27
Ocak
2026
Salı
ANASAYFA

İstanbul Havası

Eğer yazımın başlığı Ankara havası olsa idi, aklınıza politika gelecekti. İstanbul havası için böyle bir çağrışım yok. Zaten benim de politika yapma niyetim yok. Burada sözünü edeceğimiz hava, meteorolojik anlamdaki hava olacaktır. Devlet Bakanlıklarının 15 – 16 ya kadar çıktığı yıllarda, şimdi rahmetli olmuş sempatik bir Devlet Bakanına, sen ne işlere bakıyorsun diye sorduklarında, ‘Ben motorolojiye bakıyorum, yani hava cıva bakanıyım’ der ve kahkahayı basardı.

Her şeyi gibi, İstanbul’un havası da lâtiftir. Yazının da kışının da ayrı güzellikleri vardır. Hele sonbaharı harikadır. Ancak, denizler için söylenmiş bir söz vardır. Bu sözü İstanbul havasına da uygular ve: ‘İstanbul havası kadın gibidir; inan olmaz’ dersek her halde yanılmış olmayız. İçinde bulunduğumuz kış mevsiminde, havayı güneşli görür, ince giysilerle Taksim Meydanı’na çıkarsanız,ertesi gün en azından nezleyi kaptınız demektir.

Aslında İstanbul’un iki mevsimi vardır. Birisi lodos, diğeri poyraz… Lodos, Güney-Batıdan esen rüzgârdır. İnsanı üşütmez, ama lodosun gözü yaşlıdır derler, hemen arkasından yağmur getirir. Poyraz, Kuzey-Doğudan eser ve insanın iliklerini dondurur. Her iki rüzgâr da biri aşağıdan, diğeri yukarıdan, Boğaziçi’nin kıvrımlarına uyarak transit geçer. Bu arada tüm kirli havayı da alıp götürür. Hava akımlarına koridor görevini de üstlenen Boğaziçi, kentimiz için bu açıdan da bir nimettir.

Bir tarihte İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ı belediyeci bir Amerikalı ziyaret etmişti. Söz arasında Gökay’a şunu sormuş: ‘Kar yağdığı zaman cadde ve sokakları nasıl temizliyorsunuz?’ Gökay’ın yanıtı şöyle olmuştu: ‘Bizde bir Lodos Paşa vardır. Kardan sonra ortaya çıktı mı cadde ve sokaklarda kol gezer; tüm karları eritir.’

Ama İstanbul’un karayelini de unutmayalım. Kuzey-Doğudan estiği gibi ortalığı talan eder. Lodos ve poyraza alışkın İstanbul’lu, karayelden ürker. Tam Kuzeyden esen yıldız, karakışın habercisidir. Yelkencilerin dostu ise keşişlemedir.

Son yıllarda, şehir planlama etütlerinde ‘Şehircilik Meteorolojisi’ önem kazandı. Ama bu dal ciddiye alınıyor mu, şüpheliyim. Şehirlerimizin yön ve engebe açısından sakıncalı bölgelerinde ve düzensiz yapılaşmanın sonucunda oluşan afetleri gazetelerde sık sık okur olduk. Dere içlerine yapılan evlerdeki su baskınlarını, rüzgârlı havalarda insanları zehirleyen soba gazlarını, rüzgâr basıncı ile sönen ve farkına varılmayan şofben kazalarında ölenleri neredeyse kanıksar hale geldik.

Halbuki eski kentlerde, yerleşim alanlarının atmosfer olayları ile ilişkisi, insanların doğal sezgileri ile çözüme ulaşmıştı. Soğuktan ve rüzgârdan korunan, Kuzeye arkasını dönmüş, eşit yükseklikte yapılar, ancak insanların ve arabaların geçebileceği dar sokaklar, ağır kış geçiren yörelerin ortak özelliği idi. Eski Boğaziçi de, tepeciklerin yamacında, Kuzeye arkasını dönmüş yerleşim bölgelerinden oluşmuyor mu idi?

İ.T.Ü. de şehircilik hocamız ( Tanrı uzun ömürler versin ) Prof. Kemal Ahmet Aru, daha şehircilik meteorolojisi kavramı telaffuz edilmezken, kentlerdeki ideal bulvarların ‘Şimali Şarkî – Cenubu Garbî istikametinde’ olması gerektiğini, yani bu günün Türkçesi ile Kuzey-Doğu - Güney-Batı yönünde olması gerektiğini anlatmıştı. Böylece lodos ve poyraz koridoru oluşuyor, rüzgârlar evleri yalayıp geçiyor, evlerin yaşama mahalleri Güney-Doğuya, servis mahalleri Kuzey-Batıya yönelmiş oluyordu.

Gel zaman git zaman kent yerleşimlerinde, akl-ı selimin yerini, kentliler için rant getirileri, Anadolu göçmenleri için de, başımızı sokacak bir gecekondu olsun da, nasıl ve nerede olursa olsun kavramları aldı. Kentliler kâh kaçak, kâh mevzii imar planları ile, köylüler gecekondu ağalarının önderliği ile yeni yerleşim bölgeleri oluşturdular. Kentliler için salonun veya yatak odasının Kuzey yönüne bakması, hatta ısı yalıtımının olmaması önemli değildi. Nasıl olsa kalorifer onları ısıtıyordu. Köylüler sel basan evleri için belediyeyi suçluyordu. Belediye, dereleri islâh etsin, onları selden korusundu.

