SON SÖZ
Bu yazı serisine başlarken söylediğim gibi, İslâm ülkelerinde oluşan mimarlık eserlerini ‘İslâm Mimarlığı’ kisvesi altında toplamanın zorluğunu, belirli aralarla kaleme aldığım bu serinin sonuna geldiğimde daha iyi hissedebiliyorum. Zaten bu serinin ilk yazısına ‘sanat ve mimarlık tarihi literatüründe niçin İslâm sanatı ve mimarlığından bahsedilir de Hıristiyan sanatı ve mimarlığı deyimi kullanılmaz’ diye bir serzenişle başlamış, gerekçe olarak ‘İslâm’da din ve devletin aynı potada eritilmesi ve İslâmi yaşamın gündelik yaşama etkisi’ kolaycılığı ile ‘İslâm Mimarlık Sanatı …’ başlığını seçmiştim. Daha sonraki yazılarımda, araştırmalarım ilerledikçe, İslâmi işlev gereği oluşmaların dışında müşterek bir mimarlık üslûbundan söz edilemeyeceğini anladım. ‘İslâm Mimarlığı’ deyiminin batılı yazarların toptancı ve oryantalist görüşlerine göre şekillendiği kanısına vardım.
Arap Yarımadası’ndan başlayarak Ortadoğu’ya, Horasan ve İran’a, Anadolu’ya, Kuzey Afrika ve İspanya’ya, Hindistan, Endonezya ve Çin’e kadar yayılan Müslüman toplumların, bırakın ortak bir İslâm mimarlığını, ortak bir ‘Müslüman Dünyası’ bile yaratamadığını biliyor ve görüyoruz.
İslâm’ın Hz. Muhammed dönemindeki huzuru, dört halife döneminden (asr-ı saadet’ten) sonra çeşitli bölünmelerle kaybolmuş, Hz. Ali ve Muaviye karşıtlığında, saf din inancı ile din inancını alet ederek iktidar ve zenginlik peşinde koşanların savaşına dönüşmüş, sonunda ne yazık ki çıkarcı taraf iktidar olmuştur. Şia, Sünnilik ve mezhepleri bu olaylardan çok daha sonra zuhur etmiştir. Ancak Emeviler ve Abbasilerle başlayan bu zenginlik ve iktidar hırsı olmasa idi, her halde Arab’ın mimarlık sanatı da bu derece gelişme gösteremeyecekti.
İslâm kentlerindeki başat eleman, her zaman cami olmuştur. Diğer yerleşimler caminin çevresinde gelişmişlerdir. Halife’nin sarayı bile başat eleman değildir. Çünkü Halife’nin halkla ilişkileri, Dört Halife döneminden sonraki saltanat dönemlerinde kısıtlı duruma gelmiş, halktan kopmuşlardı. Ortaçağ Avrupa’sında da kilise ve katedraller başat elemandır. Ancak orada diğer yapılar da önemli ve görkemlidir. Kiliselerde haftada bir gün, Pazar sabahları yapılan toplu ibadet, İslâm’da her gün ve günün beş vaktinde tekrarlandığından camilerin halkı toplayıcı özelliği, kiliseye göre daha ön planda olmuştur.
İslâm ülkelerinin cami mimarlığında, İslâm öncesi kültürleri ve bölge farklılıkları etkili olmuştur. İslâm mimarlığında, tüm Avrupa ülkelerinde gelişen romanesk, gotik, barok gibi üslûpların birlikteliğinden söz edilemez. İslâm’da değişik ülke ve halkların benimsediği çeşitli tarikatlarda İslâm’ı tefsir farkları olduğu gibi, mimarlık üslûplarında da farklılıklar vardır. Mimarlıktaki birlik, asgarî müştereklerdedir. Bu birliktelik, Müslümanlığın akaidi ve işlevi ile sınırlı kalmıştır. Ezan, abdest, namaz, vaaz, hutbe, bayramlaşma gibi işlevlerin gerektirdiği minare, şadırvan, namaz mekânı, mihrap, minber, avlu ve son cemaat yeri şeklindeki mimarlık elemanlarının kompozisyonu, tüm İslâm âlemini kapsayan camilerdeki asgari müştereklerdir. Bu birliktelik de zaman içinde gelişmiştir. Örneğin, ilk minarenin Emevi Halifesi Velid I. döneminde inşa edildiği söylenmektedir. Mihrabın da Halife Muaviye I. veya Velid I. döneminde camideki yerini aldığı sanılıyor. (Bu konularda bilimsel kesinlik yoktur.) Minberin, Hz. Muhammed’in bir yüksek yere çıkarak yaptığı konuşma ile başladığı ve bu işlevin zamanla yüksek kürsüye dönüştürülerek mimarlık elemanı haline geldiği anlaşılıyor. Bu gibi gelişmeler, tüm İslâm ülkelerinde zaman içinde benimsenmiş ve uygulama alanı bulmuştur. Ancak uygulamalar, ulusal ve bölgesel mimarlık üslûbu içinde değerlendirilmiştir. Cami ana kitlesi ve minarelerde uygulanan plan ve kitle kurgusu, her biri aynı zaman diliminde yapılsa bile, her iklime, her ülkeye, her ulusa, her mezhebe göre değişik üslûplar göstermiştir. Keza diğer mimarlık ve süsleme elemanları da yerleşik mahalli üslûp ve biçimlerde imal edilmiştir. Sadece iç mekânlarda ve kapı üzerlerinde yer alan ayetler, Kuran-ı Kerim dili ve yazısı ile tüm camilerde birlikteliği sağlamıştır.
