MISIR HALİFELERİ
TOLUNOĞULLARI DÖNEMİ (868-905)
Buhara Türklerinden Tolun Beyin Abbasi Halifeleri döneminde, Bağdat’ta önemli bir askeri görevi vardı. Oğlu Ahmed, 835’te Bağdat’ta doğdu. Türk asıllı askerlerin ordugâhı olan Samerra’da askeri eğitim gördü. Genç bir subayken Vali olarak atandığı Mısır’da önemli hizmetleri ile tanındı. Kurduğu önemli bayındırlık eserlerinden su bendleri ve sulama kanalları ile tarım üretimini arttırdı.
868’de bağımsızlığını ilan etti. 876’da Fustât kentini kurdu. Fustât’ta ilk yerleşim, Hz. Ömer döneminde başlamış, ama o dönemden hiçbir eser kalmamıştı. Fustât’ı başkent yaptı. Kentte, çarşı, han, hamam, değirmen, fırın gibi yapılarla ticaret bölgesini, camii ve kendi sarayını inşa etti. Ne yazık ki, bu eserlerden zamanımıza sadece kendi ismi ile anılan cami kalabilmiştir. 879 inşa tarihli İbn-i Tulûn Camii, beraberinde hastane, eczane ve hamamı içeren külliyesi ile mimarlık değeri yüksek bir yapıdır. (Camilerin beraberinde yapılan ‘külliye’ olgusunun Araplarda olmadığını, Horasan’dan beri Türk mimarlığının önemli öğelerinden olduğunu evvelce ifade etmiştim.)
Cami, etrafı kemerlerle çevrili, orta avlulu ve kare planlıdır. Dört yönde çevrili kalın ve masif ayaklara oturan kemerlerle inşa edilmiş ve adeta koridor oluşturmuş ‘revak’ın, cami içinde dua edenlere ve öğrencilere sakin bir ortam sağlama işlevi vardır. İslâm mimarlığında ‘tetümme’ denen bu tasarım da bir ilktir. Yine bir ilk, abdest almak üzere yapılan çeşmenin, ‘şadırvan’ olarak bir mimarlık elemanı haline gelmesidir. Bu da Türklerin Arap ellerine bir hediyesidir.
Ahmed Tolunoğlu’nun 884’te vefatı ile yerine geçen oğulları, devleti ancak 995 yılına kadar yaşatabilmişlerdir.
FATIMÎLER DÖNEMİ (969-1170)
Son Tolunoğulları ile ilk Fatımî Halifeleri arasındaki dönemde, ağırlıklı olarak Kuzey Afrika kökenli Aglebî egemenliği vardı (905-969). (Bu bahsi evvelki yazılarımda anlatmıştım.)
Hz. Ali’nin şehid edilmesinden sonra, Ali taraftarları Emeviler tarafından baskı ve tedibe uğradılar. Taraftarlar, İran’da İran merkezli, Suriye ve Irak’ta Kerbelâ merkezli tutunmayı başardılar. Hz. Ali mensuplarına ‘Şii’ denildi. Hz. Ali’nin eşi, Hz Peygamber’in kızı Fatma’ya saygı ile, bazı kaynaklara göre ise sulbünden geldikleri iddiası ile Fatımî adını ve halifeliği aldılar. (Sünnî İslâm ağırlıklı bazı internet siteleri Hz. Ali taraftarı Fatımîleri halife olarak saymazlar. Bu ne kindir Ya Rabbim!)
Fatımîler yeni bir ordu kurarak Aglebîleri bozguna uğrattılar. Fatımî komutanı El Muiz, Mısır’a yürüdü ve Tolunoğulları’nın kurduğu Fustât’ın 40 kilometre kadar kuzeyinde, Nil kenarında Kahire kentini kurdu ve kendisine başkent yaptı (969). Yeni kentte kendisine büyük bir saray yaptırmışsa da, bu yapı günümüze gelememiştir. 970’te İslâm âleminin bilgi merkezi ve hâlâ saygın bir yeri olan El Ezher Camii’ni inşa ettirdi. Caminin sütunlu revakla çevrili bir orta avlusu vardır. (Orta avlulu kare planlar, 1470’lere kadar İslam cami mimarlığının ana öğesi olmuştur.) İlk inşasından sonra, artan ihtiyaçlarla iki misli büyümüştür. Örneğin giriş üzerindeki müzeyyen kubbe 1140’ta ilave edilmiştir. Caminin benzer kitleler içinde değişik cephe şekilleri içeren minareleri, narinlikleri ile de bir ilki gerçekleştirmiş, kent siluetine güzellik katmıştır.