Devlet, her yıl yüzlerce derslikli okullar yapıyor, ama derslik mevcutları bir türlü 60 – 70 öğrenciden 30 öğrenciye düşemiyor, her yıl okullara sel gibi yeni göçmüş çocuklar akıyordu. Yasa dışı oluşumlar, bir vakıa olarak kabul ediliyor, ama plansızca ve boş kalan yerlere kondurulan okul, hastane, sağlık ocağı gibi tesisler ve alt yapı inşaatları gereksinimi karşılayamıyordu. Kooperatifler aracılığı ile, hakim rüzgârların önüne sanayi siteleri kuruluyor, buralardan kentin üzerine üfürülen kirli hava ve baca gazları kimseyi rahatsız etmiyordu. Bu komedi, yine eskisi gibi devam ediyor.

Geçenlerde, yeğenim meteorolojist Yük. Müh. Gökhan Abur, televizyonda çok ilginç şeyler anlattı. Maslak gökdelenlerinin İstanbul iklimine olumsuz etkileri olduğunu vurguladı. Maslak yönünden Boğaziçi’ne doğru esen karayel, gökdelenlere çarpıyor, orada bir anafor oluşturuyor. Bunun dışında, binanın yüksekliğine bağlı olarak, bina yüksekliğinin dokuz katı uzaklıkta çok kuvvetli rüzgâr, adeta fırtına oluşuyor. Buna karşın, bina çevresinde rüzgârsız, durgun bir hava kalıyor. İşte bu bölgelerde, sis gibi, pus gibi görüşü bozan olaylar ve hava kirliliğinde artış yaşanıyor. Böylece, lodos ve poyrazın dışında üçüncü rüzgâr olan karayel, etkisini kat be kat arttırmış oluyor. Demek ki Maslak gökdelenlerinin, kenti olumsuz yönde, Kuzeye çekmesinin, trafik ve alt yapı sorunları yaratmasının dışında başka marifetleri de varmış.

Yine başka bir şehircilik hocamızın, bir süre Nazım Plan Bürosu Başkanlığı yaptığı sırada, FSM Köprüsü’nün oluşturduğu baskıya mukavemet edemeyerek, Maslak bölgesini MİA ( Merkezi İş Alanı ) olarak plana geçirmesini kötü bir anı olarak hatırlıyorum. İyi niyetinden şüphe etmediğim hocamızın, bu günkü oluşumları gördükten sonra üzüldüğünü umuyorum.
Şimdi, konumuzla ilgili olmayan, ama bahsettiğim hocamızla ilgili bir anımı nakletmeden duramayacağım. Büyükçamlıca’da Yusuf İzzettin Efendi Köşkü arazisinde, Anadolu yakası’nın ilk beş yıldızlı oteli olacak bir projeyi arkadaşlarımızla beraber planlamıştık. Proje, Çamlıca silüetini etkilemiyor, otelin yüksekliği, köşkün saçak kotunu geçmiyor, yamaçtan aşağıya kademeler halinde ve yeşil teraslarla iniyordu. Tarihi ahşap köşk, çok detaylı olarak yapılmış rölövesine göre ve hiçbir masraftan kaçınılmadan, altın varak ornemanlarına kadar restore ediliyor, lüks bir restoran olarak işlev kazanıyordu. Anıtlar Kurulu, evvelâ köşkün restorasyonunun bitirilmesi şartı ile projeyi onayladı.

Bayındırlık ve Turizm Bakanlıkları, zaten turizm alanı olan bölge imar planını ve mimari projeyi onayladı. Tüm projeler düzenlendi. İş sadece tek yetkili Üsküdar Belediyesinin vereceği ruhsata kaldı. Ama Büyükşehir Belediye Başkanının şifahî oluru olmadan ruhsat vermeyi Üsküdar Belediyesinin gözü yemedi. Sayın Başkanım bana bir telefon etsin yeter dediler. Ama dönemin belediyesi, her özel sektör girişiminin altında bir kötülük aramayı solculuk zannediyordu. Bizi bu gün, yarın diye uyuttular. Tüm planların iptali için İdare Mahkemesine dava açtılar. İşte bu hocamız bu davaya bilirkişi atandı. Bilirkişi hocamız, raporunda, projeyi görmeye ve incelemeye dahi lüzum hissetmeden, belediye çevrelerine yakın ve bu projenin rantını yiyemeyen bir takım kliklerin etkisi ile, ‘Çamlıca’nın çiçeğini, böceğini öldüren ve inşasında kamu yararı bulunmayan ( ! ) projenin ve Kurul kararlarının, Bayındırlık ve Turizm Bakanlıklarının tüm onay işlemlerinin iptalini’ talep etti.

Sonuçta yatırım gerçekleşmedi. Şu anda tarih ve kültür mirası köşk, yıkıldı yıkılacak şekilde can çekişiyor. Arazide, çamların altı şarapçıların mekânı haline geldi. İktidardan uzaklaşmış o zamanın yetkililerinin ve de oyuna gelen sayın hocamızın oralara yolları düşerse, her halde yaptıklarından nadim olacaklarını ve çok üzüleceklerini umuyorum.

İşte İstanbul’un imarı böyle bir şey... Bir yanda iyi niyetli girişimciler baltalanıyor, diğer yanda işini uyduranlar her istediklerini yapıyor ve yaptırıyor.


Yayın Tarihi : 19 Aralık 2005 Pazartesi 15:07:09


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Yılmaz Ergüvenç IP: 212.253.34.xxx Tarih : 22.12.2005 10:12:30
Yazımın yayınlanmasından iki gün sonra, yazıda bahsi geçen hocam Prof.Kemal Ahmet Aru'nun vefat haberini aldım. Sevgili hocamıza Tanrı'dan rahmet, ailesine, öğrencilerine, tüm mimarlık ve şehircilik camiasına başsağlığı dilerim.