Çağdaş mimarlık, cami inşaatlarında fazla benimsenmemiştir. Bu gün de gerek Arap, gerek Türk, gerekse Uzakdoğu cami inşaatlarında, geçmişte kalan yerel-geleneksel mimarlık anlayışı devam etmekte, çağdaş tasarımlara fazla olanak tanınmamaktadır. Açık konuşalım: Batının bu günkü dünya görüşü ve teknolojisi ile eskinin gotik katedrallerini, yeni inşa ettikleri kiliselerde tekrar etmeleri düşünülemez. Ancak doğu, yeniliğe kapalılığı ve durağanlığı ile her şeyde olduğu gibi, cami inşaatlarında da tarihe mal olmuş, yerel-geleneksel çizgilerden kurtulamıyor. İslâm inanç ve akaidi ile çağdaş yaşam ve mimarlığı özdeşleştiremiyor. Bu nedenle de yeni inşa edilen birçok cami, çağdaş kiliselerin mimari düzeyine ulaşamıyor. Örneğin, İslâm âlemi, mimar Le Corbusier tasarımı Ronchamp Kilisesi niteliğinde bir eser yaratamıyor. Cami mimarları, gelenekselin kabuğunu delip, vestiyer-gardırop ve abdest alma işlevlerini çağdaşlaştıramadılar. Secde edilen zeminde hijyen kurallarını sağlayamadılar. Klima ve havalandırma tekniğini uygulayarak kokuları önleyemediler. Çağdaşlık adına yapılan tek uygulama, ezanın hoparlörlerle yayılması oldu. Bunda da bölge camileri arasında birlik ve beraberliği sağlayamadılar.
Son bir soru: Günümüz cami inşaatlarında çağdaş tasarımlar yerine geleneksel ve oryantal mimarlıkta ısrar etmek, İslâm’ın evrensel kavram ve kapsamını yadsımak olmuyor mu?
Bitirirken şunu sizlere hatırlatmakta yarar görüyorum: Bu yazı serisi, bilimsel araştırma ürünü olmadığı gibi, bir mimarlık tarihi anlatısı da değildir. Esasen bu hacimde makalelerdeki amaç, bazı hatırlatmalar ve tekrarlar yaparak okurlar üzerinde konuya merak uyandırmak; okurun konuya ilişkin öğrenim ve araştırmalarına zemin hazırlamaktır. Meraklı okurlar için, bu konuları ayrıntılı olarak işleyen Türkçe ve yabancı dilde birçok eser vardır. Bazı okur ve arkadaşlarım, yazılarıma konu ile ilgili resimler koymamamı eleştirdiler. Resimler, bu makalenin hacmini çok büyütürdü. Ayrıca konu ile ilgili 200’ü aşan resimden 10-15 tanesini seçerek koymak fazla bir değer ifade etmeyecekti. Okurların konu ile ilgili resimlerin tümünü, kitaplardan ve internet sitelerinden rahatlıkla bulabileceklerini düşündüm. Belirli zaman aralıkları içinde yazılan bu makalede gözden kaçmış birçok eksiklikler ve yanlışların bulunabileceği bilinci içinde, eksik ve kusurlarımın okurlarımca düzeltilmesini ve sürç-ü lisan ettimse affımı diliyorum.
Yazarın tevazuuna karşın, yazı dizisi mükemmel bir bilimsel araştırma ürünü ve referans metin değerinde. Hele, genel değerlendirmenin, İslam mimarlık sanatı ile genel mimarlığın kıyaslanmasının yapıldığı bu epilog (özet ve sonuç) ya da conclusion (vargı) nasıl bilinçli bir metin programı hazırlandığını açıkca gösteriyor. Gerçekden, sanatın özgün kalması olanaksızdır. Tüm duyarlıklara açık bir duygu zenginliği kazanması için ister istemez melezleşecek ve böylece evrenselleşecektir. Örneğin, Çin, Hind gibi yerleşik uygarlıkların müziği şu anda ne dereceye kadar evrensellik kazanmıştır? Ama, Hindlilerin parya sınıfı çingenelerinin katalizörlüğünü yaptığı çigan ve flamenko müziklerinden ne sonsuz çeşitlilikde ve tüm dünyanın tadına vardığı bir lirik müzik çağlayanı yaratılmıştır. Çünkü bunlarda sayılmıyacak kadar çeşitli toplumların duyarlık katkısı vardır. Evet, sanatı (özgün kalma hüsnü kuruntusu ile) çağdaşlaştırmakdan kaçınma, benim çok sıkı giyindiğim bir kış günü camide vestiyer ararken beraberimdeki, camiin vestiyersiz olmasını din gereği kabûl eden çok dindar arkadaşımın istihzasına hedef olmam gibi sonuçlar da ortaya çıkarıyor. Bu yazı dizisinin bol resimli bir kitap haline getirilmesini sabırsızlıkla bekleyeceğiz. Hararetle kutlarım