılları arasında Şamanizm’den ve Budizm’den Müslümanlığa geçtiler. Bu dönemde de aynı mimarlık üslûbu varlığını sürdürdü. Meraga kentinde (Tebriz güneyinde) bulunan Hulâgû’nun kızının türbesinde (1260), Nahcıvan’da Mümine Hatun türbesinde, Sultaniye’de (Meraga’nın güneyinde) Muhammed Olcaytû Hüdâbende türbesinde (1320) İran üslûbunun devam ettiğini görüyoruz. Olcaytû türbesinin farklı mimari özelliğini belirtmeden geçemeyeceğim: 8’gen prizma kitlenin alt kademesi masif, üst kademesinde her bir 8 yüzeyde ortada geniş, iki yanda dar açıklıklı kemer sistemi ile galeri oluşturulmuştur. Galeri içinde oluşan güneş-gölge oyunları ile yaratılan mimarlık sanatı cepheyi ilginç kılmakta, üzerinde yükselen sivri kemere tur attırarak oluşturulan kubbe kompozisyonu tamamlamaktadır.
Verâmin kentinde (Hazar güneyinde, Rey ve Kum kentleri arasında) inşa edilmiş Ulu Cami (1322), yukarıda açıkladığım VIII. Yüzyıl eseri Cuma Camileri ile aynı mimarlık üslûbunu ve motiflerini devam ettiren bir eserdir. Tebriz’de 1450’de inşa edilen Mavi Cami, taç kapısı ve motifleri ile İran mimarlık üslûbunu devam ettirmektedir.
TİMURLULAR DÖNEMİ (1370-1501)
Timur, yaptığı seferlerle Harezmler, Türkistan, İran, Hindistan, Suriye, Irak, Altınordu ve de Osmanlı topraklarına hâkim olmuştu. (1402 Ankara savaşında Yıldırım Bayezid’i mağlup ettiğini anımsayalım.) Bu dönemde Moğol mimarlığından bahsetmek söz konusu olamaz. Dönemlerinde yapılan tüm eserlerde, örneğin Semerkand’daki Şah Zinde Camii ve türbelerinde (1392) koyu mavi çini kaplı taç kapılar ve kubbeler, İran mimarlık sanatının şaheserlerindendir. Keza Semerkand’daki Timur Türbesi’nde de (1405) İran mimarlık özellikleri devam etmektedir. Timur türbesi, İsfahanlı bir mimarın eseridir. Silindirik beden duvarları, sivriye yakın ve yüksek yarı küresel ve dilimli kubbeyi taşımakta olup mavi rengin hâkim olduğu seramikle kaplıdır.
SAFEVÎLER DÖNEMİ (1502-1736)
Safevîler dönemi, her açıdan olduğu gibi mimarlık eserleri açısından da parlak bir dönemdir. Bu dönemde Erdebil’de, İsfahan’da olgun mimarlık eserleri ortaya çıkmıştır. İsfahan’da bulunan Şah Nakşi Cihan Meydanı, gerek zemin, gerekse çevre orantıları açısından dünyanın en güzel meydanlarından biridir. Meydan’da bulunan ve Şah Abbas döneminde yapılan Mescid-i Şah’ta yine aynı üslûpta taç kapı ve iki yanında silindirik ince minareler ve şerefeler yer almıştır. (İleride aynı kavramın (konseptin), Selçuk eserlerinde de tekrarlandığını göreceğiz.)
Yine İsfahan’daki Çehel Sütun Sarayı’nın duvarları, konulu resimlerle donatılmıştır. Resimlerde minyatür sanatından ileri, perspektife yakın derinlik hissedilmektedir. Bu resimleri İslâm’ın resim yasağına başkaldırı olarak değerlendirmek hiç de yanlış olmaz. Örneğin önemli bir duvar resmi, Safevî hükümdarı Şah Tahmerb’in Babür (Türk-Hind) hükümdarı Hümayun’u kabulünü canlandırmaktadır. Resim kompozisyonu çok dengeli ve derinlikli tertiplenmiş, insan yüzlerinin detaylı tasvirinden çekinilmemiştir.
Bağdat bölgesinde bulunan Kâzımiye Camii de bir XVI. Yüzyıl İran klâsiğidir. Bu camide taç kapının yerini alan iki yüksek sütun arasından girilen üç açıklıklı revak ve iki yanında daha alçak 4 açıklıklı 5 sütunlu revak almıştır. Ana mekân üzerini yine İran özellikli kubbe örtmektedir.
Şimdi bu mimarlık eserlerinde kullanılan ana inşaat malzemesine bakalım. Evvelki yazımda Samerra’da, kadim Mezopotamya teknolojisi ürünü pişmiş toprağın (tuğlanın) ana inşaat malzemesi olarak kullanıldığını anlatmıştım. İran mimarlık eserlerinde de pişmiş toprak geleneği gelişerek devam etmiştir. Beden duvarları, tonoz ve kubbeler yanında stalaktitli taç kapılar, frizlerdeki Arap elifbası yazılar, pencere üstü aynaları ve de dış cephelerdeki geometrik motifler çok ince işçilikle tuğladan imal edilmiştir. Pişmiş toprak teknolojisi gelişerek sırlı pişmiş toprak (seramik) imaline geçilmiş, bu malzeme de iç ve dış cephe kaplamasında, tonoz ve kubbelerde kullanılmıştır. (Timur türbesindeki dilimlerden oluşmuş kubbede olduğu gibi). Peki, bin yıllar boyu kalıcılığını sürdüren doğal taş malzeme yerine niçin daha az dayanıklı tuğla ve seramik malzeme kullanılmıştır acaba? Bunun nedeni İran, Horasan, Semerkand bölgelerinde işlemeye ve yapıda kullanılmaya uygun nitelikte kayaların bulunmaması, dolayısıyla büyük ölçekte taş ocaklarının açılamamasıdır. Ancak Kuzey Irak’taki dağlık bölgelerde taş ve mermer ocakları açılabilmiştir.
Görüldüğü gibi İran (Fars) mimarlığı başlı başına bir ekoldür. Bu mimarlık sanatını yaratan nedenler, İran’ın yüksek kültüründe yatmaktadır. Şimdi bu mimarlığı yaratan ortama, dönemin önemli kültür duraklarına bir göz atalım: 932’de Firdevsî doğdu; 1010’da Şehname’yi yazdı. 1048-1131 yılları arasında Ömer Hayyam yaşadı. Hayyam, rind meşrep rubaileri yanında filozof, matematikçi ve astronomdu da. XIV. Yüzyılda Hafız-ı Şirazî yaşadı. (Bu vesile ile Hâfız için yazdığı şiirle Yahya Kemal’in ruhunu şâd edelim.)
Böylesine geniş kültür, elbette ki kendi mimarlık üslûbunu da yaratacaktı. Zaten, kültürün olmadığı yerde sanat da olmaz.