Bu cami ile antik yapılardan mermer sütun ve başlık derleme yöntemi, yerini yerinde imal edilen orijinal mimarlık elemanlarına bırakmaya başlamıştır. Çünkü düzelen ekonomi paralelinde, bu güzellikleri yaratacak kapasitede ustalar da bulunabilmektedir. Mimar Rivoire, bu camideki kemerlerin, Kayrevan, Tolunoğlu camileri ile Hind mabetlerinde kullanılan kemerlerin yeni bir terkibi olduğunu yazıyor.
El Muiz’den sonra gelen Halife El Aziz, 1000 yılında, yine Kahire’de El Hâkim Camii’ni yaptırdı. Cami, 1012’de tamamlandı. Bu cami Tolunoğlu Camii ile benzerlik gösterir. İki kalınca minaresi vardır.
Sicilya da uzun süre Fatımîlere bağlı kalmış ve adada birçok eser inşa edilmişse de Hıristiyan işgali ile taş taş üstünde bırakılmamış, bu eserlerden hiçbir iz kalmamıştır. (Sadece acı soslu makarnada Arabiata adına rastlanıyor.)
El Aziz’den sonraki Halife El Mustansır döneminde çıkan karışıklıklar sırasında zikre değer mimarlık eserlerine rastlanmıyor. 1073’te Suriye Valisi Bedr-ül Cemalî Mısır’da huzuru sağlayabildi. Kahire surları, bu dönemin askeri mimarlık eseridir. Bedr-ül Cemalî’ye cemile olarak Mukattar Dağı’nda küçük ama güzel bir cami ve türbe inşa edilmiştir.
Son dönem Fatımîlerinden İbn-i Bayatihî’nin 1125’te Kahire’de yaptırdığı El Akmer Camii, küçük, fakat orijinal bir camidir. Mısır’ın ilk stalaktit kullanılan camisidir.
Şimdi, Fatımîlerin son yüzyılındaki olayları özetleyelim: 1099 yılında Haçlılar Kudüs’e girdi. Orta Asya’dan gelen Türk boyları Horasan ve İran’a hâkim oldular. Bir boy da Afganistan yönüne gitmiş, Gazne’ye hâkim olmuş, Gazneli Mahmut Hindistan’a ilerlemişti. Haçlılara karşı İslâm’ı korumak, işte bu Türk cengâverlere düşüyordu. Musul Türklerinden Atabeg 1128’de Halep’i, oğlu Nurettin 1154’te Şam’ı işgal etmişti. Atabeg, Halep’te ilk medrese olan Ez Züccaciye’yi kurmuşsa da medrese bu günlere gelememiştir. Halep’teki büyük kilise camiye, sonra da El Halaviye medresesine çevrilmiştir (1148). Nurettin’in inşa ettirdiği Al Aybiy Şah Medresesi’nde de zengin yazı frizleri vardır. Ancak bu anıtlarda, döneminin Hıristiyan mimarlık üslûbu etkileri görülmektedir.
EYYUBÎLER DÖNEMİ (1174-1250’ler)
Selahattin Eyyubî, 1138’de Irak’ta doğdu. Nurettin’in Şam’da bulunan sarayında eğitim gören Kürt asıllı Selahattin Eyyubî, Mısır’a vali olarak atanmıştı. 1174’te bağımsızlığını ilan etti. Mısır’ın tek hâkimi oldu. Şam ve Filistin üzerine yürüdü. Kudüs’te bulunan Haçlıları yenilgiye uğrattı ve Kudüs’ü geri aldı. Kudüs’te Haçlıların kilise haline getirdiği Mescid-i Aksa’yı tekrar camiye çevirdi ve onarttı (1187). Böylece 1099’da Haçlıların eline geçmiş olan Kudüs, 88 yıl sonra tekrar İslâm hâkimiyetine dönmüş oluyordu.
Filistin’de Haçlıların inşa ettiği Norman üslûbu eserlerden örnek alarak yaptırdığı Kahire’deki kale ve surlar bu gün de takdirle karşılanıyor. Selahattin Eyyubî, Kahire kentini geliştirdi ve kentte önemli eserlere ismini bıraktı. Kahire’de yaptığı ilk eser, İmam-ı Şâfii’nin türbesi ile cami ve hastane olmuştur. Türbenin kubbesi, oyma desenli taş örgüsü ile bir sanat şaheseridir. (Şafiilik, bu gün de Sünnî Kürtlerin mezhebidir.)
Kudüs’te, Şam’da ve Halep’te Eyyubî döneminden kalan pek çok ve değerli eserleri vardır. Selahattin Eyyubî, 1193’te Şam’da vefat etti. Türbesi Şam’dadır. Eyyubîler, yarım yüzyıl daha hüküm sürdükten sonra yerlerini Memlûk Türklerine terk etmek zorunda kaldılar.
MEMLÛKLAR DÖNEMİ (1250-1517)
Türk Memlûk sultanları XIII. yüzyıl ortasında Mısır’a hakim oldular ve halifeliğe sahip çıktılar. İki buçuk yüzyıl süren Memlûk Sultanları döneminde Mısır, özellikle Kahire, en parlak dönemini yaşamış, kentte birçok anıt yapılmış, her alanda olduğu gibi mimarlık alanında da büyük gelişmelere sahne olmuştur. 267 yıllık dönemde (1250-1517) 18 halife gelmiş-geçmiş, I. Mustansır’dan başlayan halifelik, III. Mütevekkil’le son bulmuş ve Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim halifeliği devralmıştır.
Şimdi Memlûklar döneminin önemli mimarlık eserlerini özetleyelim: Sultan Baybars Camii (1267), Sultan Kalavun Cami, türbe ve hastanesi (1285), Melik-en Nâsır Camii (1290’lar), Sultan Hasan Camii (1356-1362) Kahire’deki önemli anıtlardır.
Özelikle Sultan Hasan Camii, orta avlusu, avluya girilen stalaktitli taç kapısı ve 8 sıra pencereli yüksek duvarları ve de minaresi ile bir sanat şaheseridir. Arap yazı sanatı ile bezeli frizler, gümüş kakma kapılar dekoru tamamlar. Bu camide, geleneksel kare plan terk edilmiş, haç planlı camilere geçiş yapılmıştır.
1380-1500’ler arasındaki Çerkes asıllı sultanlardan Berkok, Ferec, Müeyyed, Parsbay ve Kayıtbay’ın inşa ettirdikleri cami ve sultan türbeleri ilginçtir. Kayıtbay Cami, türbe ve Medresesi (1472-1474) dış cephelerinde yatay şeritler halinde siyah-beyaz duvar örgüsü ile bir ilki geçekleştirmiştir. (Bu gelenek, Osmanlı’da küfeki taşı ve horasan tuğlaların yatay şeritler halinde örülmesi ile devam edecektir.) Cami ve türbedeki yüksek boylu küresel kubbelerdeki oyma desenli taş işçilikleri yapılara ilginç özellik kazandırmaktadır. (Kışların hafif ve az yağmurlu geçtiği bu ülkelerde yapılan kubbelerde, herhangi bir metal kaplamaya gerek görülmeden taş kubbe yapılabilmektedir. Kuzey bölgelerdeki kubbeler, Bizans ve Osmanlı’da olduğu gibi kurşun, daha kuzeydeki Avrupa ülkelerinde bakır levha ile kaplanmaktadır.)
Barut Üstadım. Sizin gibi değerli bir meslekdaşımdan bu sözleri duymak beni mutlu ediyor. Bu yazı dizisine yaz dönemini geçirdiğim Bodrum-Yalıkavak'ta iken başlamak biraz cesaretti. Bazı konularda başım sıkıştıkça Google'a yönelmekle beraber, İstanbul'daki kütüphanemden uzak kalmam nedeni ile bazı hatalar yapmış olabilirim. Bu nedenle İstanbul'a dönüşümde yazıları tekrar gözden geçirmek gerekebilecektir. Bu gibi konularda beni aydınlatır, ikaz ederseniz çok sevinirim. Hoşça kalın.
Değerli Yilmaz Ergüvenç üstadım. Az önce "İslâm Mimarlık Sanatına Genel Bir Bakış" yazılarınızı büyük bir heyecan ve keyifle "SAVE" ettim. Henüz okuma fırsatım olmadı. Ama yarın sabahtan başlamak üzere büyük bir keyifle okuyacağım. Şu sırada bir iki dini yapı proejem devam ediyor. En ideal ve en doğru olanı bulma adına araştırmalarım devam ederken sizin yazılarınız kaçırmışım. Arada bir "KENT HABERE" göz atıp bir iki yorum yazma fırsatım olmakla beraber, işimle ilgili koşuşturmacalarım yüzünden sizin köşeyi atlamışım. Önce beni af ediniz. Daha sonra size sorularım olacaktır. Şimdiden çok teşşeküürler. Kaleminize, bilginize ve yüreğinize sağlık. Yine bilgilerinden ve birikimlerinden oldukça yararlandığım Sayın Teoman Törün ve Sayın Erdem Yücel üstatlarımın yazılarını başından sonuna okumama rağmen tek bir satır yazamamanın sıkıntısını yaşıyorum. Saygılarımla. K. Mükremin BARUT NOT: Üniversitelerimizde İslam ve Türk Mimarisi gereken derinlikte işlenmiyor. İnşallah yakın bir zamanda bu konuları kitap haline getirirsiniz.
süper ya burda dönem ödevim için aradığım herşey var